Connect with us

Köşe Yazıları

Hamza Er İle Röportaj

Yayınlanma:

-

Hamza Er, geçtiğimiz Ağustos ayında Çıra Kitap etiketiyle yayınlanan iki röportaj kitabıyla okur karşısına çıktı. “Sordum Söylediler”, Gazze’den Patani’ye, Doğu Türkistan’dan, Lübnan’a, İngiltere’ye, Keşmir’e… uzanan geniş bir çoğrafyada, kanaat önderleriyle gerçekleştirilmiş 18 kritik röportajdan oluşan bir kitap. “Sordular Söyledim” ise farklı zaman dilimlerinde kendisiyle gerçekleştirilen ilim, davet, İslâmi mücadele, Mavi Marmara, mültecilik, İslâmofobi, direniş temalı 16 röportajdan müteşekkil kardeş kitap. İki röportaj kitabıyla çıkagelen yazarla bir röportaj gerçekleştirdik.

“Hamza Er” mahlasının hikâyesi ile başlamak isterim. Eskiden daha yaygın olan edebiyatçı-yazar tavrıyla mı tercih ettiğiniz bir isim mi yoksa dinini-inanç dünyasını değiştirenlerin tercihi gibi bir tercih mi sizinki?

İlgi ve alakanıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Tabi ki edebiyatçı-yazar tavrıyla seçilen bir tercih olduğunu söylersem tam doğru olmaz. Ama mahlas isim seçmeyi inanç dünyamı değiştirerek yapmak zorunda olduğum bir girişim olarak da görmediğimi söylemek isterim. Bizimkisi biraz ani gelişti. 1997 yılında radyo programları teklifi almıştım. Radyo, insanların dışarıyla temasa geçtiği tek ses, tek fırsattı… Radyo programcıları etkileyici sesleri ile bir karizma oluşturuyorlardı. Yaşım daha 21’di… Ben o dönem koruyucu bir kalkan olarak mahlas kullandım. Programlarımızın başında okunan tanıtım metninde rahatlıkla söylenebilmesi için 3 heceli olarak Hamza Er’i tercih ettim. Hamza ismini zaten çok seviyordum. Üniversitenin son dönemlerinde arkadaşlar ‘Hamza gibi olursun inşallah’ diyerek o ismi benimle özdeşleştirmişlerdi. Tabi ki Hz. Hamza’dan ötürü… Ben de radyoda bu ismi kullanmaya başladım. Radyo programlarımız hamdolsun iyi bir dinleyici kitlesine sahip oldu ve böylece isim üzerimize yapıştı. Programlarla beraber aylık İslâmi içerikli dergilerde de yazılar yazmaya başlamıştım. O gün, bugündür “Hamza Er” ismi kendi ismimin önüne geçmiş oldu.

Ancak şunu da belirtmek isterim ki ben isimlerin kendi dil ailesinde kullanıldıkları anlamının önemli olduğunu düşünüyorum. Yani İslâm’ı seçen herkesin Arap coğrafyamızdaki isimleri kullanmalarının gerekli olmadığına inanıyorum. Kendi toplumu içinde kabul görmüş, bir küfür, zulüm şahsını temsil etmeyen ve anlamı şirk, günah öğeleri içermeyen, güzel, olumlu anlamlara gelen isimler kullanılabilir. Ben kendi ismimden de çok memnunum. Ailemin benim için seçtiği ismin Türkçedeki anlamı ‘korkusuz, yiğit’dir. Aileme böyle güzel anlamı olan bir ismi tercih ettikleri için müteşekkirim.

Öncesi de olmakla birlikte bilhassa son 10 yılınız gençlerle sahada yoğun biçimde ilim, tebliğ ve davet çalışmalarıyla geçti. Sizce bugün yirmili yaşlardaki gençlerin eski kuşaklara kıyasla zaaf ve imkânları nelerdir?

