Connect with us

Yazılar

İslami Hareketin Çıkmazı – Mehmet Alkış

Yayınlanma:

-

“Gerçeklik ve Mümkün Arasında İslâmî Hareket” temalı soruşturmamız  çerçevesinde Mehmet Alkış’ın cevâbî yazısını ilginize sunuyoruz:

İSLAMİ HAREKETİN ÇIKMAZI

İslamî Hareketi anlayıp sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutabilmek; İnsanın Yapısı, Yozlaşma/Tahrif, Sekülerleşme, Yenilgi ve Savunma Psikolojisi ile gerçeğin yerini alan Hayalcilik gibi konularla yakından ilişkilidir. Bunların etkisi irdelenip dikkate alınmadan İslamî Hareketin, daha genel ifadesiyle İslamcılığın doğru anlaşılması mümkün değildir:

İnsanın Yapısı

“Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti; melekler, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz” dediler; Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.” Burada dikkat çeken husus, Allah, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini” var etmeyeceğim demiyor, sadece meleklerin bilgi seviyesine vurguda bulunuyor.

Yaratılan ve soyunun ilk atası yeryüzüne gönderilen insanın birçok olumsuz özelliği Kuran’da şöyle sıralanmaktadır:

“Azgın, nankör, inkârcı, iyiyi de kötüyü de isteyen, aceleci, cimri, alıngan, kavgacı, bozguncu, cahil, nankör, zalim, kan dökücü, inkârcı, unutkan, hırslı/açgözlü, bencil, sözünde durmayan, arzularına esir olan, böbürlenen, kibirli, şımarık, emanete ihanet eden, gafil, müsrif, kaba, katı kalpli, kıskanç, haset, hak yiyen, hileci, ikiyüzlü, mal ve güce düşkün, yalancı, başa kakan, zorba!”[1]

Bunca olumsuz özelliğe sahip olan insanın sorunlara kalıcı, sürdürülebilir, adaletli çözümler bulabileceğini iddia eden, öneri sunan, beklenti oluşturan, umut veren birçok din, inanç, felsefe, ideoloji, sistem, düşünce bulunmaktadır. Tarihin başlangıcından günümüze kadar bu çabalar varlığını sürdüregelmiştir. Bunların arasında, insanın sayılan olumsuz özelliklerinden etkilenmeden şekillenen sadece Allah’ın insana rehber olarak gönderdiği ve başından beri adı İslam olan dindir. Diğerleri şöyle dursun, içinde zaaf barındırmayan ama insan tarafından yozlaştırılan İslam bile sorunları kalıcı biçimde çözememiştir.

Bunun nedeni, sistemlerden çok insanın anılan olumsuz özelliklerinin değişmemesi ve etkisinin sürekliliğidir. Bunca sıfatın toplam etkisinin karşısında bozulmayacak, yozlaşmayacak bir yapı her halde tasavvur edilemez. Nitekim tarih bu gerçeği en açık biçimde gözler önüne sermektedir.

Yozlaşma ve Sekülerleşme

Hıristiyanlık ve İslam’ın bu anlamda geçirdiği süreç karşılaştırıldığı taktirde konuyu öğretici boyutuyla anlamak mümkündür. Onun için, birebir olmasa da özü ve kayağı itibarıyla aynı olan iki din arasında yozlaşma ve Sekülerleşme bakımından dikkat çeken benzerlikler örnek gösterilebilir:

Hıristiyanlıkta bozulma süreci birinci yüzyılda yaşayan ve Hıristiyanlığın kurucusu sayılan Aziz Pavlus’un müdahale ve öğretileriyle başladı. Pavlus, Eski ve Yeni Ahit’i harmanlayarak oluşturduğu Kitab-ı Mukaddes’e kendi yorumlarını da ekledi. Böylece Hz. İsa’ya gelen vahiylerin arasına beşerî düşünceler girmiş oldu. Daha sonra, ortaya çok sayıda farklı İncil’in çıkmasının altında Pavlus’la başlayan benzer müdahalelerin yattığı biliniyor. Bundan dolayı Hıristiyanlık, başlangıçta çatıştığı ama bir süre sonra uzlaşmaya girdiği Roma’nın kimi çoktanrılı inanışlarını ad değiştirerek kendine mal etti. En önemli ve esasa yönelik olanı, hiç kuşkusuz çoktanrılı dinlerin birçoğunda bulunan “üçlemeler”den esinlenen ve vahye dayalı tevhit dinini temelden sarsmış olan “teslis” inancıdır. İlahi dinin tüm konu ve alanlarını şekillendiren temel belirleyici konumundaki Allah inancını zedelediği için etkisi ve sonuçları çok büyük olmuştur.

Bu bağlamda diğer bir husus da yine birinci yüzyıldan itibaren Yunan Felsefesi ile kurulan ilişkinin yol açtığı sorunlardır. Filistin’de doğup Roma İmparatorluğunun topraklarında yayılan Hristiyanlık, Yunan felsefesinin etkisinde şekillenen Roma kültür ve felsefesinden etkilendi.

