Connect with us

Yazılar

İslami Hareketin Çıkmazı – Mehmet Alkış

Yayınlanma:

-

Gerçeklik ve Mümkün Arasında İslâmî Hareket” temalı soruşturmamız  çerçevesinde Mehmet Alkış’ın cevâbî yazısını ilginize sunuyoruz:

İSLAMİ HAREKETİN ÇIKMAZI

İslamî Hareketi anlayıp sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutabilmek; İnsanın Yapısı, Yozlaşma/Tahrif, Sekülerleşme, Yenilgi ve Savunma Psikolojisi ile gerçeğin yerini alan Hayalcilik gibi konularla yakından ilişkilidir. Bunların etkisi irdelenip dikkate alınmadan İslamî Hareketin, daha genel ifadesiyle İslamcılığın doğru anlaşılması mümkün değildir:

İnsanın Yapısı

“Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti; melekler, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz” dediler; Allah “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.” Burada dikkat çeken husus, Allah, “Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini” var etmeyeceğim demiyor, sadece meleklerin bilgi seviyesine vurguda bulunuyor.

Yaratılan ve soyunun ilk atası yeryüzüne gönderilen insanın birçok olumsuz özelliği Kuran’da şöyle sıralanmaktadır:

“Azgın, nankör, inkârcı, iyiyi de kötüyü de isteyen, aceleci, cimri, alıngan, kavgacı, bozguncu, cahil, nankör, zalim, kan dökücü, inkârcı, unutkan, hırslı/açgözlü, bencil, sözünde durmayan, arzularına esir olan, böbürlenen, kibirli, şımarık, emanete ihanet eden, gafil, müsrif, kaba, katı kalpli, kıskanç, haset, hak yiyen, hileci, ikiyüzlü, mal ve güce düşkün, yalancı, başa kakan, zorba!”[1]

Bunca olumsuz özelliğe sahip olan insanın sorunlara kalıcı, sürdürülebilir, adaletli çözümler bulabileceğini iddia eden, öneri sunan, beklenti oluşturan, umut veren birçok din, inanç, felsefe, ideoloji, sistem, düşünce bulunmaktadır. Tarihin başlangıcından günümüze kadar bu çabalar varlığını sürdüregelmiştir. Bunların arasında, insanın sayılan olumsuz özelliklerinden etkilenmeden şekillenen sadece Allah’ın insana rehber olarak gönderdiği ve başından beri adı İslam olan dindir. Diğerleri şöyle dursun, içinde zaaf barındırmayan ama insan tarafından yozlaştırılan İslam bile sorunları kalıcı biçimde çözememiştir.

Bunun nedeni, sistemlerden çok insanın anılan olumsuz özelliklerinin değişmemesi ve etkisinin sürekliliğidir. Bunca sıfatın toplam etkisinin karşısında bozulmayacak, yozlaşmayacak bir yapı her halde tasavvur edilemez. Nitekim tarih bu gerçeği en açık biçimde gözler önüne sermektedir.

Yozlaşma ve Sekülerleşme

Hıristiyanlık ve İslam’ın bu anlamda geçirdiği süreç karşılaştırıldığı taktirde konuyu öğretici boyutuyla anlamak mümkündür. Onun için, birebir olmasa da özü ve kayağı itibarıyla aynı olan iki din arasında yozlaşma ve Sekülerleşme bakımından dikkat çeken benzerlikler örnek gösterilebilir:

Hıristiyanlıkta bozulma süreci birinci yüzyılda yaşayan ve Hıristiyanlığın kurucusu sayılan Aziz Pavlus’un müdahale ve öğretileriyle başladı. Pavlus, Eski ve Yeni Ahit’i harmanlayarak oluşturduğu Kitab-ı Mukaddes’e kendi yorumlarını da ekledi. Böylece Hz. İsa’ya gelen vahiylerin arasına beşerî düşünceler girmiş oldu. Daha sonra, ortaya çok sayıda farklı İncil’in çıkmasının altında Pavlus’la başlayan benzer müdahalelerin yattığı biliniyor. Bundan dolayı Hıristiyanlık, başlangıçta çatıştığı ama bir süre sonra uzlaşmaya girdiği Roma’nın kimi çoktanrılı inanışlarını ad değiştirerek kendine mal etti. En önemli ve esasa yönelik olanı, hiç kuşkusuz çoktanrılı dinlerin birçoğunda bulunan “üçlemeler”den esinlenen ve vahye dayalı tevhit dinini temelden sarsmış olan “teslis” inancıdır. İlahi dinin tüm konu ve alanlarını şekillendiren temel belirleyici konumundaki Allah inancını zedelediği için etkisi ve sonuçları çok büyük olmuştur.

Bu bağlamda diğer bir husus da yine birinci yüzyıldan itibaren Yunan Felsefesi ile kurulan ilişkinin yol açtığı sorunlardır. Filistin’de doğup Roma İmparatorluğunun topraklarında yayılan Hristiyanlık, Yunan felsefesinin etkisinde şekillenen Roma kültür ve felsefesinden etkilendi.

Birinci yüzyılda kilise babaları tarafından oluşturulan ve bozulmada etkili olan Patristik felsefe, inancı akıl temeline oturtma çabasının eseridir.  Dini, felsefenin kavramsal araçlarını kullanarak temellendirmeyi amaçlıyordu. Yeni Ahit’in öğretilerine göre anlam kazandırma, felsefi açıklama getirme bu felsefenin temel motivasyonu olmuştur. Hristiyan olan bu filozoflar felsefeyi kullanarak Hristiyanlığı açıklama ve anlatma kaygısı gütmüşlerdir.

Hristiyanlığa bağlı olan ve sekizinci yüzyıla kadar süren Patristik felsefenin ardından on beşinci yüzyıla kadar Skolastik felsefe etkin hale geldi. Skolastik felsefe, patristik felsefeye oranla akla daha fazla önem vermiştir. Aklı inanca ya da vahye tâbi kılan bir felsefe olmakla birlikte, Hristiyanlığın felsefe ya da akılla bağdaşmaz olmadığını göstermeye her fırsatta özen göstermiştir.

Orta Çağa gelindiğinde kilisenin tahakkümü; cennetten arsa satmak, dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenleri işkenceyle öldürtmek gibi akıl almaz istismar ve baskılarda bulunacak noktaya ulaşmıştı. Merhamet ve sevgiyi öne çıkaran dine insanlar korku ve nefretle bakar oldular. Kilisenin dogmaları karşısında insanların bütün hakları ellerinden alınmıştı. Daha kötüsü, bu aşırı baskı onları din karşıtı olmaya adeta zorladı. Nitekim öyle de oldu ve kiliseye karşı hızla yayılan bir başkaldırı başladı, eş zamanlı olarak Rönesans ve Reform doğdu. Tepki olarak doğan ve Tanrının yerine insanı geçiren Hümanizm, yeni yaklaşımın belirleyici felsefesi haline geldi. Hükmetme gücü ve hakkı artık insana geçti. Günümüzde de süren din karşıtı Modern dönem ve dünyanın yeniden şekillenmesini sağlayan büyük değişim hamlesi başlamış oldu. Aydınlanma Felsefesi, Fransız İhtilali, Yeni Bilimler, Sanayi Devrimi, Sömürgecilik, Cumhuriyet, Milliyetçilik, Ulus Devlet, Özgürlükler, İnsan Hakları ve nihayetinde Demokrasi bu sürecin yansımaları ve aşamalarıdır.

