Connect with us

Yazılar

İslami Hareketin Çıkmazı – Mehmet Alkış

Yayınlanma:

-

Gerçeklik ve Mümkün Arasında İslâmî Hareket” temalı soruşturmamız  çerçevesinde Mehmet Alkış’ın cevâbî yazısını ilginize sunuyoruz:

İSLAMİ HAREKETİN ÇIKMAZI

İslamî Hareketi anlayıp sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutabilmek; İnsanın Yapısı, Yozlaşma/Tahrif, Sekülerleşme, Yenilgi ve Savunma Psikolojisi ile gerçeğin yerini alan Hayalcilik gibi konularla yakından ilişkilidir. Bunların etkisi irdelenip dikkate alınmadan İslamî Hareketin, daha genel ifadesiyle İslamcılığın doğru anlaşılması mümkün değildir:

İnsanın Yapısı

“Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti; melekler, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz” dediler; Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.” Burada dikkat çeken husus, Allah, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini” var etmeyeceğim demiyor, sadece meleklerin bilgi seviyesine vurguda bulunuyor.

Yaratılan ve soyunun ilk atası yeryüzüne gönderilen insanın birçok olumsuz özelliği Kuran’da şöyle sıralanmaktadır:

“Azgın, nankör, inkârcı, iyiyi de kötüyü de isteyen, aceleci, cimri, alıngan, kavgacı, bozguncu, cahil, nankör, zalim, kan dökücü, inkârcı, unutkan, hırslı/açgözlü, bencil, sözünde durmayan, arzularına esir olan, böbürlenen, kibirli, şımarık, emanete ihanet eden, gafil, müsrif, kaba, katı kalpli, kıskanç, haset, hak yiyen, hileci, ikiyüzlü, mal ve güce düşkün, yalancı, başa kakan, zorba!”[1]

Bunca olumsuz özelliğe sahip olan insanın sorunlara kalıcı, sürdürülebilir, adaletli çözümler bulabileceğini iddia eden, öneri sunan, beklenti oluşturan, umut veren birçok din, inanç, felsefe, ideoloji, sistem, düşünce bulunmaktadır. Tarihin başlangıcından günümüze kadar bu çabalar varlığını sürdüregelmiştir. Bunların arasında, insanın sayılan olumsuz özelliklerinden etkilenmeden şekillenen sadece Allah’ın insana rehber olarak gönderdiği ve başından beri adı İslam olan dindir. Diğerleri şöyle dursun, içinde zaaf barındırmayan ama insan tarafından yozlaştırılan İslam bile sorunları kalıcı biçimde çözememiştir.

Bunun nedeni, sistemlerden çok insanın anılan olumsuz özelliklerinin değişmemesi ve etkisinin sürekliliğidir. Bunca sıfatın toplam etkisinin karşısında bozulmayacak, yozlaşmayacak bir yapı her halde tasavvur edilemez. Nitekim tarih bu gerçeği en açık biçimde gözler önüne sermektedir.

Yozlaşma ve Sekülerleşme

Hıristiyanlık ve İslam’ın bu anlamda geçirdiği süreç karşılaştırıldığı taktirde konuyu öğretici boyutuyla anlamak mümkündür. Onun için, birebir olmasa da özü ve kayağı itibarıyla aynı olan iki din arasında yozlaşma ve Sekülerleşme bakımından dikkat çeken benzerlikler örnek gösterilebilir:

Hıristiyanlıkta bozulma süreci birinci yüzyılda yaşayan ve Hıristiyanlığın kurucusu sayılan Aziz Pavlus’un müdahale ve öğretileriyle başladı. Pavlus, Eski ve Yeni Ahit’i harmanlayarak oluşturduğu Kitab-ı Mukaddes’e kendi yorumlarını da ekledi. Böylece Hz. İsa’ya gelen vahiylerin arasına beşerî düşünceler girmiş oldu. Daha sonra, ortaya çok sayıda farklı İncil’in çıkmasının altında Pavlus’la başlayan benzer müdahalelerin yattığı biliniyor. Bundan dolayı Hıristiyanlık, başlangıçta çatıştığı ama bir süre sonra uzlaşmaya girdiği Roma’nın kimi çoktanrılı inanışlarını ad değiştirerek kendine mal etti. En önemli ve esasa yönelik olanı, hiç kuşkusuz çoktanrılı dinlerin birçoğunda bulunan “üçlemeler”den esinlenen ve vahye dayalı tevhit dinini temelden sarsmış olan “teslis” inancıdır. İlahi dinin tüm konu ve alanlarını şekillendiren temel belirleyici konumundaki Allah inancını zedelediği için etkisi ve sonuçları çok büyük olmuştur.

