Connect with us

Yazılar

Akrebin Kıskacındaki Dimeşk – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Dimeşk; bu toprakların kadim hikâyelerinin yazıldığı nadir beldelerdendir. Milenyum sonrası inşa edilen yenidünya düzeninde yine kilit rolü üstlendi ve ahalisi türlü türlü ceremelere gebe kaldı. Ortadoğu’yu arzuları doğrultusunda kendilerine risk teşkil etmeyen parçalara bölüp şekillendirme evresi sonlara yaklaştı, etken değil de edilgen konumda oldukça elde ettiğimiz her bir özgürlük alanı başka bir açıdan esaretlerimizi daha da derinleştirmektedir.

Değil bu beldede veya benzer konularda, en ufak bir konuda dahî tek bir etkene göre hareket etmeme kaidesini işletip hareket etmemiz gerekmektedir. Esad dün de zalimdi, kimse Esad harika/şirin/mükemmel bir yönetici, demedi hiçbir zaman; koca bir Ortadoğu’nun kaderini şekillendirecek tavırlarımız, sadece bir etkene veya bir kişinin olumlu olumsuz varlığına göre şekillenebilir mi hiç?

Mesele, özgürleşmek değil; mesele, ne zaman ve nasıl özgürleşileceğidir. Başkasının gölgesinde edinilen özgürlük ne kadar, ne tür bir özgürlüktür? Önemli olan özgür halkların, özgünce yaptığı inkılaplardır.

Her şeyi boş verin, iki dakika durup bir düşünün “Bu insanlar ne diyor?” diye. Müslümanların, mazlumların, ezilmişlerin kötülüğünü mü istiyoruz, diktatör âşığı mıyız, işimiz gücümüz yok da dertsiz başımıza dert açan mazoşistler miyiz? Yok, başka bir şey varsa kulak verin! Esen rüzgâra, akan suya, önüne konana, zahiren gördüğüne, olmakta olana göre hareket etmek kolaydır. Mühim olan önüne konanı ve olanı sorgulamaktır; zan atında kalsan da çevrenle kötü olsan da yerel ve küresel muktedirlere terste düşsen, hakikati araştırıp bulma gayretidir.

Koca ümmetin çoğunlukla tek yaptığı şey karşılaştığı birçok vakıaya karşı duygusal refleks göstermek, etraflıca düşünüp sonucunu değerlendirmeden esen rüzgârın arkasından savrulmaktır. Ki; “Müslüman aynı delikten iki defa sokulmaz!” diye uyarmıştı son Nebi ama yanı başımızda Irak, Tunus, Libya gibi örnekler öylece durmaktayken bu tecrübelerden nasıl olur da dersler çıkartamıyoruz, anlamak mümkün değil!

Tamam, yerel diktatörden kurtulduk! Peki, küresel muktedirlerin emelleri ne olacak? “Kervan yolda düzülür.” diyorsunuz sanırım, “Muhaliflere zaman verin!” deniyor ama Gazze’nin zamanı yok, yarınlarımızın kaybedeceği bir günü dahî yok! Geldiğimiz noktada, cümbür cemaat Suriye sınavını kaybettik! Suriye, Esad hanedanından kurtuldu ama üzerinden bu topraklara ekilen karşıtlıklar daha da derinleşti ve belirsizlik kat be kat arttı.

Suriye halkının yılladır çektiği ıstırapları kıyaslamak, tercih etmek, küçük görmek kimsenin haddine değil, kastımız da bu değil zaten. Misal; Hama katliamı sırasında bombardıman emrine uymayıp hapse atılan ve “öldü” sanılan pilotun 42 yıl sonra cezaevinden çıkması üzerine tarih baştan yazılır; bir kız çocuğunun babasına kavuşması üzerine akan sular durur. Bir diğer yandan ne yazık ki üzerimize çığ devriliyor, işaret ettiklerimiz yaşanan acıların karşıtı değildir. Onlar; bize yaşatacakları acıları da yine bizim üzerimize basarak yapmaktadırlar. Bu çarkı, kısır döngüyü bugün kırmazsak yarın bunun on mislini yaşayacağız; sonraki kuşaklar ise elli mislini yaşayacak!