İslam Dünyasında da birinci yüzyılda başlayan benzer bir sürecin yaşandığı görülüyor. Peygamberin (as) vefatından yirmi beş yıl sonra halife olan Hz. Ali’ye (656-661) karşı yürüttüğü mücadele ile Muaviye’nin (661-680) yönetimi saltanata dönüştürmesi, somut bir hamle olarak bozulmanın başlangıcıdır. Hz. Ali ve taraftarları, Peygamberin (as) kurduğu sistemi tavizsiz devam ettirmeyi hedefliyordu. Buna karşılık Muaviye ve taraftarları, saltanatı, ‘Şura ve Ehliyet’e dayalı sistemin yerine geçirerek İslam’da zamanla diğer alanları da etkileyecek olan sapmayı başlatmış oldular. Öyle ki; 1924 yılına kadar devam eden ve hiçbir dönemde İslam’ın temel yönetim ilkelerine uygun biçimde el değiştirmeyen halifelik, gücü eline geçirenler tarafından kullanılan ve saltanatı meşrulaştıran bir kurum olarak varlığını sürdürdü. Siyasi çekişmeler; her biri farklı yorumlara göre hareket eden ve ihtilafları büyüten grupların meydana çıkmasını da tetikledi.

Tahrif açısından son derece etkili olan bir faktör de İsrailiyattır. Deyim olarak İsrailoğullarına/Yahudilere ait demek olup tahrif edilmiş Tevrat, İncil ve onlarla bağlantılı kaynaklardan aktarılan gerçeği yansıtmayan bilgilere verilen addır. Daha çok Müslümanlarla bir şekilde ilişkisi olan Yahudi bilginleri tarafından yayılan bu rivayetlerin amacı İslam’da tahrife yol açmaktır. İsrailiyat; sahabe döneminden itibaren Müslümanlar arasında çeşitli şekillerde etkili olmuş, özellikle tefsir ve hadis kaynaklarına sızmıştır.

İslam Tarihinde önemli ve etkili bir düşünce ekolü olan Mutezile’nin dayandığı öncü fikirler de bu sırada şekillenmeye başladı. Hint ve Yunan felsefesinin etkisinde akıl ve iradenin vahyi aşacak ölçüde belirleyici bir konuma gelmesi Mutezile’nin benimsediği temel yaklaşımdır. “Bu teolojik ekol, İslam’ın inanca ve ahlaka dair ilkelerini akli ve felsefi yöntemlere dayanarak ispat etmeye ve savunmaya çalışan bir düşünce sistemi olarak da tanınmıştır.”[2] “Mutezile’nin ortaya çıkışını iç amiller yanında İran dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Yunan felsefesi gibi dış etkenlerle açıklayan ilim adamları da vardır.”[3]

Emeviler döneminde (661-750), yani birinci yüzyılda başlayan tercümelerle birlikte İslam Dünyasında felsefi fikirlerin ilk olumsuz etkilerinden söz etmek mümkündür. Abbasiler dönemi zaten felsefenin Müslümanlar arasında çok geliştiği bir dönemdir. O kadar ki, kaybolmaya yüz tutmuş bulunan Yunan Felsefesinin kaynaklarını Endülüs başta olmak üzere İslam Dünyasından Avrupa’ya aktarılmasını onlar sağladı.

Yüzyıllar süren Haçlı Seferleri ile Moğol İstilası gibi tarihte eşine rastlanmayacak ölçüde iki büyük saldırıyla da karşı karşıya kalan Müslüman Dünyada büyük travmalar yaşandı. Bu dönemlerde, kaçınılması mümkün olmayan karşılıklı etkileşimlerin de birtakım savrulmalara neden olduğuna ve Müslüman dünyanın dinamizmini olumsuz yönde etkilediğine kuşku yoktur. Zira İslam Dünyası bundan sonra başlayan duraklamanın önüne bir türlü geçemedi, statükoyu aşıp silkelenmeyi başaramadı. Özellikle son beş yüzyılda, giderek gücünü, daha da önemlisi, özgüvenini yitirdi.

Avrupa’nın on beşinci yüzyılda Hıristiyan kimliğinin iyice etkisizleşmesine paralel olarak girdiği seküler sürecin benzerini bu kez İslam Dünyası yaşadı. Roller değişerek tarih bir kez daha tekerrür etti. Kilise fanatizmine karşı Batı’nın ayaklanıp seküler modern çağa geçişinde önemli ölçüde etkili olan Müslüman dünya, bu kez güçsüz ve etki altında kalan taraf oldu. Artık dinle ilişkisi adeta pamuk ipliğine bağlı ama seküler kimliği belirleyici olan güçlü ve etkili bir Batı vardı.  Müslüman Dünya ise, zaaf içinde ve yeni bir kimlik arayışında idi.

Batı’da Rönesans’la başlayan yenileşmenin oluşturduğu din karşıtlığına dayalı seküler dünya görüşü, özellikle Fransız İhtilalinin etkisiyle başlayan Batılılaşma hareketleri sonucu Müslümanlar arasında hızla yayıldı. Islahat Hareketleri, Tanzimat, Meşrutiyet aşamaları sistem içinde kalarak Modernleşmeyi amaçlayan bir tür arayış; “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ise, tüm kesimleri modernleşmede uzlaştırma arzusunun dışavurumu olarak sloganlaştı.  Modernleşme, Çağdaşlaşma ile eş anlamlı olan Batılılaşma; yönetimin tepesinde etkin hale gelen askeri-mülki erkân ve aydınlar aracılığıyla toplumun diğer kesimlerine empoze edildi, daha doğrusu dayatıldı. Üçü de modern akımlardı ama son tahlilde kökleri itibarıyla İslam’ın bu uzlaşmada kalıcı olması mümkün değildi. Nitekim Cumhuriyetle köklü sistem değişikliğine gidildiğinde İslam dışlandı ama diğer akımlar kendine yer buldu.