Bu bağlamda diğer bir husus da yine birinci yüzyıldan itibaren Yunan Felsefesi ile kurulan ilişkinin yol açtığı sorunlardır. Filistin’de doğup Roma İmparatorluğunun topraklarında yayılan Hristiyanlık, Yunan felsefesinin etkisinde şekillenen Roma kültür ve felsefesinden etkilendi.

Birinci yüzyılda kilise babaları tarafından oluşturulan ve bozulmada etkili olan Patristik felsefe, inancı akıl temeline oturtma çabasının eseridir.  Dini, felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak temellendirmeyi amaçlıyordu. Yeni Ahit’in öğretilerine göre anlam kazandırma, felsefi açıklama getirme bu felsefenin temel motivasyonu olmuştur. Hristiyan olan bu filozoflar felsefeyi kullanarak Hristiyanlığı açıklama ve anlatma kaygısı gütmüşlerdir.

Hristiyanlığa bağlı olan ve sekizinci yüzyıla kadar süren Patristik felsefenin ardından on beşinci yüzyıla kadar Skolastik felsefe etkin hale geldi. Skolastik felsefe, patristik felsefeye oranla akla daha fazla önem vermiştir. Aklı inanca ya da vahye tâbi kılan bir felsefe olmakla birlikte, Hristiyanlığın felsefe ya da akılla bağdaşmaz olmadığını göstermeye her fırsatta özen göstermiştir.

Orta Çağa gelindiğinde kilisenin tahakkümü; cennetten arsa satmak, dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenleri işkenceyle öldürtmek gibi akıl almaz istismar ve baskılarda bulunacak noktaya ulaşmıştı. Merhamet ve sevgiyi öne çıkaran dine insanlar korku ve nefretle bakar oldular. Kilisenin dogmaları karşısında insanların bütün hakları ellerinden alınmıştı. Daha kötüsü, bu aşırı baskı onları din karşıtı olmaya adeta zorladı. Nitekim öyle de oldu ve kiliseye karşı hızla yayılan bir başkaldırı başladı, eş zamanlı olarak Rönesans ve Reform doğdu. Tepki olarak doğan ve Tanrının yerine insanı geçiren Hümanizm, yeni yaklaşımın belirleyici felsefesi haline geldi. Hükmetme gücü ve hakkı artık insana geçti. Günümüzde de süren din karşıtı Modern dönem ve dünyanın yeniden şekillenmesini sağlayan büyük değişim hamlesi başlamış oldu. Aydınlanma Felsefesi, Fransız İhtilali, Yeni Bilimler, Sanayi Devrimi, Sömürgecilik, Cumhuriyet, Milliyetçilik, Ulus Devlet, Özgürlükler, İnsan Hakları ve nihayetinde Demokrasi bu sürecin yansımaları ve aşamalarıdır.

İslam Dünyasında da birinci yüzyılda başlayan benzer bir sürecin yaşandığı görülüyor. Peygamberin (as) vefatından yirmi beş yıl sonra halife olan Hz. Ali’ye (656-661) karşı yürüttüğü mücadele ile Muaviye’nin (661-680) yönetimi saltanata dönüştürmesi, somut bir hamle olarak bozulmanın başlangıcıdır. Hz. Ali ve taraftarları, Peygamberin (as) kurduğu sistemi tavizsiz devam ettirmeyi hedefliyordu. Buna karşılık Muaviye ve taraftarları, saltanatı, ‘Şura ve Ehliyet’e dayalı sistemin yerine geçirerek İslam’da zamanla diğer alanları da etkileyecek olan sapmayı başlatmış oldular. Öyle ki; 1924 yılına kadar devam eden ve hiçbir dönemde İslam’ın temel yönetim ilkelerine uygun biçimde el değiştirmeyen halifelik, gücü eline geçirenler tarafından kullanılan ve saltanatı meşrulaştıran bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Siyasi çekişmeler; her biri farklı yorumlara göre hareket eden ve ihtilafları büyüten grupların meydana çıkmasını da tetikledi.