Birinci yüzyılda kilise babaları tarafından oluşturulan ve bozulmada etkili olan Patristik felsefe, inancı akıl temeline oturtma çabasının eseridir.  Dini, felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak temellendirmeyi amaçlıyordu. Yeni Ahit’in öğretilerine göre anlam kazandırma, felsefi açıklama getirme bu felsefenin temel motivasyonu olmuştur. Hristiyan olan bu filozoflar felsefeyi kullanarak Hristiyanlığı açıklama ve anlatma kaygısı gütmüşlerdir.

Hristiyanlığa bağlı olan ve sekizinci yüzyıla kadar süren Patristik felsefenin ardından on beşinci yüzyıla kadar Skolastik felsefe etkin hale geldi. Skolastik felsefe, patristik felsefeye oranla akla daha fazla önem vermiştir. Aklı inanca ya da vahye tâbi kılan bir felsefe olmakla birlikte, Hristiyanlığın felsefe ya da akılla bağdaşmaz olmadığını göstermeye her fırsatta özen göstermiştir.

Orta Çağa gelindiğinde kilisenin tahakkümü; cennetten arsa satmak, dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenleri işkenceyle öldürtmek gibi akıl almaz istismar ve baskılarda bulunacak noktaya ulaşmıştı. Merhamet ve sevgiyi öne çıkaran dine insanlar korku ve nefretle bakar oldular. Kilisenin dogmaları karşısında insanların bütün hakları ellerinden alınmıştı. Daha kötüsü, bu aşırı baskı onları din karşıtı olmaya adeta zorladı. Nitekim öyle de oldu ve kiliseye karşı hızla yayılan bir başkaldırı başladı, eş zamanlı olarak Rönesans ve Reform doğdu. Tepki olarak doğan ve Tanrının yerine insanı geçiren Hümanizm, yeni yaklaşımın belirleyici felsefesi haline geldi. Hükmetme gücü ve hakkı artık insana geçti. Günümüzde de süren din karşıtı Modern dönem ve dünyanın yeniden şekillenmesini sağlayan büyük değişim hamlesi başlamış oldu. Aydınlanma Felsefesi, Fransız İhtilali, Yeni Bilimler, Sanayi Devrimi, Sömürgecilik, Cumhuriyet, Milliyetçilik, Ulus Devlet, Özgürlükler, İnsan Hakları ve nihayetinde Demokrasi bu sürecin yansımaları ve aşamalarıdır.

İslam Dünyasında da birinci yüzyılda başlayan benzer bir sürecin yaşandığı görülüyor. Peygamberin (as) vefatından yirmi beş yıl sonra halife olan Hz. Ali’ye (656-661) karşı yürüttüğü mücadele ile Muaviye’nin (661-680) yönetimi saltanata dönüştürmesi, somut bir hamle olarak bozulmanın başlangıcıdır. Hz. Ali ve taraftarları, Peygamberin (as) kurduğu sistemi tavizsiz devam ettirmeyi hedefliyordu. Buna karşılık Muaviye ve taraftarları, saltanatı, ‘Şura ve Ehliyet’e dayalı sistemin yerine geçirerek İslam’da zamanla diğer alanları da etkileyecek olan sapmayı başlatmış oldular. Öyle ki; 1924 yılına kadar devam eden ve hiçbir dönemde İslam’ın temel yönetim ilkelerine uygun biçimde el değiştirmeyen halifelik, gücü eline geçirenler tarafından kullanılan ve saltanatı meşrulaştıran bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Siyasi çekişmeler; her biri farklı yorumlara göre hareket eden ve ihtilafları büyüten grupların meydana çıkmasını da tetikledi.

Tahrif açısından son derece etkili olan bir faktör de İsrailiyattır. Deyim olarak İsrailoğullarına/Yahudilere ait demek olup tahrif edilmiş Tevrat, İncil ve onlarla bağlantılı kaynaklardan aktarılan gerçeği yansıtmayan bilgilere verilen addır. Daha çok Müslümanlarla bir şekilde ilişkisi olan Yahudi bilginleri tarafından yayılan bu rivayetlerin amacı İslam’da tahrife yol açmaktır. İsrailiyat; sahabe döneminden itibaren Müslümanlar arasında çeşitli şekillerde etkili olmuş, özellikle tefsir ve hadis kaynaklarına sızmıştır.

İslam Tarihinde önemli ve etkili bir düşünce ekolü olan Mutezile’nin dayandığı öncü fikirler de bu sırada şekillenmeye başladı. Hint ve Yunan felsefesinin etkisinde akıl ve iradenin vahyi aşacak ölçüde belirleyici bir konuma gelmesi Mutezile’nin benimsediği temel yaklaşımdır. “Bu teolojik ekol, İslam’ın inanca ve ahlaka dair ilkelerini akli ve felsefi yöntemlere dayanarak ispat etmeye ve savunmaya çalışan bir düşünce sistemi olarak da tanınmıştır.”[2] “Mutezile’nin ortaya çıkışını iç amiller yanında İran dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Yunan felsefesi gibi dış etkenlerle açıklayan ilim adamları da vardır.”[3]

Emeviler döneminde (661-750), yani birinci yüzyılda başlayan tercümelerle birlikte İslam Dünyasında felsefi fikirlerin ilk olumsuz etkilerinden söz etmek mümkündür. Abbasiler dönemi zaten felsefenin Müslümanlar arasında çok geliştiği bir dönemdir. O kadar ki, kaybolmaya yüz tutmuş bulunan Yunan Felsefesinin kaynaklarını Endülüs başta olmak üzere İslam Dünyasından Avrupa’ya aktarılmasını onlar sağladı.