Orta Çağ’da Müslümanların gücü karşısında ezilen Batının yerini bu kez Müslümanlar aldı ve onların dünya görüşünü, yaşam biçimini, dine bakışını, siyasal sistemini taklit ederek sahiplendiler. Hıristiyanlık adına egemenliği elinde tutan kilisenin ve Papalığın otoritesine; Rönesans ve Reformla son verilmesine benzer bir süreç Müslüman dünyada da yaşandı. Birinci paylaşım savaşı sonunda Müslüman dünyanın siyasal ve dini birliği dağıldı, yerine modern paradigmanın siyasal modeli olan birçok “Ulus Devlet” kuruldu. Merkezi topraklarda sembolik varlığını sürdüren Halifelik de 1924’te kaldırıldı. Bütün alanlarda dine göre oluşmuş yapılar değiştirilerek dindışı yapılanmaya gidildi. Protestanlıkta olduğu gibi, İslam, çok dar olan bireysel alana hapsedildi. Toplumsal hükümleri budanarak yeniden tanımlandı ve din karşıtı siyasal otoritenin çizdiği çerçeveye hapsedildi.

Bundan sonra, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, İslam’ın başta Kuran ve Peygamber (as) olmak üzere kendi kaynaklarına göre değil, Batı’nın modern dönemde geliştirdiği, bireyselliğe indirgenmiş dinî anlayışa göre varlığını sürdürmesine izin verildi. Bunu reddeden ve İslam’ın bütünlüğünü savunan her türlü girişim ağır yaptırımlara tabi tutuldu.

Bundan dolayı, başta İslam’a hizmet iddiasında samimi olan dindar çevreler bu tahrif gerçeğini kabullenmek ve ona göre tavır almakla yükümlüdürler. Hamaseti terk edip dünyaya nizam verme iddiasından vazgeçmek ve mütevazi olmaya yönelmek zorundadırlar. Diğer dinlerin sahip olmadığı büyük imkân olarak Kur’an’ın Peygamberi (as) bile çok iddialı olmamak konusundaki uyarılarını dikkate almalıdırlar.[4]

Yenilgi ve Savunma Psikolojisi

On beşinci yüzyılda yozlaşmış dinin baskısını üzerinden atıp sekülerleşmede karar kılan Avrupa, büyük bir değişim ve dönüşüm hareketi başlattı. Böylece büyük bir güce ulaştı ve küresel egemenlik yolunda bütün dünyayı etkisi altına alan bir ilerleme kaydetti. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Müslümanların yaşadığı toprakların dışında kalan ülkelerin tamamını egemenliği altına alan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuştu. Çatırdayan ve onların karşısında tutunamaz bir hale gelmiş olan İslam Dünyası da yıkılma tehlikesi ile yüz yüze gelmişti.

Hal böyleyken; geleneksel İslamî anlayış kendi hattında kartopu gibi artan yozlaşmaya bağlı kalarak ve gücünü tüketerek varlığını sürdürüyordu. Bu haliyle din, sorun çözen değil sorun üreten bir yapıya dönüşmüştü. Hıristiyanlıktakine benzer biçimde, yozlaşma, dinden uzaklaşmayı tetikleyerek dindışı (seküler) sürece yöneltici bir rol oynuyordu.

Seküler Batı’nın ve geleneksel İslamî anlayışın iki yönlü baskısı altında toparlanmak için arayış içine giren bir kısım Müslümanlar arasında, geleneğin olumsuzluklarını taşımayan bir İslam ile Avrupa’nın girdiği yoldan ilerlemeyi tek çare gören bir eğilim gelişti. İslamcılık bu seçmeci iradenin adı olarak doğdu ve gelişti. Bundan sonra, İslamcılığı uygulama alanına taşımak için gösterilen çabalar da geçmişte Müslümanların kullanımında yer almayan “İslami Hareket” kavramıyla anılır oldu. Onun için, on dokuzuncu yüzyılda doğan İslamcılık ve onunla bağlantılı olan İslami Hareketin modernliğin izlerini taşıdığını söylemek yanlış olmaz.

İslamcılar, Batı’nın seküler zihnin mahsulü olarak gündeme taşıdığı hürriyet, kardeşlik, eşitlik, terakki, ilerleme, milliyetçilik gibi ve başkaca konularda İslam’a ait çözümlerin de bulunduğunu etki-tepki bağlamında ortaya koydular. Bozulmanın ve gerilemenin İslam’ın asli halinden uzaklaşmanın sonucu olduğu düşüncesini temel aldılar. Yenilgi ve özgüven kaybının etkisiyle savunmaya çekilmiş, kendini ispatlamaya çalışan bir ruh hali içinde hareket ettiler. “Din terakkiye mani değildir”, “Batı’nın ilmini alalım ahlakını almayalım” gibi sloganlar bu savunmacı psikolojinin dışavurumudur. (Aslında günümüzde de özde değişen fazla bir şey yok! Aynı psikoloji şimdi de yaşanıyor. O zaman öne çıkanların yerini şimdi; demokrasi, refah, insan hakları, özgürlükler, evrensel hukuk gibi kavramlar aldı.)

İslami Hareket; ya Cemalettin Afgani, Mehmet Akif, Muhammed İkbal gibi bağımsız şahsiyetler ya da Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan), Cemaat-i İslami, Nahda Hareketi, Hamas, Nurculuk, Millî Görüş gibi gruplar tarafından temsil edilegelmiştir.

Bağımsız şahsiyetlerden de etkilenen ve kendilerini “cemaat” olarak niteleyen bu yapılar iddialarının aksine temel referanslara uygun davranmayarak birçok soruna kaynaklık etmişlerdir. Şöyle ki: 

İhtilafa sebep olup Müslümanların bütününü cemaat sayan Kuran ve Peygamberin ilke ve uygulamalarına aykırı olarak grup oluşturdular.

Savundukları eğilimin kaynaklarını ve yöntemini tek çare görüp mutlaklaştırdılar.

Grup hiyerarşisine bağlılığı esas alarak mutlak itaat içinde hareket ederek, diğer Müslümanlarla ortak hareket etmekten kaçındılar.

Grubun nicelik açısından güçlü olmasını, büyümesini ana hedef edinip buna zarar gelmemesi için başta devlet ve siyasi iktidar olmak üzere güç odaklarıyla iyi ilişkiler kurdular. Böylece, tavizkar ve uzlaşmacı bir tutuma girerek kimi doğrulardan uzaklaştılar.

İslam kaynaklarının ürettiği kavramların yerine düşüncelerini; ‘siyasal İslam’, ‘vatan’, ‘millet’, ‘emperyalizm’, ‘demokrasi’, ‘bilim’ gibi yönlendirici seküler kavramlara dayandırdılar.

Kendileriyle paralel düşünmeyen ve hareket etmeyen kişi ve grupları itibarsızlaştırmak için din karşıtı çevrelerin ürettiği radikal, köktendinci gibi kavramlarla kimi Müslümanları suçladılar.

Grubu korumak ve büyütmek için gerçeklerden çok hayallerden ve hamasetten beslenme yoluna başvurdular. Dolayısıyla; sorunları çözecek esaslı teori, tez ve projelerden çok emek gerektirmeyen sloganlarla yetindiler.