Tahrif açısından son derece etkili olan bir faktör de İsrailiyattır. Deyim olarak İsrailoğullarına/Yahudilere ait demek olup tahrif edilmiş Tevrat, İncil ve onlarla bağlantılı kaynaklardan aktarılan gerçeği yansıtmayan bilgilere verilen addır. Daha çok Müslümanlarla bir şekilde ilişkisi olan Yahudi bilginleri tarafından yayılan bu rivayetlerin amacı İslam’da tahrife yol açmaktır. İsrailiyat; sahabe döneminden itibaren Müslümanlar arasında çeşitli şekillerde etkili olmuş, özellikle tefsir ve hadis kaynaklarına sızmıştır.

İslam Tarihinde önemli ve etkili bir düşünce ekolü olan Mutezile’nin dayandığı öncü fikirler de bu sırada şekillenmeye başladı. Hint ve Yunan felsefesinin etkisinde akıl ve iradenin vahyi aşacak ölçüde belirleyici bir konuma gelmesi Mutezile’nin benimsediği temel yaklaşımdır. “Bu teolojik ekol, İslam’ın inanca ve ahlaka dair ilkelerini akli ve felsefi yöntemlere dayanarak ispat etmeye ve savunmaya çalışan bir düşünce sistemi olarak da tanınmıştır.”[2] “Mutezile’nin ortaya çıkışını iç amiller yanında İran dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Yunan felsefesi gibi dış etkenlerle açıklayan ilim adamları da vardır.”[3]

Emeviler döneminde (661-750), yani birinci yüzyılda başlayan tercümelerle birlikte İslam Dünyasında felsefi fikirlerin ilk olumsuz etkilerinden söz etmek mümkündür. Abbasiler dönemi zaten felsefenin Müslümanlar arasında çok geliştiği bir dönemdir. O kadar ki, kaybolmaya yüz tutmuş bulunan Yunan Felsefesinin kaynaklarını Endülüs başta olmak üzere İslam Dünyasından Avrupa’ya aktarılmasını onlar sağladı.

Yüzyıllar süren Haçlı Seferleri ile Moğol İstilası gibi tarihte eşine rastlanmayacak ölçüde iki büyük saldırıyla da karşı karşıya kalan Müslüman Dünyada büyük travmalar yaşandı. Bu dönemlerde, kaçınılması mümkün olmayan karşılıklı etkileşimlerin de birtakım savrulmalara neden olduğuna ve Müslüman dünyanın dinamizmini olumsuz yönde etkilediğine kuşku yoktur. Zira İslam Dünyası bundan sonra başlayan duraklamanın önüne bir türlü geçemedi, statükoyu aşıp silkelenmeyi başaramadı. Özellikle son beş yüzyılda, giderek gücünü, daha da önemlisi, özgüvenini yitirdi.

Avrupa’nın on beşinci yüzyılda Hıristiyan kimliğinin iyice etkisizleşmesine paralel olarak girdiği seküler sürecin benzerini bu kez İslam Dünyası yaşadı. Roller değişerek tarih bir kez daha tekerrür etti. Kilise fanatizmine karşı Batı’nın ayaklanıp seküler modern çağa geçişinde önemli ölçüde etkili olan Müslüman dünya, bu kez güçsüz ve etki altında kalan taraf oldu. Artık dinle ilişkisi adeta pamuk ipliğine bağlı ama seküler kimliği belirleyici olan güçlü ve etkili bir Batı vardı.  Müslüman Dünya ise, zaaf içinde ve yeni bir kimlik arayışında idi.