Gençliğin hâli, her dönem yetişkinlerin üzerinde konuştukları ve huzursuz oldukları bir konu ve konuşulanlar sadece bu döneme ait değil. Sürekli şikâyet, sitem ve tatminsizlik üzerine değerlendirmeler yapılmış. Eski tarihi yazıtların tercümelerinde bile gençliğin gidişatından endişe edildiğiyle alakalı vurguların tespit edildiğini görüyoruz. Bu da Yaratıcı’nın yarattığı insanın ömür evrelerinde ve o evreye ait tavır ve duygularında aslında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Değişen yalnızca çağ ve o çağa ait araç gereçler…

Gençler maalesef, genelde insan ömrü içerisinde üzerine en çok oynanan, en çok hesaplar yapılan bir sınıf hâline gelmiş… Eğer sağlıklı düşünme, tefekkür yönleri geliştirilmezse ya popülerliğin, tüketimin kölesi oluyorlar ya da örgütlerin hamasi sloganlarla militan devşirdikleri bir kesime dönüşüyorlar.

“İsyankâr bir tabiata sahip olmak, cesaret, günlük yaşamak, gelecek kaygısı duymamak, tüketime meyilli bulunmak” gibi vasıflara sahip olan gençlerin bu yönleri, emperyalist güçler, onların kumanda ettiği örgütler ve sermaye sahibi kapitalist elitler tarafından daima istismar ediliyor. Yeryüzünü talan eden bu zalimler, gençlerimizin terini, kanını, canını, malını sinsi yaklaşımlar sonucunda kullanıyorlar.

Tüm bu saydıklarım her dönem ve mekân için geçerli olabiliyor.

Bu eğilimleri eğer siz İslâmi açıdan gerçek ve sağlıklı hedeflere yönlendirebilirseniz bir imkâna dönüştürmüş olursunuz. İsyankâr ruhu; şirke, zulme ve haksızlıklara itirazla anlamlandırabilir, cesareti; Allah için, Allah yolunda korkmadan yürümeyle ilişkilendirebilir, yarını düşünmeme tabiatını da dava edinmeye, ahiret merkezli yaşamaya ve bu uğurda çalışmaya yöneltebilirsiniz. Bunlar gençlik dönemiyle ilgili genel tespitler…

“Bugünün gençlerine özel zaaflar nedir?” diye bakarsak derinlikli düşünmeye fırsat bulamıyor olmalarını söyleyebiliriz. Hız ve haz çağında, teknolojinin bunca yaygın bir hâle gelmesi sonucunda maalesef, spot başlıklar ve 3-5 dakikalık videolarla hayatı soluyan bir nesil yetişti. Fikrî tecrübelere değer veren, onlardan istifade etmeye çabalayan, toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncüleri birebir dinleyen, onlara soran, konuşan bilgi için fedakârlık yapan dert ehli kişileri göremiyoruz. Bunu özgüvenle açıklayamazsınız. Bu daha çok, teknolojinin sağladığı imkânlardan ötürü kendine yettiğini sanmak ve böylece ukalalaşmak olarak tanımlanabilir. Oysa gerçekten bir rehberlikten faydalanma, sıcak temasla, birebir iletişimle, saygı ve ahlak çerçevesinde sağlanır. Gençlerin bu dönemde çabuk manipüle edilip anlık geçişler yaşayabilmelerini, işte bu ilmi ve istişari disiplinden kopuk olmalarına bağlayabiliriz.

Gençlerle ilgili konuşurken genelde önceki kuşakların özveri hikâyeleri anlatılarak açıkça veya alttan alta şimdiki gençlerin ilgisizliğinden, gayretsizliğinden ve “bunca imkânı” değerlendirememesinden yakınılır. Buna mukabil dernek, vakıf, cemaat gibi yapıların, bu tür yapıların yönetici “büyükleri”nin özeleştiri yaptıklarına da pek şahit olmayız. Hatayı nerede aramalı?

Bu çok önemli bir soru ve sorun… Farkındaysanız demin fikri tecrübelerin öneminden ve onlardan istifade edilmesinden bahsettim. Toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncülerin önemine vurgu yaptım. Kimdir bu itibarlı öncüler? Mücadele sürecinde keskin fikri zikzakları olmayan, güce, konjonktüre, ortama göre kendini konuşlandırmayan, hakkı, doğruyu, adaleti kim ve kime karşı olursa olsun muhafaza etmeye çalışan kişiler…