Yüzyıllar süren Haçlı Seferleri ile Moğol İstilası gibi tarihte eşine rastlanmayacak ölçüde iki büyük saldırıyla da karşı karşıya kalan Müslüman Dünyada büyük travmalar yaşandı. Bu dönemlerde, kaçınılması mümkün olmayan karşılıklı etkileşimlerin de birtakım savrulmalara neden olduğuna ve Müslüman dünyanın dinamizmini olumsuz yönde etkilediğine kuşku yoktur. Zira İslam Dünyası bundan sonra başlayan duraklamanın önüne bir türlü geçemedi, statükoyu aşıp silkelenmeyi başaramadı. Özellikle son beş yüzyılda, giderek gücünü, daha da önemlisi, özgüvenini yitirdi.

Avrupa’nın on beşinci yüzyılda Hıristiyan kimliğinin iyice etkisizleşmesine paralel olarak girdiği seküler sürecin benzerini bu kez İslam Dünyası yaşadı. Roller değişerek tarih bir kez daha tekerrür etti. Kilise fanatizmine karşı Batı’nın ayaklanıp seküler modern çağa geçişinde önemli ölçüde etkili olan Müslüman dünya, bu kez güçsüz ve etki altında kalan taraf oldu. Artık dinle ilişkisi adeta pamuk ipliğine bağlı ama seküler kimliği belirleyici olan güçlü ve etkili bir Batı vardı.  Müslüman Dünya ise, zaaf içinde ve yeni bir kimlik arayışında idi.

Batı’da Rönesans’la başlayan yenileşmenin oluşturduğu din karşıtlığına dayalı seküler dünya görüşü, özellikle Fransız İhtilalinin etkisiyle başlayan Batılılaşma hareketleri sonucu Müslümanlar arasında hızla yayıldı. Islahat Hareketleri, Tanzimat, Meşrutiyet aşamaları sistem içinde kalarak Modernleşmeyi amaçlayan bir tür arayış; “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ise, tüm kesimleri modernleşmede uzlaştırma arzusunun dışavurumu olarak sloganlaştı.  Modernleşme, Çağdaşlaşma ile eş anlamlı olan Batılılaşma; yönetimin tepesinde etkin hale gelen askeri-mülki erkân ve aydınlar aracılığıyla toplumun diğer kesimlerine empoze edildi, daha doğrusu dayatıldı. Üçü de modern akımlardı ama son tahlilde kökleri itibarıyla İslam’ın bu uzlaşmada kalıcı olması mümkün değildi. Nitekim Cumhuriyetle köklü sistem değişikliğine gidildiğinde İslam dışlandı ama diğer akımlar kendine yer buldu.

Orta Çağ’da Müslümanların gücü karşısında ezilen Batının yerini bu kez Müslümanlar aldı ve onların dünya görüşünü, yaşam biçimini, dine bakışını, siyasal sistemini taklit ederek sahiplendiler. Hıristiyanlık adına egemenliği elinde tutan kilisenin ve Papalığın otoritesine; Rönesans ve Reformla son verilmesine benzer bir süreç Müslüman dünyada da yaşandı. Birinci paylaşım savaşı sonunda Müslüman dünyanın siyasal ve dini birliği dağıldı, yerine modern paradigmanın siyasal modeli olan birçok “Ulus Devlet” kuruldu. Merkezi topraklarda sembolik varlığını sürdüren Halifelik de 1924’te kaldırıldı. Bütün alanlarda dine göre oluşmuş yapılar değiştirilerek dindışı yapılanmaya gidildi. Protestanlıkta olduğu gibi, İslam, çok dar olan bireysel alana hapsedildi. Toplumsal hükümleri budanarak yeniden tanımlandı ve din karşıtı siyasal otoritenin çizdiği çerçeveye hapsedildi.

Bundan sonra, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, İslam’ın başta Kuran ve Peygamber (as) olmak üzere kendi kaynaklarına göre değil, Batı’nın modern dönemde geliştirdiği, bireyselliğe indirgenmiş dinî anlayışa göre varlığını sürdürmesine izin verildi. Bunu reddeden ve İslam’ın bütünlüğünü savunan her türlü girişim ağır yaptırımlara tabi tutuldu.