Batı’da Rönesans’la başlayan yenileşmenin oluşturduğu din karşıtlığına dayalı seküler dünya görüşü, özellikle Fransız İhtilalinin etkisiyle başlayan Batılılaşma hareketleri sonucu Müslümanlar arasında hızla yayıldı. Islahat Hareketleri, Tanzimat, Meşrutiyet aşamaları sistem içinde kalarak Modernleşmeyi amaçlayan bir tür arayış; “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ise, tüm kesimleri modernleşmede uzlaştırma arzusunun dışavurumu olarak sloganlaştı.  Modernleşme, Çağdaşlaşma ile eş anlamlı olan Batılılaşma; yönetimin tepesinde etkin hale gelen askeri-mülki erkân ve aydınlar aracılığıyla toplumun diğer kesimlerine empoze edildi, daha doğrusu dayatıldı. Üçü de modern akımlardı ama son tahlilde kökleri itibarıyla İslam’ın bu uzlaşmada kalıcı olması mümkün değildi. Nitekim Cumhuriyetle köklü sistem değişikliğine gidildiğinde İslam dışlandı ama diğer akımlar kendine yer buldu.

Orta Çağ’da Müslümanların gücü karşısında ezilen Batının yerini bu kez Müslümanlar aldı ve onların dünya görüşünü, yaşam biçimini, dine bakışını, siyasal sistemini taklit ederek sahiplendiler. Hıristiyanlık adına egemenliği elinde tutan kilisenin ve Papalığın otoritesine; Rönesans ve Reformla son verilmesine benzer bir süreç Müslüman dünyada da yaşandı. Birinci paylaşım savaşı sonunda Müslüman dünyanın siyasal ve dini birliği dağıldı, yerine modern paradigmanın siyasal modeli olan birçok “Ulus Devlet” kuruldu. Merkezi topraklarda sembolik varlığını sürdüren Halifelik de 1924’te kaldırıldı. Bütün alanlarda dine göre oluşmuş yapılar değiştirilerek dindışı yapılanmaya gidildi. Protestanlıkta olduğu gibi, İslam, çok dar olan bireysel alana hapsedildi. Toplumsal hükümleri budanarak yeniden tanımlandı ve din karşıtı siyasal otoritenin çizdiği çerçeveye hapsedildi.

Bundan sonra, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, İslam’ın başta Kuran ve Peygamber (as) olmak üzere kendi kaynaklarına göre değil, Batı’nın modern dönemde geliştirdiği, bireyselliğe indirgenmiş dinî anlayışa göre varlığını sürdürmesine izin verildi. Bunu reddeden ve İslam’ın bütünlüğünü savunan her türlü girişim ağır yaptırımlara tabi tutuldu.

Bundan dolayı, başta İslam’a hizmet iddiasında samimi olan dindar çevreler bu tahrif gerçeğini kabullenmek ve ona göre tavır almakla yükümlüdürler. Hamaseti terk edip dünyaya nizam verme iddiasından vazgeçmek ve mütevazi olmaya yönelmek zorundadırlar. Diğer dinlerin sahip olmadığı büyük imkân olarak Kur’an’ın Peygamberi (as) bile çok iddialı olmamak konusundaki uyarılarını dikkate almalıdırlar.[4]

Yenilgi ve Savunma Psikolojisi

On beşinci yüzyılda yozlaşmış dinin baskısını üzerinden atıp sekülerleşmede karar kılan Avrupa, büyük bir değişim ve dönüşüm hareketi başlattı. Böylece büyük bir güce ulaştı ve küresel egemenlik yolunda bütün dünyayı etkisi altına alan bir ilerleme kaydetti. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Müslümanların yaşadığı toprakların dışında kalan ülkelerin tamamını egemenliği altına alan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuştu. Çatırdayan ve onların karşısında tutunamaz bir hale gelmiş olan İslam Dünyası da yıkılma tehlikesi ile yüz yüze gelmişti.

Hal böyleyken; geleneksel İslamî anlayış kendi hattında kartopu gibi artan yozlaşmaya bağlı kalarak ve gücünü tüketerek varlığını sürdürüyordu. Bu haliyle din, sorun çözen değil sorun üreten bir yapıya dönüşmüştü. Hıristiyanlıktakine benzer biçimde, yozlaşma, dinden uzaklaşmayı tetikleyerek dindışı (seküler) sürece yöneltici bir rol oynuyordu.