Bakın, insan hayatın içinde edineceği tecrübeyle kendini revize edebilir. Benim kastettiğim fikri, düşünsel bir omurgaya hiçbir zaman sahip olmamış kişilerdir. Sadece duygusallık ve çevresel etkenlerle siyah beyaz kadar gelgitler yaşayanlardır. Bunlar önce kendi eminliklerini kaybederler sonra kendilerini takip edenlerin hayatlarına mâl olurlar. Yola çıktıklarına dudak büküp artık onları beğenmeyen, sınıf, statü, makam ve servete göre duruşunu şekillendirenlerin itibarları yok olur. Sonrası ise daha vahimdir. Örneklik teşkil ettikleri gençlerin yaşayacakları muhtemel buhran ve savrulmalar…

Sağlıklı, ilkeli ve istikrarlı bir mücadelenin kendilerine model olarak sunulamadığı gençler de ya inançlarına yönelik güven kaybı yaşayarak amaçsızlaşacaklar ya da oluşan boşluktan faydalanacak militarist, sadist, tekfirci grupların oltalarına yem olacaklardır.

İşte büyüklerin özeleştiri yapacakları yer de burasıdır. Toplumun temiz bir inanç ve yönteme sahip olabilmesi için onlara örneklik yapacak muvahhit modellerin varlığı zorunludur.

İslâm’ın “sivil” bir din olduğunu düşünüyorum ve şahsi gözlemim, Türkiyeli Müslümanlar’ın, her ne kadar yaygın bir sivil toplum ağına sahip görünseler de bu dini, devletle kaim, devlet merkezli düşünmekten kendilerini alamadıkları yönünde. Bu tespite belli bir oranda katılıyorsanız, söz konusu durumun sebep ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

“Sivil bir din” derken ne kastedildiği biraz izahata muhtaç sanırım. Kelimeleri meşhur yüklenmiş güncel anlamları ile mi bakıp değerlendireceğiz, yoksa kendi içinden çıktığı kültürün tanımlamasıyla mı okuyacağız. Ben ikincisinden yanayım. Çünkü kelimeler ve kavramlar masum değildir. Belli bir zeminin ürünüdür. Her kelime ve kavramın, yaşanılan hayat tarzı ve kültürü içinde bir karşılığı, manası vardır. Bu sebeple birilerinin ne kastettiğinden ziyade kavramın doğduğu, tanımlandığı, anlam yüklendiği döneme bakılması gerekir. Kavramın fikir babalarını es geçerek uyarlamalarda bulunmak sanırım pek sağlıklı olmaz.

‘Sivil’ de böyle bir kavramdır. Medeni, uygar; nazik, kibar, laik anlamlarına gelir. Batının karanlık çağına ait kelimelerdendir.

Bugün “Sivil” kavramının en kısa tanımında, bireylerin ve kurumların devletten bağımsızlığı söz konusudur. Günümüzde sivil din, sivil toplum ile birlikte anılmaktadır. Sivil duruş, sivil toplum, Batı siyasal düşünce geleneğinde, devlet, toplum, birey ilişkilerinin analizinde başvurulan, devlet tarafından kontrol edilmeyen kitle iletişim araçları, gönüllü kuruluşlar ve sosyal hareketler alanına gönderme yapılarak kullanılan bir kavramdır. Sivil duruş, “merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına bir duruş sergileyen, bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir hâl” olarak tanımlanır.

Sanırım siz bu tanımdan yola çıkarak Türkiyeli Müslümanlar üzerinden bir eleştiride bulunuyorsunuz. Buradan baktığımızda kendi özgün değerlerine göre topluma yön vermeyi hedefleyip bağımsız, âdil bir muhalif tavra sahip olması gereken Müslüman camiaların, statükocu, muhafazakâr görüntüsü tabi ki kabul edilebilir değildir.

Bugün maalesef devlet, kurucu değişmez değerlerle geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu vareden, biçimlendiren ve denetleyen bir mekanizma olarak karşımızda duruyor. Oysa egemen devletin bakış açısından yani resmi ideolojiden ayrışmadan örgütlenmeye çalışan sivil toplum anlayışı İslâmi örgütlenmeler için söz konusu olmamalıydı.

Bu egemen sistemle barışık, muhafazakâr yaklaşımın ana sebebi, dinin temel değeri olan Tevhid inancının yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Her türlü zulümattan, fahşadan, haksızlık ve kötülükten, sapkın yanlış uygulamalardan beri olmanın ilanı olan Tevhid inancı eğer doğru anlaşılsaydı “maslahat, âli menfaat” adına ilkesiz ve onursuz duruşları göremezdik.