Bundan dolayı, başta İslam’a hizmet iddiasında samimi olan dindar çevreler bu tahrif gerçeğini kabullenmek ve ona göre tavır almakla yükümlüdürler. Hamaseti terk edip dünyaya nizam verme iddiasından vazgeçmek ve mütevazi olmaya yönelmek zorundadırlar. Diğer dinlerin sahip olmadığı büyük imkân olarak Kur’an’ın Peygamberi (as) bile çok iddialı olmamak konusundaki uyarılarını dikkate almalıdırlar.[4]

Yenilgi ve Savunma Psikolojisi

On beşinci yüzyılda yozlaşmış dinin baskısını üzerinden atıp sekülerleşmede karar kılan Avrupa, büyük bir değişim ve dönüşüm hareketi başlattı. Böylece büyük bir güce ulaştı ve küresel egemenlik yolunda bütün dünyayı etkisi altına alan bir ilerleme kaydetti. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Müslümanların yaşadığı toprakların dışında kalan ülkelerin tamamını egemenliği altına alan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuştu. Çatırdayan ve onların karşısında tutunamaz bir hale gelmiş olan İslam Dünyası da yıkılma tehlikesi ile yüz yüze gelmişti.

Hal böyleyken; geleneksel İslamî anlayış kendi hattında kartopu gibi artan yozlaşmaya bağlı kalarak ve gücünü tüketerek varlığını sürdürüyordu. Bu haliyle din, sorun çözen değil sorun üreten bir yapıya dönüşmüştü. Hıristiyanlıktakine benzer biçimde, yozlaşma, dinden uzaklaşmayı tetikleyerek dindışı (seküler) sürece yöneltici bir rol oynuyordu.

Seküler Batı’nın ve geleneksel İslamî anlayışın iki yönlü baskısı altında toparlanmak için arayış içine giren bir kısım Müslümanlar arasında, geleneğin olumsuzluklarını taşımayan bir İslam ile Avrupa’nın girdiği yoldan ilerlemeyi tek çare gören bir eğilim gelişti. İslamcılık bu seçmeci iradenin adı olarak doğdu ve gelişti. Bundan sonra, İslamcılığı uygulama alanına taşımak için gösterilen çabalar da geçmişte Müslümanların kullanımında yer almayan “İslami Hareket” kavramıyla anılır oldu. Onun için, on dokuzuncu yüzyılda doğan İslamcılık ve onunla bağlantılı olan İslami Hareketin modernliğin izlerini taşıdığını söylemek yanlış olmaz.

İslamcılar, Batı’nın seküler zihnin mahsulü olarak gündeme taşıdığı hürriyet, kardeşlik, eşitlik, terakki, ilerleme, milliyetçilik gibi ve başkaca konularda İslam’a ait çözümlerin de bulunduğunu etki-tepki bağlamında ortaya koydular. Bozulmanın ve gerilemenin İslam’ın asli halinden uzaklaşmanın sonucu olduğu düşüncesini temel aldılar. Yenilgi ve özgüven kaybının etkisiyle savunmaya çekilmiş, kendini ispatlamaya çalışan bir ruh hali içinde hareket ettiler. “Din terakkiye mani değildir”, “Batı’nın ilmini alalım ahlakını almayalım” gibi sloganlar bu savunmacı psikolojinin dışavurumudur. (Aslında günümüzde de özde değişen fazla bir şey yok! Aynı psikoloji şimdi de yaşanıyor. O zaman öne çıkanların yerini şimdi; demokrasi, refah, insan hakları, özgürlükler, evrensel hukuk gibi kavramlar aldı.)

İslami Hareket; ya Cemalettin Afgani, Mehmet Akif, Muhammed İkbal gibi bağımsız şahsiyetler ya da Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan), Cemaat-i İslami, Nahda Hareketi, Hamas, Nurculuk, Millî Görüş gibi gruplar tarafından temsil edilegelmiştir.

Bağımsız şahsiyetlerden de etkilenen ve kendilerini “cemaat” olarak niteleyen bu yapılar iddialarının aksine temel referanslara uygun davranmayarak birçok soruna kaynaklık etmişlerdir. Şöyle ki: 

İhtilafa sebep olup Müslümanların bütününü cemaat sayan Kuran ve Peygamberin ilke ve uygulamalarına aykırı olarak grup oluşturdular.

Savundukları eğilimin kaynaklarını ve yöntemini tek çare görüp mutlaklaştırdılar.

Grup hiyerarşisine bağlılığı esas alarak mutlak itaat içinde hareket ederek, diğer Müslümanlarla ortak hareket etmekten kaçındılar.

Grubun nicelik açısından güçlü olmasını, büyümesini ana hedef edinip buna zarar gelmemesi için başta devlet ve siyasi iktidar olmak üzere güç odaklarıyla iyi ilişkiler kurdular. Böylece, tavizkar ve uzlaşmacı bir tutuma girerek kimi doğrulardan uzaklaştılar.

İslam kaynaklarının ürettiği kavramların yerine düşüncelerini; ‘siyasal İslam’, ‘vatan’, ‘millet’, ‘emperyalizm’, ‘demokrasi’, ‘bilim’ gibi yönlendirici seküler kavramlara dayandırdılar.

