Connect with us

Köşe Yazıları

10. Yılında Arap Baharı Üzerine Düşünceler

Yayınlanma:

-

“Arap Baharı” teriminin literatüre ve hayatımıza girmesinin üzerinden tam on yıl geçti. 2010 yılının son günlerinde Tunus’un Sidi Buzeyd şehrinde, işporta tezgahına el konulan Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle başlayan protesto dalgaları 14 Ocak 2011 tarihinde, çeyrek asırdır ülkeyi demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin koltuğunu ve ülkesini terk etmesiyle sonuçlandığı gibi, çok kısa bir süre sonra, 25 Ocak’tan itibaren Mısır’da da benzer bir dalganın başlamasına ilham verecek ve yıl içinde Arap nüfusun çoğunluğu oluşturduğu ülkelerin çoğuna yayılacaktı. Ne var ki, daha önce başka bir yazımızın giriş kısmında da belirttiğimiz üzere Arap Baharı dalgası uğradığı her ülkede farklı sonuçlar yarattı ve bu sonuçların çoğunun halkların lehine olduğunu söylemek mümkün değil. Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasının son on yılına en fazla damgasını vuran olgular, iç savaş, dış müdahale ve askeri darbe oldu; bunların yaşanmadığı ve yumuşak geçişlerin yaşandığı ülkelerde ise değişimin ölçeği sınırlı oldu veya bir süre sonra başa dönüldü.

Bu yazının amacı, Arap Baharı’yla başlayan on yılın genel ve kapsamlı bir muhasebesini çıkarmak veya ülkelerin durumunu teker teker incelemek değil. Ancak on yılın deneyimleri üzerinden, sürecin bütününe dair bazı değerlendirmeler yapmak mümkün.

“Atalet” varsayımının çöküşü

2011 öncesinin siyaset ve akademi dünyasının Ortadoğu ve Kuzey Afrika tespitlerine en fazla damgasını vuran unsurlardan biri, bölge geneline bir ataletin hâkim olduğunun varsayılmasıydı. Bölgede büyük çaplı değişimlerin beklenmemesinin sebebi yalnızca otoriter – ve hatta kimi örneklerde otokratik – yönetimlerin siyasal alanda herhangi bir kıpırdanışa izin vermeyecek olması değildi; ucu oryantalizme varan bu varsayımsal analizler, Arap toplumlarının kendi içkin özellikleri sebebiyle de siyasal ve toplumsal yaşantılarında herhangi bir değişiklik yapmasını beklemiyordu. Protesto, hak talebi, değişim talebi, örgütlenme gibi olgular esasen Batı demokrasileri dünyasına ait görülüyor, Arap coğrafyası geçmişteki aksi yönlü örneklerin varlığına rağmen bunun dışında tutuluyordu.

Arap Baharı’nın ilk ve en önemli sonucu, bu algının ve anlatının çöküşü oldu. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Suriye, Libya ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insan, çok farklı motivasyonlarla olsa da, değişmez görünen statükoları karşılarına aldılar ve taşları yerinden oynatmayı başardılar. “Nihai” siyasi sonuçların bambaşka türden olması, atıl ve hatta arkaik kabul edilen bu ülkelerin halklarının bir “toplumsal devrimi” hayata geçirmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sınırların silikleşmesi

1999 yılında Seattle’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü zirvesi, 90’lı yılların hâkim anlatıları olan “tarihin sonu” ve “neo-liberalizmin zaferi” anlatılarına büyük bir darbenin indirildiğine tanık olmuştu. Zira aynı şehir, zirveyle eş zamanlı olarak, neo-liberal sisteme yönelik büyük bir meydan okumaya da sahne olmuştu. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı protesto gösterileri, zirve ve orada alınması beklenen kararlar kadar “çok-uluslu” bir nitelik de taşıyordu. Takip eden yıllarda da ne zaman egemen kuruluşlar bir toplantı düzenlese, aynı tarihte ve aynı şehirde ulusal sınırları aşan protestolar yaşanacaktı.