İç dinamizmi arttıracak ve yanlışlardan arınmayı sağlayacak bilgili sahiplerine yer vermediler ve yeniliklere kapalı durdular. Grubun bir arada durması için İslam’ın kaynaklarıyla ilişkilerini engelleyici argümanlara başvurarak bir yönüyle cehaletten yarar umdular.

Modern hayat tarzını ve sosyal bilimlerin tezlerini İslam’la uzlaştırmak için çabaladıkları halde Kuran ve Sünneti anlamak ve temel almakta isteksiz davrandılar.

Başarıyı, doğru davranmak olarak gören ve kaliteye önem veren; sayısal çokluğu ve sonucu tek başına başarı saymayan İslam’a rağmen sonucu esas alan Makyavelist bir tutum benimsediler.

Dindışı sisteme göre kurulan ve yönetilen devletin uygulamalarına ortak olma pahasına siyasi iktidara talip oldular.

Kur’an’ın emrini görmezden gelip bedel ve risk gerektiren değişimin yerine rahatı öne çıkaran ve yozlaşmayı besleyen tutumları tercih ettiler.

‘Allah’ın yardımı’ gibi maddeci yaklaşımı ve seküler aklı aşan konularda Kur’an’ın yönlendirmelerini dikkate almadılar.

Sayılması mümkün olan bunun gibi birçok sorundan söz edilebilir.

Hayalcilik

Bunların yanında, İslamcılığın ya da İslamî hareketin en büyük sorunu, hatta çıkmazı, hayalleri gerçeklerin önüne geçirmesi, Kur’an’ın gerçekçi yaklaşımını salim bir zihinle değerlendirememesidir.

Tüm dinler, inançlar, ideolojiler, felsefeler için geçerli olup tarihin öğrettiği değişmez bir gerçeği diğerleri gibi Müslümanlar da hep ıskaladılar. İlk insan ve ilk peygamberden beri İslam, her yenilenmenin ardından kısa bir ıslah dönemi geçirip bir daha bozulmuş ve yozlaşmıştır. Gösterilen tüm çabalara rağmen insanlar, bu kaçınılmaz gelişmeyi durduramamış, tekrarını önleyememiştir. Tek istisna, Peygamberlerin aracılığıyla gerçekleşen ilahi müdahaledir. ‘Devr-i daim’ biçiminde işleyen bu çark gönderilen peygamberlerle yüz yirmi dört bin kez tekrarlanmıştır. Bu zorluğun ancak ilahi müdahale ile aşılabileceğini teyit eden Kur’an, peygamber gönderilmeyen toplulukların sorumlu tutulmayacağını birkaç kez vurgulamıştır.[5]

Kuran, ayrıca, yozlaşmaya (fesat) karşı çıkan erdem sahibi küçük toplulukların dışında kalan çoğunluğun zulme eğilim gösterdiğini ve hazların peşine düştüğünü de hatırlatıyor ki, kimse hayale kapılıp dünyaya düzen vermeye kalkmasın.[6] İnsanın yapısındaki olumsuzlukları ve zaaflarını yok saymasın. Çoğu zaman arzularına ve doğrudan sapma eğilimine yenik düştüğünü unutmasın.

Ama geçmiş toplulukları örnek gösteren Kuran’ın dikkat çektiği bozulma-yozlaşma ve insanın yapısı ile ilgili gerçekleri genelde tüm Müslümanlar, özelde ise İslamcılar fark etmediler ya da görmezden geldiler. Hayallere kapılıp zulmün ortadan kalkacağını, adaletin hâkim olacağını daha çok hamasete dayalı bir içerik ve üslupla dillendirdiler. Sorunların tümüyle çözüleceğini iddia ederek adeta bir dünya cenneti vadettiler. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”, “Hak geldi batıl zail oldu” gibi aslında gerçekçi olmayı salık veren ayetlere daha çok siyasal anlamlar yükleyerek hayallerine referans yaptılar.

Bir yanda geleneğin yaşatılmasını isteyenler, diğer yanda modern aklın belirleyici olmasını savunan İslamcılar, bu hayaller için sonu gelmez tartışmalara girdiler. Kimileri sol eğilimli, kimileri liberal eğilimli görüşlerine dayanak yaptıkları İslam’la çözüme ulaşılacağını ileri sürdüler. Kendine cemaat adı veren grupların her biri öne çıkardıkları konuları ve yöntemi mutlak yol saydılar. Bir yandan şiddet yanlıları, diğer yandan uzlaşmayı temel alan ılımlılar kendilerini adres gösterdiler. “Siyaset ve iktidar olmadan sorun çözülmez.” diyenler de zaferin başka yollarla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını iddia ettiler. İlh…

Gruplaşmanın doğası, Müslümanların ortak bir çizgide birleşme ihtimalini ortadan kaldırdığı için böyle bir beklenti hayal olmanın ötesine geçemez. Gerçeği yansıtma ihtimali olmadığından efradını cami ağyarını mani bir İslamî Hareketten söz etmek de ancak hayalleri süsleyebilir.

Tarihin hiçbir döneminde bozulmanın ilahi müdahale olmadan düzelmeye dönüştüğü görülmemiştir.

02.10.2020

——————————-

[1] Kur’an’da indiriliş sırasına göre geçen ifadelerdir.

[2] MU’TEZİLE VE SİYASİ DÜŞÜNCESİ, Prof. Dr. Mahmut AY

[3] MU’TEZİLE – TDV İslâm Ansiklopedisi

[4] Şuara 26/3, Abese 80/7

[5]  Nahl, 16/36, Fâtır, 35/24, Gâfir, 40/78, Yunus, 10/47

[6]  “FAKAT, NE YAZIK Kİ, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan (doğru yolu izledikleri için) kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl/iz’ân ve erdem sahibi kimseler çıkmadı.  Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.” HUD-116

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Afganistan’da Yeni Dönem

Yayınlanma:

-

ABD’nin 20 yıllık işgali sona erdi, Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

Devam eden Doha görüşmeleri birtakım değişimler ve yeni aşamalara ilişkin ipuçları veriyordu ilgililere ancak iktidarın süratle el değiştirmesi, süreci takip etmeyenleri şaşkına çevirmiş durumda ve oluşan yeni tabloya karşı birçok tarafın son derece hazırlıksız olduğu görülüyor.