Gönderildikleri cahili toplumların sapkın uygulamalarına itiraz eden resuller ve takipçileri, kendi ölçeklerinde “dindar” olan bu toplumlarla yakın gözükecek bir uzlaşma ve ittifak teşebbüsü asla göstermemişlerdir. Tevhidi yaklaşım gereği; Allah’tan başkasına itaat, kulluk ve ibadetin önüne geçmeye çalışan peygamberler, aynı zamanda bu bozuk ortamdan üreyen “ahlaksızlık, soygun, ırkçılık, hak yemeler, rüşvet, cinayetler, terazi adaletsizliği, yol kesme, haramilik, kadına, çocuğa işkence, doğaya ve tüm canlılara yönelik ifsadın” da net bir şekilde karşısında durmuşlardır.

Kendilerine yönelik yürütülen baskı ve işkencelere karşı vazgeçmemişler, rüşvet, statü, makam, servet tekliflerine karşı da varoluşlarını anlamsızlaştıracak adımlar atmamışlardır. Susmamışlar, görmezden gelmemişler, dünyevi endişelerin kendilerini âdil bir duruştan geri bırakmasına fırsat vermemişlerdir.

İşte cahiliye toplumlarında o toplumu kökünden değiştirecek bir çalışmayı göstermesi gereken mü’minler, İslâmi bir yönetimin, devletin hükmü altında yaşarken de sağlıklı örgütlenmelerle yol gösterici tavırlarını devam ettirmelidirler. Müslüman cemaat, adil vasfı gereği yanlış olanı dile getirebilmeli, ıslah edici uyarı ve davet yükümlülüklerini de asla terk etmemelidir.

Allah(c), Al-i İmran Suresi 104 ve 110. ayetlerinde Müslüman cemaatin bu yönüne vurgu yapmakta, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluğun her koşulda var olması gerektiğinin önemine işaret etmektedir. Üç kuruşluk dünya menfaati, konfor ve rahatlık uğruna bu görevlerin ihmali ve iptali, ağır vebali olan kötü bir tercihtir.

İlk kitap sevinci diye bir şeyden bahsedilir, ki sizin iki kitabınız birden yayınlandı. Nasıl bir duygu? Son 15 yılın mahsulü olan kitapları elinize aldığınızda neler düşündünüz?

Kişinin gerçekten emek harcadığı, yıllardır gösterdiği çabaların bir meyvesi olarak gördüğü kitaplarını eline alması tabi ki mutluluk verici bir durum. İzi silinenler ve iz bırakıp izi sürülenler gibi hayatta iki sınıfın olduğunu düşünürsek küçük de olsa bir iz bırakacak olmanın iç huzurunu yaşıyorsunuz. Fırsat ve imkân verdiği için Allah’a hamd ediyorum.

“Kitap çıkarmış olmak için değil de bir katkı sağlamak, bir farkındalık oluşturmak için çaba harcanmalı” diye düşünüyorum. Rahat ve kolay okunacağını umduğum bu iki söyleşi kitabımızın okuyucularımıza bir ışık yakması için Allah’a dua ediyorum. Bilinçaltında saklı olan anlamların ortaya çıkmasında ve bilinci etkin olarak harekete geçirmede soru-cevap yönteminin yalın ifadelerden çok daha güçlü olduğunu düşündüğümüzde, bu yöntemle hazırlanmış iki kitabın her kesimden okuyucuya faydalı dokunuşlar sağlamasını umuyorum.

Çevremizde beni tanıyan ve üzerinde çalıştığım konuları bilen birçok kardeşimiz için bu kitaplar açıkçası biraz sürpriz oldu. Çünkü tamamlamak için yoğunlaştığımız farklı iki üç kitap hazırlığımız vardı. Onlar devam ederken bu iki söyleşi serisinin çıkması ilgi çekti. İnşallah Allah-u Teâlâ fayda sağlayıp iz bırakmasını ümit ettiğim o çalışmalarımızın da tamamlanmasını bizlere nasip eder.

 

https://www.dunyabizim.com/soylesi/hamza-er-toplumun-temiz-bir-inanc-ve-yonteme-sahip-olabilmesi-icin-onlara-orneklik-yapacak-muvahhit-modellerin-varligi-zorunludur-h42081.html

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x