Kendileriyle paralel düşünmeyen ve hareket etmeyen kişi ve grupları itibarsızlaştırmak için din karşıtı çevrelerin ürettiği radikal, köktendinci gibi kavramlarla kimi Müslümanları suçladılar.

Grubu korumak ve büyütmek için gerçeklerden çok hayallerden ve hamasetten beslenme yoluna başvurdular. Dolayısıyla; sorunları çözecek esaslı teori, tez ve projelerden çok emek gerektirmeyen sloganlarla yetindiler.

İç dinamizmi arttıracak ve yanlışlardan arınmayı sağlayacak bilgili sahiplerine yer vermediler ve yeniliklere kapalı durdular. Grubun bir arada durması için İslam’ın kaynaklarıyla ilişkilerini engelleyici argümanlara başvurarak bir yönüyle cehaletten yarar umdular.

Modern hayat tarzını ve sosyal bilimlerin tezlerini İslam’la uzlaştırmak için çabaladıkları halde Kuran ve Sünneti anlamak ve temel almakta isteksiz davrandılar.

Başarıyı, doğru davranmak olarak gören ve kaliteye önem veren; sayısal çokluğu ve sonucu tek başına başarı saymayan İslam’a rağmen sonucu esas alan Makyavelist bir tutum benimsediler.

Dindışı sisteme göre kurulan ve yönetilen devletin uygulamalarına ortak olma pahasına siyasi iktidara talip oldular.

Kur’an’ın emrini görmezden gelip bedel ve risk gerektiren değişimin yerine rahatı öne çıkaran ve yozlaşmayı besleyen tutumları tercih ettiler.

‘Allah’ın yardımı’ gibi maddeci yaklaşımı ve seküler aklı aşan konularda Kur’an’ın yönlendirmelerini dikkate almadılar.

Sayılması mümkün olan bunun gibi birçok sorundan söz edilebilir.

Hayalcilik

Bunların yanında, İslamcılığın ya da İslamî hareketin en büyük sorunu, hatta çıkmazı, hayalleri gerçeklerin önüne geçirmesi, Kur’an’ın gerçekçi yaklaşımını salim bir zihinle değerlendirememesidir.

Tüm dinler, inançlar, ideolojiler, felsefeler için geçerli olup tarihin öğrettiği değişmez bir gerçeği diğerleri gibi Müslümanlar da hep ıskaladılar. İlk insan ve ilk peygamberden beri İslam, her yenilenmenin ardından kısa bir ıslah dönemi geçirip bir daha bozulmuş ve yozlaşmıştır. Gösterilen tüm çabalara rağmen insanlar, bu kaçınılmaz gelişmeyi durduramamış, tekrarını önleyememiştir. Tek istisna, Peygamberlerin aracılığıyla gerçekleşen ilahi müdahaledir. ‘Devr-i daim’ biçiminde işleyen bu çark gönderilen peygamberlerle yüz yirmi dört bin kez tekrarlanmıştır. Bu zorluğun ancak ilahi müdahale ile aşılabileceğini teyit eden Kur’an, peygamber gönderilmeyen toplulukların sorumlu tutulmayacağını birkaç kez vurgulamıştır.[5]

Kuran, ayrıca, yozlaşmaya (fesat) karşı çıkan erdem sahibi küçük toplulukların dışında kalan çoğunluğun zulme eğilim gösterdiğini ve hazların peşine düştüğünü de hatırlatıyor ki, kimse hayale kapılıp dünyaya düzen vermeye kalkmasın.[6] İnsanın yapısındaki olumsuzlukları ve zaaflarını yok saymasın. Çoğu zaman arzularına ve doğrudan sapma eğilimine yenik düştüğünü unutmasın.

Ama geçmiş toplulukları örnek gösteren Kuran’ın dikkat çektiği bozulma-yozlaşma ve insanın yapısı ile ilgili gerçekleri genelde tüm Müslümanlar, özelde ise İslamcılar fark etmediler ya da görmezden geldiler. Hayallere kapılıp zulmün ortadan kalkacağını, adaletin hâkim olacağını daha çok hamasete dayalı bir içerik ve üslupla dillendirdiler. Sorunların tümüyle çözüleceğini iddia ederek adeta bir dünya cenneti vadettiler. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”, “Hak geldi batıl zail oldu” gibi aslında gerçekçi olmayı salık veren ayetlere daha çok siyasal anlamlar yükleyerek hayallerine referans yaptılar.

Bir yanda geleneğin yaşatılmasını isteyenler, diğer yanda modern aklın belirleyici olmasını savunan İslamcılar, bu hayaller için sonu gelmez tartışmalara girdiler. Kimileri sol eğilimli, kimileri liberal eğilimli görüşlerine dayanak yaptıkları İslam’la çözüme ulaşılacağını ileri sürdüler. Kendine cemaat adı veren grupların her biri öne çıkardıkları konuları ve yöntemi mutlak yol saydılar. Bir yandan şiddet yanlıları, diğer yandan uzlaşmayı temel alan ılımlılar kendilerini adres gösterdiler. “Siyaset ve iktidar olmadan sorun çözülmez.” diyenler de zaferin başka yollarla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını iddia ettiler. İlh…

Gruplaşmanın doğası, Müslümanların ortak bir çizgide birleşme ihtimalini ortadan kaldırdığı için böyle bir beklenti hayal olmanın ötesine geçemez. Gerçeği yansıtma ihtimali olmadığından efradını cami ağyarını mani bir İslamî Hareketten söz etmek de ancak hayalleri süsleyebilir.