Büyük güçlerin ise Afganistan’daki değişime hazır oldukları anlaşılıyor, Taliban’ın da mevcut dünya düzenine ayak uyduracağı yaptığı açıklama ve sürdürdüğü müzakerelerden yola çıkılarak pekâlâ söylenebilir. Doha görüşmelerindeki anlaşma metinlerine bakıldığında birçok husus çok daha iyi kavranabilecektir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, ABD önderliğindeki işgalci, katliamcı, katil ve yağmacı gürûhun 20 yıllık bir savaşın ardından tattığı yenilgi büyük ve önemli bir hâdisedir. Çocukluğumuzdan bu yana işgal ve iç savaş haberlerini aldığımız Afganistan’da köy, kasaba ve şehirler ABD ve müttefikleri tarafından sayısız kere bombalandı; düğünler, şenlikler kana bulandı. Her türlü suç alenen ve dünyanın gözlerini kapattığı bir sahne olarak uzaklarda bir yerlerde işlendi durdu. Şimdi ise Irak işgali gibi Amerikan saldırganlığının insanlık tarihine kazıdığı bir cinayet ve talan devri daha sona ermiş oldu.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi o kadar hızlı oldu ki bütün bu kirli tarih hemen hiç yaşanmamış gibi soğukkanlı analizler ve sözüm ona “medenî dünya” vasfıyla işgalci güzellemeleri yapılıyor. Katliamlarla dolu bu utanç sayfasını atlayarak konuşmak açık ikiyüzlülük ve utanmazlıktır! Bunu vurgulamadan geçmeyelim.

Dünya ölçeğinde hemen her cenahın farklı bir yüzünden ele aldığı bu sıcak gündemin bizim için en yakıcı yanı dün olduğu gibi bugün de İslam’ın doğru anlaşılıp hikmetli bir şekilde uygulanabilmesi boyutudur ancak Taliban’ın geçmiş iktidar tecrübesi ve özellikle Suriye savaşında zuhûr eden IŞİD gibi yapıların yarattığı tahribat içimizi daraltıyor.

Taliban’ın siyasal katılım, hukuk ve husûsen “kadın” mevzularında değişim sinyalleri verdiği açıkça görülüyor lâkin düşünsel değişim ve dönüşümler için gereken ilmî ve entelektüel çabaların kayda değer varlığına pek denk gelinemediği de ortadadır. Zaten sıcak savaş gündeminin ortasında böyle bir beklenti içinde olmak için de ‘abesle iştigal’ dense yeridir.

Taliban’ın küresel dünya düzeninin ABD-AB ile Çin-Rusya-İran hatlarıyla kuracağı muhtemel ilişkiler ve onlar için tehdit oluşturmaktan berî olacağına dair verdiği sözler siyasal güdüklük ve yerelliğinin açık beyanıdır. Burada bütün bir yeryüzünü dönüştürmeye azmetme kabiliyetinden uzak bir ufuksuzluk kendini göstermektedir. Bu durum, mevcut dünya düzenine ve küresel sermayenin işleyişine bir ulus devlet formuyla katkıda bulunmaktan öte bir pozisyonu imlemez.

Taliban’ın tarih içerisinde üretilmiş, donuk, şekilci, çoğunda hikmetten açık ara uzak İslam yorumu bizim açımızdan en büyük problemdir. İslami hareketlerin yeni ve başka bir dünyayı egemenlerin hilâfına ve ezilenlerden yana durarak adalet üzere kurma idealini yaralayan her bir adım bizim için ağır bir darbeden başka bir şey değildir. Taliban’ın bu noktada “şeriat” diye propaganda ettiği şekilci ve hikmetten kopuk dayatmalarının tekrar etmesi İslami hareketlerin ideallerini küresel ölçekte baltalamakta öncelikli bir rol üstlenecektir.

Merhum Akif Emre’nin, İslam dünyasının yeri geldiğinde büyük işgalci güçleri bile mağlup edebileceğini ama düşünsel, entelektüel bir derinliğe ulaşamadıkça mutlak kayıpların üstesinden gelemeyeceğini vurguladığı yazılarını tam da bu aşamada hatırla(t)madan edemiyorum.

Dileğimiz odur ki, süreçten doğrudan etkilenmeleri ihtimalinden dolayı kadınları, bir bütün hâlinde toplumu muhatap alan politikalar Batı ile pazarlıkların değil de içtihadî bir yenilenmenin sonucu olarak köklü ve hikmete mebnî bir değişime uğrar. Aksi bir hâl kuşkusuz, karanlığın kalıcılaşmasıyla neticelenecektir.

Afganistan gündeminin Türkiye’deki laikçi muhatapları ise bambaşka bir fotoğraf sergiliyorlar. Yazının başında işaret etmeye çalıştığım ağır ve uzun işgal yıllarına hiç değinmeden yapılan değerlendirmelerle karşılaşıyoruz sıkça. Kendi toplumsallığından bir parça değil de yabancı bir unsurdan bahseder gibi Taliban üzerinden Afganistan’a ve ABD işgaline ağıt yakan; diğer yandan da akla nasıl geldiğini kestiremediğimiz ama büyük ihtimalle son dönemde yükseltilen mülteci karşıtlığından beslenen bir bağlantısallıkla Kemalizm güzellemesine atlayan değerlendirmeler oldukça şaşkınlık vericidir. Bu vesileyle bir kez daha anlıyoruz ki memleketteki laikçi paranoya yerinde dipdiri yatmakta ve yaşamaktadır.

Emperyalizmin tasallutundan kurtulmak Afganistan ve bütün dünya halkları için her türlü iyidir, harika bir gelişmedir ancak düşünsel zayıflıkların, siyasi ufuksuzlukların içinde debelenmek, hakikatten yana bahtsızlıklara sürüklenmek düşülebilecek yeni cehennemleri sıraya dizmek demektir. Modern dünyanın şeytanlıklarıyla vahyin hikmetinden kopuk dinî anlayışlar arasına sıkışmaktan Rabbimiz halklarımızı ve bütün bir dünyayı muhafaza buyursun.

Yeryüzünün her bir noktasında egemenlerin zulümleriyle kapışıp Dâr’us-Selâm’a gidecek yolda bütün insanlık ve varlık âlemi için cehd etmek hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeni Nesil Etno-Milliyetçiliğin İzleri – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Memlekette şimdilerde yükselmekte olan özellikle genç nesiller içinde yayılan, kamuoyunda sık sık Z Kuşağı olarak tanımlanan dijital iletişim teknolojileri içinde doğan kuşakta; ırkçı, mülteci düşmanı, etnik üstünlükçü, kadın düşmanı siyasal dilin geleceğin etno-milliyetçi siyasasında rolü olma olasılığı çok yüksek.

Kabil’in Taliban tarafından ele geçirilmesinden, orman yangınlarından ve yeni bir göç “dalga”sının Türkiye’ye ulaştığı iddialarından sonra özellikle “Aykırı Gazetesi” ve “Öfkeli Genç Türkler” olarak bilinen sosyal medya hesaplarından bu gündemlere yönelik ırkçı provokasyonlarla iş Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyeli mültecilere yönelik pogroma kadar ileri gitti. Son zamanlarda gençler arasında “havalı” görülen ve hızla yayılan bu tutum aslında Türkiye’ye has değil. Bütün bir yeryüzünde özellikle internet kültürleşmeleri aracılığıyla etno-faşizmin yeni bir şafağı yaşanıyor diyebiliriz.