Suriye yönetiminin zalimlikleri, yanlışları, sorunları, bizlerin nasıl hareket etmemiz gerekliliği için tek başına yeterli olmayacağı gibi diğer taraftan Esad’a karşı mücadele edenlerin salt iyi niyetine göre de hareket edemeyiz. Küresel denklemler ve gelişmeler öyle senin benim iyi niyetimize, arzularımıza göre şekillenmiyor. Adamlar profesyonelce siyak sibakını da inşa ediyor, yönlendiriyor, manipüle ediyor.

Savaş öncesindeki Esad’ın diktatörlüğünün zalimliklerinin hanedanlığının yanlışlıklarının (yine ilk günlerde dediğimiz gibi) çözümü Amerika’nın su yolunda değil, kendi dinamiklerimizle hayat bulmalıydı. 2011 sonrasında haklı-haksız arayışı ve tanımlamaları yersizdi çünkü Suriye’de bir savaş yoktu, bir kaos vardı ve kaosta haklı haksız aranmaz. İşletilen intikam ve kan davasından, ihtiras ve taassuptan ancak zillet doğar, belirsizlik artar ve belli çevrelerin istedikleri de bundan başka bir şey değil!  Son Nebi, son sözünde “Her türlü kan davası ayağımın altındadır!” dedi mi, demedi mi? Aksâ Tûfanı’nın ilk günlerinde “Suriye tecrübesinin kötü izlerini Gazze kapatır, vahdet sağlanır da bölgemizden siyonizmi ve emperyalizmi def edip özgürleşiriz!” diye umut etmiştim. Maalesef şu an, bu umudumun tam tersi olmakta…

Şahsen 2006 yılında Şam’da okuyup geldikten sonra Esad hanedanlığının oluşturduğu korku imparatorluğundan bahsedip “Bu rejim devrilmesi gerekir!” derken şimdi bizi tefe koyanlar yine o anda esen rüzgâra göre kolay olanın arkasından savrulup hiçbir rahatsızlık emaresi göstermiyorlardı.  Kaosun başlarında bizler yine sunulanın ters köşesinde kaldık, şimdi de öyleyiz hamdolsun! Kimse kusura bakmasın “Cambaza bak, cambaza!” diyerek sahnelenenlere göre hareket edemeyiz.

Olayların dış yüzüne göre değil de iç yüzüne göre hareket etmek, Âdem’den kıyamete kadar kişiyi hakikate götürecek doğanın temel bir kanunudur. 2011’de “Durun, bu böyle olmaz; bu işte bir gariplik var!” diyenler, sizin gibi mezhebî taassuplarından dolayı veya hedef tahtasına konan basit bir diktatöre göre değil, İsrail’in güvenliği ve emperyal yayılmaya zemin sağlayacağı için sürece temkinli yaklaşıp uyarılarda bulundu. Hadi diyelim geçmişte meselenin iç yüzü tam görülemedi, yaşanan kötü tecrübelerden sonra gelinen noktada ve Gazze ortada dururken bu yaşananlar, artık cahillikle, öngörüsüzlükle, düşüncesizlikle açıklanamaz! Maalesef itham ettiğiniz kesim değil, tersten sizler salt ve basit bir mezhebî taassupla, ihtirasla, kan davası güderek düşünüp konum almaktasınız.

Batılı aklın bölgemizde tek bir şeye ihtiyacı var: belirsizlik! Bu belirsizlik ortamında istediği gibi at koşturabiliyorlar, istediklerini yapabiliyorlar. Ki, bir şey yapmalarına da gerek kalmıyor, kendi kendimize yapıyoruz ve onlara tehlike teşkil edecek konumda olamıyoruz. Bu püf noktanın farkındalığına varabilirsek belki önümüzü aydınlatıp yarınlarımızı kendimiz şekillendirebiliriz. Aksi takdirde bugünkü zelil hâlimizden çok daha kötü günler bizi bekliyor olacak. Bu ve benzeri temel kaidelere dikkat etmedikten sonra üçüncül, dördüncül hususlara göre reflekslerimizi şekillendirirsek sonuç hepten hezimet olacaktır.