Tarihin hiçbir döneminde bozulmanın ilahi müdahale olmadan düzelmeye dönüştüğü görülmemiştir.

02.10.2020

——————————-

[1] Kur’an’da indiriliş sırasına göre geçen ifadelerdir.

[2] MU’TEZİLE VE SİYASİ DÜŞÜNCESİ, Prof. Dr. Mahmut AY

[3] MU’TEZİLE – TDV İslâm Ansiklopedisi

[4] Şuara 26/3, Abese 80/7

[5]  Nahl, 16/36, Fâtır, 35/24, Gâfir, 40/78, Yunus, 10/47

[6]  “FAKAT, NE YAZIK Kİ, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan (doğru yolu izledikleri için) kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl/iz’ân ve erdem sahibi kimseler çıkmadı.  Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.” HUD-116

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Yazılar

Husi Saldırıları, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki “Sınırlama Stratejisi”nin Sonunu İşaret Ediyor

Yayınlanma:

-

Husiler, on yıl öncesine kıyasla savaşa daha iyi hazırlanmış durumdalar; Suudi Arabistan ise gerginliğin tırmanmasından artık daha fazla zarar görecek durumda. Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi, ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.

Sean Mathews-Middle East Eye- 14 October 2026

Analistlere ve diplomatlara göre Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi’leri “kontrol altında tutma” çabası, bir yandan da ülkedeki ekonomik büyümeye daha fazla ağırlık vermeye çalışırken çöküşe geçiyor; bu durum, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın iktidara gelmesinden bu yana karşılaştığı en ciddi sınavlardan birini oluşturuyor.

On yıl önce veliaht prens, krallığı, Husi’leri iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan bir savaşa sürüklemişti. Çatışma, Suudi Arabistan için bir bataklığa dönüştü; ülkenin kaynaklarını tüketti ve yıkıcı bombardıman kampanyası nedeniyle yaygın bir tepkiye yol açtı. Sonunda Suudi Arabistan, kayıplarını sınırlandırdı ve 2022’den bu yana Husi’lerle tedirgin bir ateşkes sürdürdü.

King’s College London’da uluslararası güvenlik uzmanı olan Rob Geist Pinfold, Middle East Eye’a yaptığı açıklamada, “Bu, Suudi Arabistan’ın çevreleme stratejisinin çöküşüdür.” dedi.

“Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.”

Suudi Arabistan’ın Temmuz ayında Husi yetkililerini taşıyan bir uçağın inişini engellemek için Sana havaalanını bombalaması üzerine çatışma yeniden alevlendi. MEE, uçakta silah sistemlerinin yanı sıra İranlı, Suriyeli ve Hizbullah’a bağlı askeri danışmanların da bulunduğunu bildirdi.

Bunun üzerine Husi milisleri Suudi gemilerine karşı bir abluka ilan etti ve geçen ay Kızıldeniz kıyısı boyunca yıldırım hızında bir saldırı başlattı; Suudi Krallığı ve Yemenli müttefikleri bu saldırıya karşı koymakta zorlandı.

“Kelimenin Tam Anlamıyla Çarpıcı”

Uzmanlara göre Yemen’de son kez tam ölçekli bir savaşın yaşandığı dönemin aksine, Suudi Arabistan artık çatışmanın genişlemesinden daha fazla zarar görecek durumda ve Husi’ler daha sofistike rakipler haline geldi.

Suudi Arabistan, son çatışmalar sırasında Husi’lerin füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı ancak bu saldırılar bu seferkiler kadar isabetli değildi.

Sadece geçen hafta içinde Husi milisleri, Riyad Uluslararası Havalimanı’nı üç gün üst üste vurdu. Cumartesi günü gerçekleştirilen saldırıda en az 13 kişi hayatını kaybetti, 300 kişi yaralandı. Grubun hedef belirleme yetenekleri, Salı günü doğudaki Dhahran kentinde Suudi Arabistan’ın devlet petrol devi Aramco’nun genel merkezini vurmalarıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Bu saldırılar, bazı kesimlerin Suudi Arabistan ordusunun yeteneklerini sorgulamasına neden oldu.

Krallık, Patriot ve Thaad hava savunma sistemleri de dâhil olmak üzere Amerikan silahlarının önemli bir alıcısı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne göre krallık, GSYİH’sinin yüzde 6,5’ini askeri teçhizata harcıyor; bu, dünyadaki en yüksek oranlardan biridir.

Orta Doğu Enstitüsü’nde Körfez uzmanı olan Gregory Gause, MEE’ye verdiği demeçte, “Husi’lerin Suudi Arabistan’daki bu son derece önemli tesisleri istedikleri zaman vurabilmeleri ve Suudilerin bunları savunamaması, kelimenin tam anlamıyla oldukça çarpıcı.” dedi.