Arap Baharı, farklı bir biçimde de olsa, ulus-üstü hareketlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da da kendini göstermesine sahne oldu. Bir ülkedeki gösteriler bir başka ülkedeki gösterilere ilham veriyor, benzer sloganlar, benzer söylemler, benzer araçlar “Meşrik’ten Mağrib’e” kendisini gösteriyordu. Bu, ulus-devlet aygıtları yerli yerinde dursa da, farklı devletlerin yurttaşlarının kendi aralarındaki sınırları silikleştirmesi demekti.

Başarısızlığın nedenleri

Arap Baharı tüm bu özellikleri itibariyle bir olgudan çok bir ruhtu. Bu ruhun varlığını halen koruduğunu ileri sürmek pekala mümkün. Ne var ki bu “toplumsal devrim” sürecinin Tunus gibi kısmi istisnalar dışında siyasal alanda fazla karşılık bulamamış olması ve hatta bazı örneklerde her şeyin 2011 öncesinden daha da kötüye gitmiş olması da sarsıcı bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Her ne kadar her ülkedeki durumun ayrı ayrı ve derinlemesine – tarihsel, sosyolojik, siyasi ve iktisadi düzlemlerde – çözümlenmesi gerekse de ve giriş kısmında belirtildiği gibi bu yazının böyle bir amacı olmasa da, bu girişimi önemli ölçüde başarısızlığa, bölgeyi de yeni yıkımlara sürükleyen birkaç genel faktörü tanımlamak mümkün görünüyor.

Arap Baharı’nın birinci zaafı ya da handikabı, hareketin/hareketlerin yönünün oldukça muğlak olmasıydı. Değişim isteği ve mevcut yöneticilerin gitmesi talebi somut olsa da, bu değişimin hangi yönde olacağı ya da bu yöneticiler gittikten sonra ne yapılacağı sorularına verilen aynı somutlukta yanıtlar yoktu. Protesto hareketlerine katılanların bir kısmının herhangi bir siyasi program dahilinde hareket etmemesi, bunu yapanların ise yan yana uzun bir birlikteliği sürdüremeyecek heterojen topluluklar olması, yerleşik ve kalıcı bir siyasi dönüşüm ihtimalini en başından itibaren zayıflattı.

Bununla bağlantılı ikinci sorun, altüst oluş süreçlerinin yaşandığı ülkelerde bu süreçlere yön verebilecek siyasi öznelerin genellikle gelişmemiş ya da gelişememiş olmasıydı. On yılların anti-demokratik yönetimleri yasal alanda siyasi öznelerin gelişmesine izin vermediği gibi, birkaç istisna dışında bu ülkelerde sivil toplum olgusu da yeterince gelişememişti. Sivil toplumun görece gelişkin olduğu Mısır gibi ülkelerde ise ordunun siyasal alan üzerindeki hegemonyası ve başlı başına bir siyasi parti gibi hareket ediyor olması, sivil ve barışçıl değişimi imkânsız kıldı. Hüsnü Mübarek’in koltuğu terk etmesinin ardından rejimi kendi himayesi ve vesayeti altına alan Mısır ordusu, kendisinden bağımsız bir girişimi, bir yıldan biraz az bir zaman sonra, Temmuz 2013’te, kanlı bir darbeyle boğdu.