Uyarılarımız, vurgularımız, çığlıklarımız bir varsayım veya olasılık değil, aynelyakîn yaşadığımız gerçeklerdir! Irak, 22 yıldır hâlâ ayakları üzerinde istikrarlı ve sağlam bir yapı kuramadı, Libya 10 yıldır harabeye döndü ve hâl-i hazırda bir boşlukta sürüklenmektedir. Bu tabloların kendi halkları nezdindeki kazanım ve kayıpları ayrı mesele, asıl mesele İsrail’e ve Amerika’ya tehlike teşkil etmekten çok uzak, varlık mücadelesi vermeye mahkûm ve mahrum topraklar olarak karşımızda durmaktalar. Diyeceksiniz ki, şu andaki mevzumuz olan Esad zulmünden halk nasıl kurtulacaktı? Her konu için ve her zaman dediğimiz gibi kendi ihtiyaçları, kendi dinamikleri, kendi dili, kendi belirlediği zamanda, kendi araçlarıyla özgürlüğüne kavuşmalıydı. Gelinen noktada (bizi boş verin) sahada mücadele eden tek bir kişi dahî “Biz özgünce, yukarıdaki argümanlar ile özgürlüğümüzü elde ettik!” desin, bütün sözlerimizi geri alacağız. “(Maslahat icabı da olsa) Amerikan silahlarıyla cehdetmedik, bölgesel veya küresel çıkar odaklarının parasını almadık” desinler, ömrümüz boyunca tek bir kelime dahî sarf etmeyeceğiz.  Kendi ihtiyaçlarımıza binaen kendi istediğimiz zamanda kendi açtığımız yollardan yürüyüp yol aldık.” desinler, ellerini öpeceğiz.

Bu arada; uyarı ve söylemlerimizin yanlış çıkmasını ne kadar çok istiyoruz, tahayyül dahî edemezsiniz!  Yanılmış olmak bizi cân-ı gönülden bahtiyar edecektir. İnşallah kısa sürede bir nizam sağlanır, inşallah iktidar mücadelelerine girip bir iç karmaşa çıkmaz, inşallah emperyalizm ve siyonizm bölgemizden kazınır, inşallah mazlumlar huzur bulur, inşallah Gazze ahalisine umut olacak hamleler yapılır. Yalnız bunlar için sadece samimiyet yeterli değildir, bunu da unutmayalım!

Geldiğimiz noktada biraz da “olan”ı irdeleyelim: Suriye, 13 yıllık sürecin sonunda, son 5 yılda öyle böyle bitmiş bir iç savaş sonunda birdenbire 5 günde tamamen çözüldü. Bu nasıl oldu, içerideki zaaf kim tarafından fısıldandı, kimler yol verdi, hangi ihtiyaca binaen ne zaman cereyan etti ve önemli soru olarak, bu kime yaradı/yaramakta/yarayacak?

Suriye’deki diktatörlüğün ve hanedanlığın bitmesi, korku ve baskı atmosferinin dağılması kendi içinde değerli ve kimsenin karşı çıktığı bir husus değil; özellikle hapishanelerdeki haksız yere duran mazlumların fiili özgürlüklerini elde etmesi paha biçilmez bir kıymet! Tek başına bunlar dahî kelimelerle ifade edilemeyecek artı değerlerdir. Yeterliyse sorun yok ama öncesi ve sonrasıyla, etki ve yansımalarıyla, yerine oluşacak olgunun “ne”liğinden kimler için ne ölçüde bir tarlaya dönüşeceğini ve doğuracağı sonuçları irdeleyip belirlemek önem arz etmektedir. Tabii ki her sonucu mutlak manada önceden öngörüp tanımlamak mümkün değildir, çoğu vakit halis niyetlere göre yolda şekillenir arzu edilenler. Ama bu kadar da âşikâr olan hususlar ve yaşanılan tecrübeler varken durup kırk kere düşünüp öyle hareket etmemiz gerekmez mi? Olan-olmayan her şeyi boş verin, Netanyahu dâhil İsrail içinde her mevkideki kişiler açık ve net bir şekilde memnuniyetlerini belirtip ısrarla Suriye’nin özgürleştiğini vurgulamaları hiçbir anlam ifade etmiyor mu sizler için!

