Connect with us

Köşe Yazıları

Yeni Bir Zamanın Kapısı

Yayınlanma:

-

Türkiye’deki İslami çevreler kurucu ideallerden tümüyle ricat edeli çok oldu maalesef, şimdi sadece belirli alanlara sıkışmış durumdalar.

İslami hareketlerin ya da popüler ifadesiyle İslamcılığın, dindar görünürlükleri üzerine iyice yakıştıran, bütün olumsuz ve pespaye haline rağmen çığırtkan bir edayla İslam’ı hoyratça diline dolayan egemen siyasete teslim olduğu aşikârdır.

Siyasal egemenliğin aslında birçok özelliği, usulî ve esasa dair tutum ve pozisyonları mezkûr İslami çevrelerce alenen reddedilmeli iken pratikte bu olmaz. Olmayınca da süreğen bir kötürümleşme hâli bu yapıları kuşatmış, neredeyse bütün hareket alanlarını daraltmış olur.

İslam tarihinde de yaşanan temel trajedilerden biri budur. Egemen siyasetteki İslami görünürlük, Müslümanların kafalarını karıştırmış, vicdanlar kararsızlıklarla çürümeye, köklü yozlaşmalara maruz kalmıştır. Bugün, hâl-i hazırda yaşanan şey sadece o günlerin bir tekrarıdır.

İslami hareket düzeyine iyi kötü layık görülebilecek çevrelerin siyaset yapabilme alanlarından çekilmesinin, bütün bu alanları egemen siyasete bırakmasının kendisi için açık intihar olduğunu tespit etmek gerekir. Siyaset alanları son derece münbit bir mahiyet arz ederken İslami çevrelerin kayıtsızlık ve ürkekliği tarihi bir kaçış ve geri çekilişin resminden başka bir şey sunmuyor.

Ekonomik çürüme ve saldırganlık geniş halk kesimlerini boğmakta iken İslami hassasiyetten ses çıkmıyor. İşçinin, emekçinin alın teri şimdilerde Kod 29 marifetiyle yağmalanıyor. Maalesef bu çevrelerin kahir ekseriyetinin bu uygulamadan haberi yoktur. Milyonlarca asgari ücretli açlık sınırında bir kazançla çoluk çocuğunun rızkını temin etmeye çalışırken bir anda ahlaksızlık kodlamasıyla kendini kapının önünde bulabilmektedir.

Ülkenin pek çok yerinde emekçiler eylem hâlindedir, işten çıkarmalara ve türlü haksızlıklara karşı mücadele etmektedir ancak siyaseten kötürümleşmiş İslami hassasiyet bu tabloya kulaklarını tıkamıştır.

Dini görünürlülük karşısında hayattan geri çekilen bu çizgi hukukun, adaletin ayaklar altına alınmasını da büyük bir suskunlukla karşılar. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun uyduruk gerekçelerle cezaevine yollanması, bu süreçte kabul edilemez muamelelere maruz bırakılmasına bir sosyal medya beyanıyla bile tepki göstermez. Egemenin tanımlamalarının öfke oklarına muhatap olmak istemez, varsaydığı birtakım kazanımların hatırına içe kapanır.

Ülkenin dört bir yanı; tarım arazileri, ırmakları, dereleri, denizi ve ormanlarıyla sınırsız bir şekilde yağmalanıp talan edilirken hayattan çoktan kaçmış, üç maymunu oynayan bu çerçeve “aile yok olmaktadır, son kale ailedir” gibi alan ve söylemler içinde muhatapsız bir “direniş” sergilemektedir. Bir diğer yandan da Covid-19 üzerinden akla hayale gelmedik komplo hezeyanlarını içeren video kayıtlarıyla doldurmaktadır sosyal medya mecralarını.

Liyakatsizliğin en küçük atamalardan belediyelerde dâimî hale getirilen kayyımlara, oradan Boğaziçi rektörüne kadar yoğun ve farklı tepkilerle karşılandığı bir vasatta suskunluk komploculuğa da evrilerek adalet arayışı alabildiğine mahkûm edilir mi, evet! Kerameti kendinden menkul bir ahlak savunusu “ahlakçılık” batağında çirkinleşir. Kaçınılmaz intihar, aşama aşama gerçekleşir.

İnsanlığın yerel ve küresel ilgileri, kesişen adalet mücadeleleri nasıl oluyorsa buralarda yankılanmaz. Böylesi bir kötürümleşme elbette öngörülebilir netlikte değildir ama bir şekilde olmuştur. Bu durumda bağlantılı kavramlar geniş kitleler nezdinde kıymet kaybeder, İslam ve İmanın umut olma potansiyeline darbe indirilir.

Tevhid ve adalet mücadelesini somut göstergeleri aktara aktara inşa eden Kur’ânî söylem hiç tedris edilmemiş gibidir. Geçtik Müslümanlığı, İslami stratejiyi insani bir karşılamaya bile yabancılaşılmıştır.

Geri kalan ufak tefek ama söylem ve tavır, düşünsel zenginlik ve zemin bakımından daha nitelikli yapıların bütün bu çöküş karşısında yılgınlık yerine sağlam, sahih bir örneklik kaygısına tutunması, bütün bu alanlarda değerini küçümsemeksizin yol ve yöntem önerisi bağlamında modelleri gündemleştirebilmesi gerekiyor.

Zulüm ve haksızlık her kılıfa bürünebilir, kendine bir şekilde İslam’la ilintili sıfatları yakıştıranlar kılıflı da olsa bu işleyişlere karşı bir hat oluşturmazlar, bu hususta adımlar atmazlarsa kendi iplerini egemenlerin eliyle çekmiş olacaklardır. İki kere kaybediş bu olsa gerektir.

Devrimci pozisyonda sebat eden çizgi de bu tarihsel anlardaki duruş ve örnekliğiyle yeni bir zamanın kapısını aralayabilir; o kapıdan insanlığın, bütün varlık âleminin büyük bir coşku ve umutla gireceğini herkes görecektir.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x