“Eskisine kıyasla çok daha iyi füzelere ve hedefleme teknolojisine sahip oldukları açık!” diye ekledi.

Riyad’daki bir Batılı savunma yetkilisi MEE’ye, Suudi Arabistan’ın kendisine ateşlenen füzelerin ve insansız hava araçlarının büyük çoğunluğunu engellediğini, bu oranın muhtemelen yüzde 90’ın biraz altında olduğunu söyledi. Ancak Husi milisleri, krallığın hava savunmasını aşma konusunda daha yetkin.

“Husi’ler, Şubat ayında İran’ın gösterdiği performanstan çok daha etkili. Bu yılın başlarında edindikleri deneyimlerden ders çıkardılar.” diyen ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan yetkili, “Bu, yenilikçilik, yüksek hız ve en güncel istihbaratın birleşimidir.” diye ekledi.

Husi milisleri, 7 Ekim 2023’ten sonra hedef belirleme becerilerini geliştirdiler ve Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilerle dayanışma içinde olduklarını iddia ederek Kızıldeniz’deki gemilere saldırılar düzenlediler. Dört yıllık ateşkes, gruba Yemen’in engebeli kuzeybatı dağlarında mevzilerini sağlamlaştırmak için zaman kazandırdı. Ayrıca İran’dan hatta Rusya’dan daha fazla destek aldılar,

Hava saldırısı ile hava savunması arasındaki uçurum yeni bir durum değil. İsrail, hava savunma sistemlerini sürekli olarak geliştiriyor ve Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş, yeni askeri teçhizatın test edildiği bir saha hâline geldi.

Suudi Arabistan için sorun, bu kez çatışmaların yeniden başlaması durumunda kaybedeceklerinin daha fazla olmasıdır.

Kim Daha Çok Şey Kaybedecek?

Suudi Arabistan, 2015 yılına kıyasla küresel ekonomiye daha fazla entegre durumda. Uzmanlara göre ülke, ay sonunda önemli bir yatırım konferansına ev sahipliği yapacağı için Riyad Havalimanı’nı uzun süreli olarak kapatmaktan çekiniyor.

Gerginliğin yeniden tırmanmasının maliyeti de yüksek. Suudi Arabistan, Şubat ayında İran’ın ABD’ye yönelik misillemesinin ve İsrail’in saldırısının en kötü etkilerinden genel olarak kaçınmayı başardı. Krallık, istikrarını sergileyerek petrolü daha yüksek fiyatlardan satmanın avantajından yararlandı. Ancak bu avantajın kırılgan olduğu ortaya çıktı.

Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı petrol boru hattı, geçen ay düzenlenen ve krallığın Irak’taki İran yanlısı milisleri sorumlu tuttuğu bir saldırı sonucu geçici olarak devre dışı kaldı.

Krallığın ekonomisi hâlihazırda zor durumda. Suudi Arabistan, ekonomisinin bu yıl yüzde 3,6 oranında küçülmesini bekliyor ve “Vizyon 2030” ekonomik planının bir parçasını oluşturan dev projeleri şimdiden küçültmek zorunda kaldı. Daha geniş çaplı bir savaş, krallığın bütçesine daha fazla baskı uygulayabilir.

Gause, “Suudiler, Husi’leri istedikleri kadar bombalayabilirler ancak bu onlara zarar vermez çünkü onlar, modern bir ekonomi oluşturmakla ilgilenmiyorlar.” dedi.

“Husi’lerin Riyad havaalanına düzenlediği bir saldırı, Suudilerin Sana havaalanına düzenlediği bir saldırının Husi’ler için oluşturduğu zarara kıyasla çok daha fazla zarar verir.” diye ekledi.

Suudi Arabistan’ın bu sefer sahip olduğu tek avantaj, yurtdışında biraz daha fazla sempati görmesi.

Diplomatlar ve analistler, Suudi Arabistan’ın Husi saldırılarına genel olarak itidalle karşılık verdiğini söylüyor. Husilerin Riyad havalimanına düzenlediği cumartesi günkü saldırıdan elde edilen video görüntüleri, Umre ziyaretinde bulunan hacıların patlamanın etkisine maruz kaldığını iddia etti ve bu durum gruba karşı geniş çaplı bir kınama dalgasına yol açtı.

“Suudi Arabistan Fazla Uzlaşmacı mı?”

Kuveyt Üniversitesi’nden uzman Bader al-Saif, MEE’ye verdiği demeçte, “Suudiler, daha isabetli hava saldırıları konusunda çıtayı yükseltti.” dedi.

Uzmanlara göre krallık, özellikle daha geniş stratejik nedenlerden ötürü uluslararası toplumu kendi tarafında tutmak istiyor. Bu ayın başlarında Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile imzaladığı ortak savunma anlaşması olan Mekke Paktı’nı yürürlüğe koydu. İslamabad, Suudi Arabistan’a hâlihazırda askeri yardım gönderdi; Türkiye’nin de aynı şeyi yapması bekleniyor.