Zamanlaması mesela, İsrail’in Hizbullah’ı bastırıp ateşkese zorlamasından henüz 24 saat (Sizce normal mi?) geçmemiş ve Gazze öylece ortada kalmışken, ABD başkanlığına gelecek deli, “20 Ocaktan sonra sizlere cehennemi yaşatacağım!” demişken…

Astana sözleşmesi bağlamında İdlib’i kontrol ve koruması altında tutan Türkiye’nin yol vermesiyle başlayan harekâtta eş zamanlı olarak bir yandan YPG kuzeyden saldıracak, bir taraftan Amerika, Irak sınırındaki unsurları bombalayacak. Bir diğer tarafta İsrail; Suriye havaalanlarını/üslerini/Lübnan sınır kapısını (sonraki saldırılar değil, aynı günlerde) vuracak; aynı zamanda Golan tepelerinden Hermon dağını tümden işgale yönelerek saldırıya geçecek, sen de bütün bu gerçekleri kendine yedirip hem de (ihtiyaçtan da olsa) Türkiye ve Amerika’dan edinilen silahlarla yol alacaksın! Genel olarak da konjonktüre göre konum alan halk kitlesiyle birlikte devrim yapacaksın, bir de üzerine İslam devleti kuracaksın öyle mi! Başka sorum yok hâkim bey!

Liberaller “Otoriter Esad gitti!” diye; Türkçüler “Halep’e Türk bayrağı asıldı!” diye; Kürtçüler “YPG güçlenip Kürdistan’ı kuracak! diye; Müslümanlar “İslam devleti kurulacak!” diye seviniyor. Şahsen sadece cezaevinden kurtulan mazlumlar için seviniyorum, yarınlarımız için üzülüyorum.

Asıl mühim olan, Dünya tarihinin en büyük soykırımı yaşanırken Gazze’nin yalnızlaşmasıdır. Gelinen noktada neredeyse Gazze üzerine konuşan dahî kalmadı! Mesele sadece Gazze’ye ulaşan direniş kanalının kesilmesi de değil, belirsizlik ortamı ve sonrasına dâir olasılıklar asli etkendir. Ümmet zaten yalnız bırakmıştı, seversin sevmezsin destek veren tek silahlı güç olan İran’ın kolu kanadı kırıldı. İsrail, Gazze’de katlettiği yüz binlerce canın üzerine bir milyon canımızı daha yaksa, yarın Mescidi Aksa’yı fiilen yıksa kim, ne yapacak; bundan sonra bir şey yapabilecek olan var mı? Düşüncesi veya sözü olan buyursun! Sonuç ne? Sonuç belirsizlik… Sürekli belirtiğimiz gibi, adamların tek ihtiyacı da buydu zaten!

Sormamız gereken soru şudur: Müslümanlar niye özgür değil? Vahdet içinde değil… Süreçleri yöneten değil, yönlendirilen… Tercih sunan değil, tercih etmek zorunda kalan… Zalimlerden zalim beğenmeye mecbur olan…  Yapacağı ya da yapmayacağı şeylerin zamanını kendisi belirleyemeyen…

Özgürlükler verilmez, alınır. Verilen haklar yarın geri alınır veya iğdiş edilip kavramın içi boşaltılıp değersiz hale getirilir. Misal, başörtüsü serbestliği… Bu kaide; ulusal devletler dâhilinde ve belli bir toplumsal meselenin yanında, küresel düzlemde daha da önem arz etmektedir. Haklar ve özgürlükler kendi dinamikleri, dili, araçları, eliyle kazanılırsa kazanım olarak tanımlanabilir. Başkasının araçlarıyla, müsaade edilen, yol verilen kanallardan edinilen kazanımlar sahte özgürlük zeminleridir, yarın çok daha derin esaretlere mahkûm olunur.