Gerçeklikle teması sürekli olarak ekran aracılığıyla olmuş, gerçek tecrübelerden kopuk bir yapay varoluş alanlarına sıkışmış bir nesil tarafından internet sosyalleşmeleri aracılığıyla Avrupalı yeni nesil ırkçılığın bir türü olan “alt-right”ı taklit eden söylemler Türkiyeli (daha özelde etnik olarak Türk) gençler arasında hızla ürüyor ve üretiliyor. Reddit, 4chan gibi sosyal medya uygulamalarının dili olan “mem” dili popülerleşiyor. Aynı zamanda “alt-right” taklidi olan ırkçı ve üstünlükçü söylemlerin çoğaltılmasında önemli bir işlev görüyor.

Mem, doğası gereği bir görsel ve onunla ilişkilendirilmiş mesajdan oluşan ve kültürel bir “viral” komponent olarak oradan oraya sıçrayarak üreyebilen bir yapıdır. Nedensellikten kopuk bağlamsız(anti-diyalektik) bir imge olarak çoğalır.[1] Gerçekliği kompleks bir ilişkiselliğin sonucu olarak değil memde kurulmuş ve gösterilmiş, indirgenmiş yapay bir tasarıma ve karikatüre dönüştürür. Misal, Sırp etnisistlerin soykırım marşlarında yazan müslümanlar için kullanılan “Remove Kebap!” sloganı Avrupalı “alt-right”ın  memlerinde bağlamsızlaştırılıp sadece bir “şaka”ya dönüşürek normalleşiyor.

Bağlamın viral reenkarnasyonu ise Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde yapılan cami katliamında oluyor.  Saldırgan şiddeti ve cinayeti oyunlaştırdığı Facebook canlı yayınında, ki bu yayın da dakikalar içinde milyonlarca kişi tarafından izleniyor, bu marşı çalıyor.[2] Yayın ise tam olarak “ekran” için bir “FPS”(Birinci Şahıs Atıcılık) oyunu formatında tasarlanmış. Yani cinayetleri oyunlaştırmak ve yabancılaştırmak bu dilin en temel fonksiyonlarından  biri oluyor.

Ekranın temel aktarım aracı olarak kullanıldığı bu algılama biçimi kişileri gerçek trajedilere yabancılaştırıyor. Mültecilik, savaş, yıkım, ölüm, tecavüz, sefalet gibi durumlar sanallaşıyor. Empati, dayanışma ve adalet duygusunun yerini tiksinç bir kinizm alıyor. Son olarak dehşete düşmüş ve hayatta kalmak için uçağa tutunmaya çalışan insanların görüntüsüne yapılan yorumlar gibi…

Tıpkı Avrupalı özdeşleri gibi bahsedilen kişi ya da gruplar kendilerini etno-milliyetçi bir temelde tanımlıyor. Referans yapılarını bir tür etnik/ırksal hiyerarşiden alıyorlar. Irk/etnisite temelli ideopolitik kurgu belirli zihin setinin davranış örüntüsünü oluşturuyor. Aynı zamanda Avrupalıya dönük örtük ya da açık hayranlık her söylemde farklı biçimlerde hissediliyor. Mülteci/göçmen sıklıkla “Avrupalı” olmamakla ya da en azından bizim kadar Avrupalı olmamakla itham ediliyor. Yerli ve milli olan ise Kürtlere karşı karşı kurulmuş etnokrasinin “Kürt Sorununun” tarihsel bakiyesinin reddinin devam edilmesi. Kürtler ve Kürt sorunu bir “terör ve güvenlik” problemi olarak ele alınıyor. Daha katı ırkçı mahfillerde çözüm olarak “soykırımın” önerildiği bile oluyor.

Bir diğer yaygın tutum ise yine Avrupalı muadillerinin meşhur karikatür antagonisti olan “SJW”nin (Social Justice Warior-Sosyal Adalet Savaşçı)  bu grupların söylemindeki sıklığı. Yerli bir stereotip olan “Cihangir Solcusu”na benzeyen bu stereotip daha saldırganca ve pejoratif kurguların içine oturtuluyor. Bu stereotip o kadar yaygınlaştı ki bu gençlerin bir kısmı özellikle alttan empoze edilen Sosyal Darwinci düşüncelerle beraber kimsenin kendisinden ya da “akrabasından”(Kin Selection/Akraba seçilimi, evrimsel biyolojide kullanılan bir terim[3]) -ki ırkçılık burada bunu ırkçı düşünümlere itiyor- başkasının iyiliğini istemeyeceğine kesinkes inanıyorlar.

Bu “SJW” stereotipi özellikle renkli saçlı, orta sınıf, feminist bir genç kadın olarak zuhur ediyor ve genelde genç erkekler tarafından bir hakikat derecesine yükseltilen bu sterotipin her tip gibi bir kurgu olduğuna ikna etmek neredeyse imkânsız hale geliyor. SJW’nin bir antagonist olarak yükselmesi ve kabul edilmesi tutumları SJW’nin zıddına göre almaya itiyor. Temel insan haklarına karşı ve tabi ki bir hak olarak ilticaya karşı tutumda bunun rolü de muhtemelen büyük.  Mültecilerin temel haklarını ya da var olduğu sanılan sözde “politik doğruculuğu” savunan herkesi yeni sosyal medya argolarıyla aşağılamak ise bu siyasi kinizmin bir parçası olarak sık sık kendini gösteriyor.

Yeni nesil etno-faşistlerimizin kurgusunda sınıfsal izlekler de yok değil. Kendisinin “çalışan sınıflar” adına konuştuğunu iddia etmek ve sınıfsal gerçekliklerden soyutlanmış bir etnik/ırksal hezeyanlarla kurulmuş dünya görüşü tıpkı tarihsel faşizmin çelişkilerini andırıyor. SJW stereotipi gibi özellikle topluma/sağduyuya yabancılaşmış bir figür antagonize ediliyor. Çalışan sınıflar içindeki kültürleşmeler kimin organik ulusun parçası olduğuna dair yine faşizme yakınsayan sanal ayrımlarla parçalanıyor. Egemen sınıflar organik ulus, bu şartlar bir etnisite içinde eriyor, bulanıklaşıyor.

Pandemi ile birlikte derinleşen ve çözümsüzleşen bir stagflasyonun var olduğu ve Büyük Buhran’dan bu yana en büyük mali ve ekonomik krizlerden birinin yaşandığı şu yıllarda egemen sınıflar da riskli durumlarda kendi rollerini bulanıklaştıran ideopolitik zeminlere yatırım yapmayı zararlı görmüyor. Açıkça sistemin, arzu ettiğinde faşizme karşı ne kadar hoşgörülü olduğu  sarihleşiyor. Özellikle kültürelci solun/sol liberalizmin hedef alınması gerçekliğin nesnel idrakinden kopuk dünya görüşünü bir daha ortaya koyuyor. Türk siyasal elitinin değil sol liberalizm, liberalizmden yana bile temel bir tutumu olmadığı gerçekliği ile karşılaştırılınca kurgunun yapaylığı ve intihalliği de aşikar oluyor. Şu an iktidarda olan Yeni Osmanlıcı tasallutuna karşı ise bir “etno-milliyetçilik” olarak Kemalizmi yeniden üretmeye devam ediyorlar. Mevcut iktidar, bu faşizan blokların ürettiği düşük yoğunluklu siyasal gerilimden memnun duruyor. Sık sık sıkışan gündemin tek yöne yoğunlaşmasını engellemiş oluyor.