Uzmanlara göre Suudi Arabistan’ın en yakın müttefiki olan ABD, savunma desteği ve istihbarat sağlasa da şu âna kadar çatışmaya açıkça müdahil olmayı reddediyor.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu ayın başlarında Riyad’da Demokrat Parti Senatörü Chris Murphy’yi ağırladı. Murphy, 2022’deki ateşkes öncesinde Yemen savaşının en sert eleştirmenlerinden biriydi. Dikkat çekici bir şekilde, bu sefer Suudi Arabistan’dan geri çekilmesini talep etmedi.

Kuveyt Üniversitesi’nden Saif, Suudi Arabistan’ın fazla itidalli davrandığını söyledi.

“Bence biraz güç gösterisi yapmanız gerekiyor. Saldırı altındayken barışçıl bir tutum sergilemek pek akıllıca değil.” dedi. “Husi’leri müzakere masasına oturtmak gerekiyor ve bu da sahada değişikliklere zorlamak anlamına geliyor.” diye ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen’e kendi kara kuvvetlerini sevk etmekten çekindiği için yerel müttefiklerine güvenmek zorunda kalıyor.

Krallık, Yemen’in uluslararası alanda tanınan hükümetinin en büyük destekçisidir ancak bu güçler ciddi şekilde bölünmüş durumdadır.

“Dağıldılar, Silahsız Geldiler”

Yemen hükümeti, bu ayın başlarında 2014’ten beri Husi’lerin elinde bulunan tüm toprakları geri almak amacıyla tam ölçekli bir askeri taarruz başlattığını duyurdu. Ancak Körfez bölgesinde taarruzu takip eden bir Batılı yetkili, hükümet güçlerinin performansından “hayal kırıklığına uğradığını” belirtti.

Yetkili, “Son aylarda Yemen hükümet güçlerinin yetenekleri abartıldı ancak oldukça yetersiz kaldılar.” dedi. “Bir birlik, yiyecek ve su olmadan savaşmaya geldi. Diğer birimler ise ortadan kayboldu ve kanatları savunmasız bıraktı.”

Husi’lere karşı en etkili savaşçılar, BAE ile ittifak halindeki Yemenli gruplardır. Suudi Arabistan, bu güçlerin ayrılıkçı emellerine verdiği destek nedeniyle Körfez’deki komşusuyla çatışmaya girdi ve bu da uyumlu bir ordu oluşturma çabalarını zorlaştırdı.

Geçen ay Suudi Arabistan, komşusuyla ilişkilerini düzeltmek amacıyla BAE Başkan Yardımcısı Mansour bin Zayed’i ağırladı ancak Salı günü, sürgünde yaşayan Yemen ayrılıkçı hareketinin lideri Aidarous al-Zubaidi, arkasında eski Güney Yemen devletinin haritasının bulunduğu bir videoda göründü.

Yemen, 1967’den 1990’a kadar ikiye bölünmüştü ve Güney Yemen bağımsız bir Marksist devlet olarak varlığını sürdürmüştü.

Zubaidi, Husi’lere karşı seferberlik çağrısında bulunsa da, aynı zamanda uluslararası topluma Güney Yemen devletine ilişkin anayasal bildirgeyi tanımaları çağrısında bulundu.

Yemen ve Arap Körfezi konusunda bağımsız bir uzman olan İbrahim Celal, MEE’ye. “Onun ortaya çıkışı gereksizdi ve Abu Dabi’nin dayanışma mesajlarına rağmen Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki altta yatan görüş ayrılığını ortaya çıkardı. Yaptığı açıklama, birlik ve beraberlik ruhunu yansıtan bir açıklama değildi.” diye konuştu.

Yine de Celal, karşı saldırının henüz başlangıç aşamasında olduğunu ve Suudi Arabistan’ın yerel müttefiklerini güçlendirmek için daha fazlasını yapabileceğini belirtti. “Husi milisleri, Suudi Arabistan’dan daha fazla gerilimi tırmandırabilir.” dedi ve ekledi: “Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetini daha etkin bir şekilde silahlandırması gerekiyor.”

Middle East Institute’tan Gause, MEE’ye yaptığı açıklamada, daha geniş çaplı bir bölgesel çatışma önleme süreci olmadan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki gerçekleri değiştirmesinin pek olası olmadığını belirtti.

Husi’lerin saldırılarının kendi iç nedenleri var ancak uzmanlar, hesaplamalarının İran ile ABD arasındaki durmuş ateşkesinden ayrı düşünülemeyeceğini belirtiyor.

“Suudilerin şu anda izleyebileceği tek pratik yol, ABD’yi İran ile olan çatışmaya son vermeye zorlamaktır. Husi’lerin burada dizginlenmesinin tek yolu, İranlıların onlara bunu söylemesidir. Bu da ancak ABD ile İran arasında siyasi bir anlaşma ile gerçekleşebilir.” dedi.

Kaynak: https://www.middleeasteye.net/news/houthi-strikes-mark-end-saudi-arabias-yemen-containment-strategy

 Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x