Bir de aklıma şöyle bir soru geldi: Bölgemizdeki en başat diktatör ve zalim olan, Mekke’yi Medine’yi hanedanlığına kale yapmış, Kabe’yi esir etmiş Suud ailesine Amerika başta olmak üzere Avrupa niye demokrasi götürmüyor? Batıyı boş verin bizim mücahitler akıllarının ucundan geçirmişler mi Suud diktatörünü yıkmayı, kalemşörlerimiz diktatör diye tanımlayabilmiş midir? Hiç zannetmiyorum, sizce de garip değil mi? Yoksa tanımlamalarımızı, tercihlerimizi, önceliklerimizi farkında olmadan doğrudan ya da dolaylı olarak başkaları mı yönlendiriyor?

Adamlar işini çok iyi yapıyor. Bu dünya dahilinde Allah’ın kanunu ve vaadi açık, vahdetini sağlayıp çalışan ve işini iyi yapan kazanır. Yaşadığımız çağ, tamamen algı yönetimi ve toplum mühendisliğinin işletildiği bir dönem. Her zaman işleyen basit yöntemde olduğu gibi tek yapmaları gereken aramızda fitne çıkartmak; etnik olsun, mezhebi olsun, düşünsel olsun, fark etmez!  Sonrası kolay; içine düştüğümüz handikapları pişirip pişirip şekillendirmek… Bu handikaplar onların üretimi değil tabii ki, gerçek olan şeyler. Misal; Esad diktatör ve devrilmesi mazlumlar için elzem bir durum ama sonrası… Sonrası muamma! Sonrasında yerine konacak şey ne; makul bir nizam, huzur, güven, adalet, özgürlük mü? Yoksa belirsizlik içinde debelendiğimiz başka bir esaret mi?

Kur’an’dan ve hayat tecrübesinden öğrendiğimiz üzere “hakikat”, toplumun çoğunun yöneldiği yerin tersine düşmektedir. Bizler hakikat yolunda çoğu zaman esen rüzgâra sırtımızı döndük, akıntının tersine kürek çektik, yalnız da kalsak, çevremizce kötü de anılsak, çileye dûçar da olsak, kalabalıkların aksine en azından akledebildiğimiz kadar bulduğumuz doğrulardan geri durmadık, durmayacağız.  Şucu, bucu, oncu potasına düşme korkusuna kapılmadan, maslahat güdüp stratejik hareket edip denge siyaseti yapmadan, atmosferin akışına göre (ki hakikati örten en başat unsurlardandır) ne şiş yansın ne kebap anlayışıyla makul açıklamalarda bulunmadan, zamana bırakmadan doğru bildiğimizi bütün açıklığıyla söyleyip hakikat arayışında olmaya devam edeceğiz. “Hakikat” ya şiştedir ya kebapta… “Zaman” çoğu vakit ve konuda derde deva olurken, bu noktalarda yarayı daha da derinleştirmektedir.

Bu saatten sonra konuşmak da yersiz sanırım… Rabbim bugünlerde Gazze halkının, yarınlarda bütün mazlumların yar ve yardımcısı olsun! Rabbim neslimizin, İslam üzere ayaklarını sabit kılsın!

Yazılar

Palantir’i Konuşmadan İslamcılığı Tartışmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Asıl Sorun Dün Değil, Yarının Egemenliği

“Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazım üzerine kaleme alınan eleştiri, önemli sorular soruyor. İslamcılığın tarihsel tecrübesini, Mehmet Âkif’in düşüncesini ve modern İslamcı hareketlerin açmazlarını tartışıyor. Yazarın teşhislerindeki zarafet ve Mehmet Akif’ten bu yana gelen modernleşme parodimize tuttuğu ayna için gerçekten teşekkür ederim. Bu yönüyle yazı dikkate değerdir.