Ezen-ezilen ilişkisinin faşist revizyonu hem mağdur hem de muktedir ulus oluyor. Oksimoronik tahayyüller her yerine sindiği bu düşünüş biçiminde sürekli mobilizasyon gerekiyor. Yeni Osmanlıcı sağ popülizmin süreklileştirdiği ekonomi-politik kararsızlığın etno-faşist tahayyülere zemin hazırladığını belirtmek gerekiyor. Yeni Osmanlıcıların iktidar ortağı olan “Irkçı Parti” ise pusuda yatmış zamanının gelmesini bekliyor.

Son günlerde “Öfkeli Genç Türkler” denilen gruptan kişilerin astıkları “Hudut Namustur” pankartı yüzünden emniyette ifade vermeye çağrıldığı haberleri düşüyor. CHP bizzat bu söylemi parti başkanı düzeyinde alıyor ve aynen kullanıyor. Hatta feminist ve eski bir “hak savunucusu” olan İstanbul İl Başkanı dahî bu fazlasıyla cinsiyetçi de olan afişleri paylaşıyor. Altındağ’da Suriyelilere yönelik organize bir pogrom yapılıyor. Muhalif ve yeni sosyal demokrat(!) belediye başkanı pogroma karşı bir tutum almak şöyle dursun “misafirlerimizin bir an önce evlerine dönmesini” umuyor. Devletin yargısı tertipçileri serbest bırakıyor.  Yangınlarda Kürtlere karşı etnik ve politik nefreti kaşımaya çalışan aynı odaklar tarafından yayılan dezenformasyon ve yalan ile insanlar etnik kimliklerine ve plaka numaralarına göre linç ettiriliyor ve etno-faşizme eko-faşizmin de eşlik edebileceğinin mesajı veriliyor.

Kısacası yükselen yeni etno-faşizm, sağ popülizmler sonrası dünyamızda daha çok rol oynayacak gibi duruyor. Kendini hakikat ve yeryüzünün mustazafları/ezilenleri safında konuşlandıranlar için bu durum alarme edici olmalıdır.

Dipnotlar:

[1] https://www.e-skop.com/skopdergi/alt-right-trollerin-memlerin-soleni/5894

[2] https://www.e-skop.com/skopdergi/asiri-sagin-oyunlastirilmis-katliamlari/5896

https://www.e-skop.com/skopdergi/alt-rightin-estetigi/5895

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Kin_selection

Ayrıca bkz:

https://www.nytimes.com/2019/03/27/opinion/gaming-new-zealand-shooter.html

https://www.e-skop.com/skopdergi/populist-kulturalt-right-estetik-sunus/5900

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Herkes Kaybedecek (mi?)

Yayınlanma:

-

Ulus devletlerin tesisinden sonra dondurulmuş gibi görünen ancak dünyanın farklı bölgelerinde farklı yoğunluklarla devam eden göç hareketlilikleri küreselleşmenin hızına paralel bir şekilde hız kazanmıştı.

Türkiye gibi katı ulus devlet formları aşırı homojen yapılarıyla uzun süre bu hareketliliğin dışında kalırken ideolojik pedagojileri yabancı/öteki olana karşı müntesiplerinde aşırı korkular yaratmayı başarabilmişti.

Küresel kapitalizmin hemen her şeyi dünyanın dört bir yanına transfer edebilme kabiliyeti elbette kendi sınırlarına kapanmış bütün yapıları çözecekti. Doğrudan ya da dolaylı müdahalelerle bu çözülmeler hız kazandı.

Eski sömürgelerinden kendi ülkelerine akan göçmenlere batılı ülkeler yoğun ırkçı tepkilere rağmen bir şekilde alışkanlık kesbetmişti. Bir başka ifadeyle Nasreddin Hocanın geri kalan eşyalarını da yüklenerek hırsızın ardına düşmesi gibi günahları peşlerine takılıp gelmişti.

Türkiye, Ermeni – Rum tehcir ve kırımları ile Kürt meselesini ırkçı söylem ve uygulamalarla dondurup bahsettiğimiz pedagojik araçlar vesilesiyle yarattığı sanal gerçekliğe sırtını yaslamıştı ancak tarih ve toplumların dinamizmi bu gerçekliği parçaladı.

Sovyetlerin Afganistan işgalinden sonra Kenan Evren tarafından ülkeye getirilen Afgan mülteciler, Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçan Kürtler, Türkiye için önemli göçmen hareketlilikleri olarak görülebilir. Artık küresel bir metropol olması ve neoliberalizmle birlikte sınırların aşınması, sermayenin ucuz iş gücünü, yolunu bulup yeni köle ticareti olarak istediği mıntıkaya aktarabilme kabiliyeti İstanbul’a Afrika’dan, Asya’dan çok sayıda göçmenin akmasına sebebiyet vermişti.

Aslında tersinden bir göç hareketliliğinden bahsetmek de gerekir. Türkiye’den başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine çalışmaya giden yoksul aileler kitleselliği ve yabancıyla temas bakımlarından dikkate değerdir, bu hareketlilik sinema ve edebiyatın da yoğun bir şekilde ilgi alanına girmiştir.

Bilemiyorum, Avrupa’ya giden kitlelere karşı oradan Türkiye’ye yönelen turist akınına bu bahiste değinmek ne kadar doğrudur? Yabancı/öteki ile temasta ürkütücü bir kırılma yaşayan halkımızın batılı insanlara hürmetinde şaşırtıcı bir abartıyı gözlemlemek her dâim mümkündür. Bunu vurgulamadan geçemiyorum çünkü doğu halklarına dönük açık aşağılamayı anlamada bu kıyas halkımızın tutumunu tahlil edebilmek bakımından zorunlu geliyor bana.

Suriye savaşını çıkaran, körükleyen, o ateşe odun taşıyan aktörleri çokça konuştuk. Türkiye’nin bu acı tecrübedeki rolü de aşikârdır ve maalesef alabildiğine hatalıdır. Bu hatanın faturası, yıkılmış bir ülke ve dünyanın dört bir yanına dağılmış bir halk finaliyle ortadadır.

Büyük güçlerin temel aktörlüğünde doğrudan dâhil olunan ve bölge ülkelerini uzun yıllar boyunca etkileyecek bu savaşın doğurduğu mülteci kriziyle acı bir şekilde yüzleşiyoruz. Daha haysiyetli bir yaşam talep ederek sınır telleriyle, denizlerin acımasız dalgalarıyla, bomba ve kurşunlarla kapışa kapışa yol almaya çalışan insanları dünyanın farklı noktalarında elbette mutlak güzellikler beklemeyecekti.