Seküler Batı’nın ve geleneksel İslamî anlayışın iki yönlü baskısı altında toparlanmak için arayış içine giren bir kısım Müslümanlar arasında, geleneğin olumsuzluklarını taşımayan bir İslam ile Avrupa’nın girdiği yoldan ilerlemeyi tek çare gören bir eğilim gelişti. İslamcılık bu seçmeci iradenin adı olarak doğdu ve gelişti. Bundan sonra, İslamcılığı uygulama alanına taşımak için gösterilen çabalar da geçmişte Müslümanların kullanımında yer almayan “İslami Hareket” kavramıyla anılır oldu. Onun için, on dokuzuncu yüzyılda doğan İslamcılık ve onunla bağlantılı olan İslami Hareketin modernliğin izlerini taşıdığını söylemek yanlış olmaz.

İslamcılar, Batı’nın seküler zihnin mahsulü olarak gündeme taşıdığı hürriyet, kardeşlik, eşitlik, terakki, ilerleme, milliyetçilik gibi ve başkaca konularda İslam’a ait çözümlerin de bulunduğunu etki-tepki bağlamında ortaya koydular. Bozulmanın ve gerilemenin İslam’ın asli halinden uzaklaşmanın sonucu olduğu düşüncesini temel aldılar. Yenilgi ve özgüven kaybının etkisiyle savunmaya çekilmiş, kendini ispatlamaya çalışan bir ruh hali içinde hareket ettiler. “Din terakkiye mani değildir”, “Batı’nın ilmini alalım ahlakını almayalım” gibi sloganlar bu savunmacı psikolojinin dışavurumudur. (Aslında günümüzde de özde değişen fazla bir şey yok! Aynı psikoloji şimdi de yaşanıyor. O zaman öne çıkanların yerini şimdi; demokrasi, refah, insan hakları, özgürlükler, evrensel hukuk gibi kavramlar aldı.)

İslami Hareket; ya Cemalettin Afgani, Mehmet Akif, Muhammed İkbal gibi bağımsız şahsiyetler ya da Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan), Cemaat-i İslami, Nahda Hareketi, Hamas, Nurculuk, Millî Görüş gibi gruplar tarafından temsil edilegelmiştir.

Bağımsız şahsiyetlerden de etkilenen ve kendilerini “cemaat” olarak niteleyen bu yapılar iddialarının aksine temel referanslara uygun davranmayarak birçok soruna kaynaklık etmişlerdir. Şöyle ki: 

İhtilafa sebep olup Müslümanların bütününü cemaat sayan Kuran ve Peygamberin ilke ve uygulamalarına aykırı olarak grup oluşturdular.

Savundukları eğilimin kaynaklarını ve yöntemini tek çare görüp mutlaklaştırdılar.

Grup hiyerarşisine bağlılığı esas alarak mutlak itaat içinde hareket ederek, diğer Müslümanlarla ortak hareket etmekten kaçındılar.

Grubun nicelik açısından güçlü olmasını, büyümesini ana hedef edinip buna zarar gelmemesi için başta devlet ve siyasi iktidar olmak üzere güç odaklarıyla iyi ilişkiler kurdular. Böylece, tavizkar ve uzlaşmacı bir tutuma girerek kimi doğrulardan uzaklaştılar.

İslam kaynaklarının ürettiği kavramların yerine düşüncelerini; ‘siyasal İslam’, ‘vatan’, ‘millet’, ‘emperyalizm’, ‘demokrasi’, ‘bilim’ gibi yönlendirici seküler kavramlara dayandırdılar.

Kendileriyle paralel düşünmeyen ve hareket etmeyen kişi ve grupları itibarsızlaştırmak için din karşıtı çevrelerin ürettiği radikal, köktendinci gibi kavramlarla kimi Müslümanları suçladılar.

Grubu korumak ve büyütmek için gerçeklerden çok hayallerden ve hamasetten beslenme yoluna başvurdular. Dolayısıyla; sorunları çözecek esaslı teori, tez ve projelerden çok emek gerektirmeyen sloganlarla yetindiler.

İç dinamizmi arttıracak ve yanlışlardan arınmayı sağlayacak bilgili sahiplerine yer vermediler ve yeniliklere kapalı durdular. Grubun bir arada durması için İslam’ın kaynaklarıyla ilişkilerini engelleyici argümanlara başvurarak bir yönüyle cehaletten yarar umdular.