Bununla birlikte yazının temel problemi, benim metnimi kendi tartışma eksenine çekerek okumaya çalışmasıdır. Yazıyı okurken Palantir’i değil, İslamcılığı; algoritmaları değil, Mehmet Âkif’i; veri sömürgeciliğini değil, Müslümanların tarihsel muhasebesini merkeze alıyor. Durum böyle olunca yazının merkezindeki mesele ıskalanmış oluyor.

Bugün CIA’nın, Pentagon’un, NATO’nun, İsrail’in ve büyük teknoloji şirketlerinin birlikte kurduğu veri egemenliğini anlamadan ne İslamcılığı eleştirebiliriz ne de liberalizmi, sosyalizmi savunabiliriz.

Benim yazımın merkezi İslamcılık değildi.

Daha doğrusu yalnızca İslamcılık değildi.

Benim meselem, insanlığın yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya olmasıdır, “veri sömürgeciliğine” insanlığın ve İslamcılığın hazırlıksız yakalanmasıdır!

Artık egemenlik yalnızca tanklarla, parlamentolarla ya da ulus devletlerle kurulmamaktadır.

Egemenlik; veriyle, algoritmayla, yapay zekâyla ve dijital altyapılarla yeniden inşa edilmektedir.

Palantir, bu dönüşümün yalnızca bir şirketi değil, sembolüdür!

Bugün Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinden göçmen hareketlerinin izlenmesine, finansal davranışların analizinden seçim kampanyalarının yönetilmesine kadar uzanan geniş bir alanda yeni iktidar dili veri üzerinden kuruluyor.

Böyle bir çağda hâlâ yalnızca “İslamcılık neden başarısız oldu?” sorusuna sıkışıp kalmak, yangın çıkan binada duvar boyasının rengini tartışmaya benziyor!

Elbette İslamcılık eleştirilebilir, eleştirilmelidir çünkü son yarım asır bize gösterdi ki birçok İslamcı hareket, iktidarı amaç hâline getirdi.

Devleti dönüştürmek isterken devlet tarafından dönüştürüldü.

Adalet iddiasıyla yola çıkanlar, çoğu zaman bürokrasinin diliyle konuşmaya başladılar, adaletin kasabı oldular.

Tevhid söylemi, seçim söylemine; ümmet ideali ise parti sadakatine dönüştü!

Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir fakat buraya saplanıp kaldığımızda daha büyük resmi kaçırıyoruz.

Bugün yalnızca İslamcılık krizde değildir.

Liberalizm de krizde!

Milliyetçilik de krizde!

Sosyalizm de krizde!

Modernizm de krizde!

Bu ideolojilerin tamamı, dijital çağın kurduğu yeni egemenlik biçimini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Yirminci yüzyıl boyunca devletler vatandaşlarını nüfus kayıtlarıyla yönetiyordu.

Bugün ise şirketler insanları davranış kalıplarıyla yönetiyor.

Eskiden vatandaş, devletin dosyasında yer alıyordu.

Bugün devletler de şirketlerin veri tabanlarında yer alıyor.

İşte bunları konuşmalıyız çünkü artık Google, Palantir, OpenAI, Microsoft, NVIDIA, Amazon, Starlink, Anduril, BlackRock gibi şirketler devletlerden bağımsız güç merkezleri hâline geliyor!

İşte benim yazımın merkezinde duran soru buydu.

İnsanlık, tarihte ilk kez insanı tanımaya değil, onu hesaplamaya çalışan bir medeniyetin içine mi giriyor?

Palantir‘in temsil ettiği dünya, yalnızca Amerikan dış politikasının yeni aracı değil aynı zamanda anlamın tasfiyesidir.

İnsan artık hakikati arayan bir varlık olarak değil; tahmin edilebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir veri kümesi olarak görülmektedir.

Burada mesele Batı düşmanlığı değildir.

Mesele, insanın mahiyetidir.