Ülkelerin yıkımına, halkların perişanlığına rağmen yürütülen mücadeleyi hangi hareket fıkhından, hangi siyer örnekliğinden çıkardıkları sorularını bir kenarda tutarak kendilerini anlamaya çalıştığımız bir kısım İslamcı eskisinin siyasi iktidara ve Suriye’deki iç savaşa verdikleri koşulsuz desteğin sonuçlarından kendilerini sıyırmaya çalışmalarını da kabul edemeyiz.

Yoksulluğun ve ideolojik pedagojinin planyasından geçmiş halkımızın kendilerine musallat olan sömürücü kapitalist politikalar ve onların aktörleriyle kapışacak, yine onları anlayıp zulüm politikalarına karşı örgütlenecek kabiliyetleri olmayınca mülteci karşıtı faşizan söylemlere prim vermesi kaçınılmaz olacaktı.

‘Halk’ ya da ‘Anadolu irfanı’ gibi söylemler gerçekleri açıklamaktan uzak güzellemelerdir. İnsanlara bir vahiy sabitesi ve ezen-ezilen münasebetinde devrimci bir bilinç gerekir. Bu bilinçten soyutlanan ve çalınan ekmeğinin adresi olarak en zayıf pozisyonda olana yönelen/yöneltilen insanı “ezilenlerin pedagojisi”ne muhatap kılmalıdır.[1]

Suriyeli, Afganistanlı ya da başka bir coğrafyaya ait olsun, bütün insanlar Allah’ın yarattığı yeryüzünün ortak sahibidirler ve hiç kimse adil yargılamalar sonucu belirlenmiş bir suçu yoksa yeryüzünde özgürce rızkını ve güvenliğini aramaktan men edilemez.

Suç, hata insanın bir parçasıdır. Türkiye’de kitleleri yoksullaştıran, her birinin ekmeğini elinden çalan ekonomiyi mülteciler vâr etmedi. Bakın, emekçi kitleler, sendikalar, bilumum toplumsal örgütler on yıllardır emek mücadelesi veriyor. Kime karşı? Mülteci patronlara karşı mı?

Bu ülkede her yıl sayısız kadın öldürülüyor. Katillerin çoğu eşleri ya da yakın akrabaları! İş cinayetlerinde sayısız emekçi katlediliyor. Peki, katil(ler) kim(di)?

Mülteciler de insandır, hiç arzu etmesek de onlar da suça karışabilir. Suç işlendiyse yapılacaklar bellidir. Adil yargılamalar neticesinde hukuk bir karara varmalıdır. Total ve yargısız infaz sûretiyle gerçekleştirilen “cezalandırmalar(!)” linçtir, katliamdır, vahşettir.

Emperyalist zalimlerin küresel organizasyon ve ittifaklar marifetiyle işleyen birtakım plânları vardır. Halkları kırmak ya da kırdırtmak, coğrafyaların dengeleriyle oynamak bunlardan bazılarıdır. Bize düşen bu plânları kavramak, ifşa etmek, zulme karşı adaletin, dayanışmanın yanında durmaktır.

Emperyalizmin türlü şeytani desiselerini atlayarak mazlum ve mağdur halklara, sığınmacılara, göçmenlere yüklenmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Afgan göçmenlerin eskiden beri kaybeden bir halkın çocukları olarak Ortadoğu’da, Avrupa’da hangi güçlüklerle kapışarak hayata tutunmaya çalıştıklarını hepimiz görüyoruz, komşuluk ve dostluk ilişkileriyle buna yakından şahidiz. Afrika ve Asya’dan gelen göçmenlerin de büyük çoğunluğu böyledir.

Türkiye’de mülteciliğin kriz aşamasına geçmesine neden olan hâdise Suriye halkının dünyanın dört bir yanına dağılırken komşu ülke olması hasebiyle yoğun bir şekilde Türkiye’ye yerleşmesidir. İç savaşın kışkırtıcı aktörlerinin niyetlerine, Suriye’nin çalınan alt yapısından büyük güçlerin denge savaşına, oradan Kürt meselesine, Türkiye yöneticilerinin Osmanlıcı hülyalarına kadar mevzu derinleştikçe içinden çıkılmaz bir batağa dönüşen bu meselenin analizi elbette kolay değildir.

Yirmi yıla yaklaşan iktidarın yoruculuğuna eklenen Suriyeli mültecilerin durumları türlü talihsizlikleri barındırıyor maalesef. Savaşın bütün çirkinliğini alabildiğine hisseden çocukların tüm dünyaya karşı intikam arzusuyla büyüyeceğini öngörmek zor değildi. Hesapsız kitapsız yetişen kuşakların geleceğin şekillenmesindeki belirsiz konumları tabi ki ürkütücüdür ve buna onlar neden olmamıştı.

Çok boyutlu mağdurlar yelpazesinde küresel dengelerden iktidar ve rant devşirmeyi Abdülhamit’ten öğrenerek sürdürmeye çalışan yöneticilerin cambazlık marifeti bir yerde tükenecektir. Örgütsüz yoksul kitleler düşünsel-ideolojik bir hat oluşturamadıkça ulusalcı çevrelerin kışkırtmalarıyla öfkelerini en yakın ve en zayıf düşman olarak gördükleri mültecilere, göçmenlere yöneltecektir.

Herkes kaybedecek, öyle görünüyor.

Batıda hemen her ülkede milyonlarcası yaşayan göçmenlere kırılgan yapısı nedeniyle saydığımız gerekçelerle tahammül edemeyen toplumsallığımız utanç verici tablolara hazır olmalıdır. Bunu engellemenin yolları yok mudur, elbette vardır ancak bunun için de iyiliğin örgütlü oluşu gerekli. Küçük yapılanmalar dışında ufukta bu da görünmüyor.

Küçük yapılanmalar dışında bu örgütlülüklerin olmaması şaka kaldırmayan bir gerçekliğe muhatap olmamızdandır. Mülteci meselesinde yerel faşizmden küresel faşizme uzanan bir dalgayla, büyük niyetlerle kapışılması gerektiği açıktır. İşte bu da gerekli ve yeterli cesaretin yokluğunda yapılabilecek bir iş değildir.

İnsanlığa, bütün varlık âlemine vahiyden yola çıkan, Allah Resulü’nün Mekke ve Medine örnekliğini özümseyerek bugüne taşıma cehdini göstermiş bir modeli örneklemekle mükellefiz. Resûl’ün sınır ve coğrafyaları, kavim ve kabile kimliklerini aşan ve insanlığın ufkuna mutlak kurtuluşu armağan eden projesini anlamak ve anlatmak, tarihin belli anlarında somutlanan o projeyi bugün tekrar hayata geçirmek tek şansımızdır.

[1] Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire

Devamını Okuyun

GÜNDEM