Modern hayat tarzını ve sosyal bilimlerin tezlerini İslam’la uzlaştırmak için çabaladıkları halde Kuran ve Sünneti anlamak ve temel almakta isteksiz davrandılar.

Başarıyı, doğru davranmak olarak gören ve kaliteye önem veren; sayısal çokluğu ve sonucu tek başına başarı saymayan İslam’a rağmen sonucu esas alan Makyavelist bir tutum benimsediler.

Dindışı sisteme göre kurulan ve yönetilen devletin uygulamalarına ortak olma pahasına siyasi iktidara talip oldular.

Kur’an’ın emrini görmezden gelip bedel ve risk gerektiren değişimin yerine rahatı öne çıkaran ve yozlaşmayı besleyen tutumları tercih ettiler.

‘Allah’ın yardımı’ gibi maddeci yaklaşımı ve seküler aklı aşan konularda Kur’an’ın yönlendirmelerini dikkate almadılar.

Sayılması mümkün olan bunun gibi birçok sorundan söz edilebilir.

Hayalcilik

Bunların yanında, İslamcılığın ya da İslamî hareketin en büyük sorunu, hatta çıkmazı, hayalleri gerçeklerin önüne geçirmesi, Kur’an’ın gerçekçi yaklaşımını salim bir zihinle değerlendirememesidir.

Tüm dinler, inançlar, ideolojiler, felsefeler için geçerli olup tarihin öğrettiği değişmez bir gerçeği diğerleri gibi Müslümanlar da hep ıskaladılar. İlk insan ve ilk peygamberden beri İslam, her yenilenmenin ardından kısa bir ıslah dönemi geçirip bir daha bozulmuş ve yozlaşmıştır. Gösterilen tüm çabalara rağmen insanlar, bu kaçınılmaz gelişmeyi durduramamış, tekrarını önleyememiştir. Tek istisna, Peygamberlerin aracılığıyla gerçekleşen ilahi müdahaledir. ‘Devr-i daim’ biçiminde işleyen bu çark gönderilen peygamberlerle yüz yirmi dört bin kez tekrarlanmıştır. Bu zorluğun ancak ilahi müdahale ile aşılabileceğini teyit eden Kur’an, peygamber gönderilmeyen toplulukların sorumlu tutulmayacağını birkaç kez vurgulamıştır.[5]

Kuran, ayrıca, yozlaşmaya (fesat) karşı çıkan erdem sahibi küçük toplulukların dışında kalan çoğunluğun zulme eğilim gösterdiğini ve hazların peşine düştüğünü de hatırlatıyor ki, kimse hayale kapılıp dünyaya düzen vermeye kalkmasın.[6] İnsanın yapısındaki olumsuzlukları ve zaaflarını yok saymasın. Çoğu zaman arzularına ve doğrudan sapma eğilimine yenik düştüğünü unutmasın.

Ama geçmiş toplulukları örnek gösteren Kuran’ın dikkat çektiği bozulma-yozlaşma ve insanın yapısı ile ilgili gerçekleri genelde tüm Müslümanlar, özelde ise İslamcılar fark etmediler ya da görmezden geldiler. Hayallere kapılıp zulmün ortadan kalkacağını, adaletin hâkim olacağını daha çok hamasete dayalı bir içerik ve üslupla dillendirdiler. Sorunların tümüyle çözüleceğini iddia ederek adeta bir dünya cenneti vadettiler. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”, “Hak geldi batıl zail oldu” gibi aslında gerçekçi olmayı salık veren ayetlere daha çok siyasal anlamlar yükleyerek hayallerine referans yaptılar.

Bir yanda geleneğin yaşatılmasını isteyenler, diğer yanda modern aklın belirleyici olmasını savunan İslamcılar, bu hayaller için sonu gelmez tartışmalara girdiler. Kimileri sol eğilimli, kimileri liberal eğilimli görüşlerine dayanak yaptıkları İslam’la çözüme ulaşılacağını ileri sürdüler. Kendine cemaat adı veren grupların her biri öne çıkardıkları konuları ve yöntemi mutlak yol saydılar. Bir yandan şiddet yanlıları, diğer yandan uzlaşmayı temel alan ılımlılar kendilerini adres gösterdiler. “Siyaset ve iktidar olmadan sorun çözülmez.” diyenler de zaferin başka yollarla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını iddia ettiler. İlh…

Gruplaşmanın doğası, Müslümanların ortak bir çizgide birleşme ihtimalini ortadan kaldırdığı için böyle bir beklenti hayal olmanın ötesine geçemez. Gerçeği yansıtma ihtimali olmadığından efradını cami ağyarını mani bir İslamî Hareketten söz etmek de ancak hayalleri süsleyebilir.