Eleştiride dikkatimi çeken noktalardan biri de Mehmet Âkif’e ilişkin değerlendirmedir. “Âkif nerede yanıldı?” sorusu elbette sorulabilir ancak belki daha doğru soru şudur:

Biz, Âkif’in hangi uyarılarını duymadık?

Âkif’in bütün çabası, Müslüman toplumun yeniden ahlâk, ilim ve irade ekseninde ayağa kalkmasıydı. O, teknolojiyi reddetmedi; bilâkis çağın bilgisini almayı savundu ancak bu bilginin ahlâkî bir zemin üzerinde yükselmesini istedi.

Bugün ise elimizde teknoloji var fakat hikmet yok.

Veri var fakat anlam yok.

Yapay zekâ var fakat adalet yok.

Dolayısıyla sorun, Âkif’in düşüncesinin eskimesi değil; onun “ahlâk ile bilgi arasındaki ilişki” konusunda söylediklerinin daha da görünür hâle gelmesidir.

Yazıma yöneltilen eleştirilerden biri de ümmet fikrinin artık işlevsiz olduğu imasıdır.

Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü bugün sermaye küreseldir, veri küreseldir, gözetim küreseldir, şirketler küreseldir.

Eğer sömürü küresel ise adalet arayışı neden ulusal sınırlara mahkûm olsun?

Özgürlük ve direniş talebi neden küresel olmasın?

Ümmet fikrini yalnızca romantik bir özlemi olarak okumak büyük bir indirgemedir.

Ümmet, her şeyden önce adaletin etnik, mezhebî ve millî aidiyetlerin üzerine çıkarılmasıdır.

Bugün bu ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tabii burada da bir özeleştiri yapmak gerekir.

Müslümanlar uzun zamandır ümmeti inşa etmiyor -edemiyor- sadece ümmet üzerine konuşuyor.

Tevhidi yaşamıyor, tevhid hakkında konferans veriyor.

Adaleti kurmuyor, adalet sloganları üretiyor.

Bilgiyi üretmiyor, üretilen bilgiyi tüketiyor.

Belki de asıl kriz burada yatıyor.

Bu nedenle benim yazım, İslamcılığı aklama metni değildir.

Tam tersine, Müslümanların yeni çağın meydan okumalarını anlamakta ne kadar hazırlıksız olduğunu anlatan bir uyarıdır!

Artık savaşlar artık yalnızca cephede yapılmıyor; insan zihninde yapılıyor, anlam üzerinde yapılıyor, algoritmalar üzerinde yapılıyor.

Bu savaşta sadece askerî olarak değil, fikrî olarak da hazırlıksız olan toplumlar, kendi iradelerini fark etmeden teslim ediyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Bugün en kolay iş, geçmiş hareketlerin hatalarını saymaktır.

Zor olan ise geleceğin hangi tehditlerle şekillendiğini görebilmektir.

İslamcılığı eleştirmek elbette mümkündür.

Fakat Palantir’i, yapay zekâyı, veri sömürgeciliğini ve algoritmik iktidarı konuşmadan yapılan her İslamcılık eleştirisi, geçmişin muhasebesini yaparken geleceğin sömürge düzenini gözden kaçırma riski taşır.

Asıl soru artık “İslamcılık neden başarısız oldu?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın iradesi, anlamı ve özgürlüğü; algoritmaların, veri tekellerinin ve dijital imparatorlukların karşısında nasıl korunacağıdır?

Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasal teori;

ister İslamcı olsun,

ister liberal,

ister muhafazakâr,

ister sosyalist;

yirmi birinci yüzyılın gerçek sorunlarına cevap üretemeyecektir!

Son olarak şunu söylemeliyim: İslamcılık başarısız oldu diye Palantir’i görmezden gelemeyiz.

İnsanlık ilk kez algoritmalar tarafından yönetilen bir medeniyet inşa ediyor.

Bu yeni çağda eski ideolojik kavgaları tekrar etmek yerine yeni bir ahlâk, yeni bir siyaset ve yeni bir bilgi tasavvuru geliştirmek zorundayız!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x