Tarihin hiçbir döneminde bozulmanın ilahi müdahale olmadan düzelmeye dönüştüğü görülmemiştir.

02.10.2020

——————————-

[1] Kur’an’da indiriliş sırasına göre geçen ifadelerdir.

[2] MU’TEZİLE VE SİYASİ DÜŞÜNCESİ, Prof. Dr. Mahmut AY

[3] MU’TEZİLE – TDV İslâm Ansiklopedisi

[4] Şuara 26/3, Abese 80/7

[5]  Nahl, 16/36, Fâtır, 35/24, Gâfir, 40/78, Yunus, 10/47

[6]  “FAKAT, NE YAZIK Kİ, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan (doğru yolu izledikleri için) kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl/iz’ân ve erdem sahibi kimseler çıkmadı.  Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.” HUD-116

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Tevarüs Eden Zillet

Yayınlanma:

-

“Lütfen söyler misin bana, buradan ne yana gidebilirim?”

“Bu, gitmek istediğin yere bağlı.” dedi kedi.

“Neresi olursa olsun, önemi yok.” dedi Alice.

“O zaman ne yana gitsen olur.” dedi kedi.[1]

Kısmen adandığı dini veya ideolojiyi terk edenler evvelki hâline ters yolları deneyebiliyor. “Düzelmeye dair umuttan söz edebilmek için beterin beterini görelim.” diyen sinik tavır zirve yapıyor. Sayısız bozulma, çürüme ve sapkınlık içerisinde daha kaç yıl, ne kadar yol gidilecek? Ortalama bir insan ömrü için yol da uzun, zaman da…

Mâide 26 mealen şöyle diyor: “Öyleyse, bu [topraklar] onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır, bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşsınlar; sen artık bu sapkın halk için kendini üzme!” diye cevap verdi Allah.

Allah, İsrailoğullarına vaat edilen topraklar için savaşmayı göze alırsa galip geleceğini bildiriyor. Onlarsa bulundukları yerde kalıp Musa ile Rabbin karşı tarafla savaşmasını söylüyor. Bunun üzerine çölde kırk yıl şaşkın dolaşacak şekilde cezalandırıyorlar.

İbn Haldun buna şöyle yorum getiriyor: “Orada kırk yıl kalınmış olmasından maksat kabilelerden gelen bir neslin yok olması ve yerine zilleti görmemiş, tanımamış ve ona alışmamış başka bir neslin yetişmesidir.”[2]

İbn Haldun, bir nesli kırk yıl olarak değerlendiriyor. Zillet birkaç nesille temizlenecek hâl değilken çölde nasıl hikmetler var ki zilletin tevârüs etmediği bir nesil peydâ oluyor?

İsrailoğullarında kölelik, acziyet nesilden nesile aktarılıyor. Bu durumun kanıksanmış olması ve korku asabiyeti olumsuz etkilediğinden özgürlük için savaşacak çapta birliktelik kurulamıyor. Çöl, bu halet-i ruhiyeyi bitirip beraber hareket edecek nesli ortaya çıkaran bir özne mekân olarak karşımıza çıkıyor. Çöl, şartlarıyla insanları özgürleştirdiği gibi asabiyeti güçlendiriyor.

Miras kalan zilletin içerisindeyken ıssız dağlar, yokluk çölleri bizim nesli eritip gelecek nesle izzet yurdu olamaz mı?

[1] Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında, Çeviren Tomris Uyar, Can Yayınları, sayfa 77, 19. Baskı, 2019

[2] İbn Haldun, Mukaddime I, Çeviren Süleyman Uludağ, s.393, Dergah Yayınları, Dördüncü Basım, 2004.

Devamını Okuyun

GÜNDEM