Sürecin üçüncü ve belki de en büyük handikabı, şiddetin her noktaya sirayet etmesi ve sıradanlaştırılması oldu. Neredeyse tüm ülkelerde gösterilerin bastırılmasında sert ve acımasız bir şiddete başvurulmasının yanı sıra, Libya ve Suriye gibi örneklerde karşı-şiddet, şüphe uyandıracak bir hız ve ölçekte karşımıza çıktı. Sivil protestocuların öldürüldüğü söylemi zamanla dış müdahale yanlısı bir argümana dönüşürken, sivil protestocularla silahlı unsurlar birbirine karışmaya başladı. Suriye’de gösterilerin daha beşinci gününde yönetim karşıtları kan dökmeye başlarken, Nisan 2011 sonu itibariyle (altı hafta sonunda) hayatını kaybeden asker ve polis sayısı 88’i bulmuştu. Yönetimin ve yönetim karşıtlarının sebep olduğu her ölüm karşı tarafı daha fazla ve daha acımasız şiddet araçları kullanmaya yöneltirken, bu döngü zamanla tümüyle kontrol edilemez hale geldi. 2012 ortalarında Şam’ın kalbinde gerçekleşen büyük çaplı intihar saldırıları örneğinde olduğu gibi dış aktörlerin – bahsettiğimiz örnekte Suudi Arabistan’ın – da doğrudan dahliyle birlikte bir ülkenin iç meselesi, bir bölgesel savaş halini almaya başladı ve bu bölgesel savaşın katılımcıları devamlı olarak arttı.

Bu son söylediğimiz nokta ise Arap Baharı’nı çöküşe dönüştüren dördüncü noktanın örneklerinden biridir: bu dördüncü nokta, dış müdahaledir. 2011’den günümüze kadar, siyasi değişim teşebbüslerinin veya altüst oluş süreçlerinin yaşandığı tüm ülkeler, dış müdahalenin çeşitli biçimlerini ayrı ayrı veya bir arada yaşadı. Bahreyn’de Suudi tankları protestocuları – mecazen ve fiilen – ezerken, Libya’da NATO’nun “Kaddafi güçlerine” karşı düzenlediği hava saldırıları ülkeyi 100 yıl aradan sonra yeniden Batılı emperyalist devletlerin hedefi haline getirdi. Suriye gibi Yemen de bir süre sonra bir tür bölgesel savaşa sahne oldu.

Bugün Suriye’de çatışma, ölçeği görece azalmış şekilde de olsa devam ediyor ve yarın barış sağlansa bile ülkenin her yerinde normal bir hayata dönülmesi yıllar alacak. Yemen, açlıktan ölümler dahil topyekûn çöküşü yaşıyor. Libya’da halen iki ayrı hükümet var ve bu hükümetler birbirleriyle savaşıyor. Mısır’da uzun süre önce “istikrar” sağlanmış olsa da geçmişin yaraları kapanmış değil ve mevcut yönetimin iç ve dış politika yönünden Hüsnü Mübarek yönetiminden pek de farkı yok.

Gelecek ne getirebilir?

Devrimler anlık olgular olmadıkları gibi doğrusal bir çizgi halinde de ilerlemezler. Fransa’da XVI. Louis’nin idamı, cumhuriyetin ilanı, Terör dönemi, Napoleon Bonaparte’ın kendini imparator ilan etmesi ve fetih savaşlarına çıkması, işçi ayaklanmaları, ikinci cumhuriyetin ilanı gibi taban tabana zıt gibi görünen siyasi gelişmeler, tek bir dinamiğin açığa çıkması sonrasında zincirleme olarak yaşanmıştır ve bazı tarihçiler tüm bunları “Uzun Fransız Devrimi” kapsamında değerlendirmektedir. Belki de geleceğin tarihçileri on yıl önceki momenti “Uzun Arap Devrimleri”nin başlangıcı olarak anacak ve içinde bulunduğunuz karanlık aşama, bu uzun sürecin merhalelerinden yalnızca biri olacaktır.

Bunun olup olmayacağını bugün için öngörmek hiç kolay olmasa da, on yılın tecrübelerinden hareketle iki şeyi beklemek mümkün olabilir. Birinci olarak bölge halkları, statükoyu ve kendilerine dayatılan iradeleri eskisi kadar pasif şekilde karşılamayacaktır. İkinci olarak ise değişim için adım atarken, bütün bu süreçlerin acı tecrübeleri onları ihtiyatlı davranmaya sevk edecektir. Bölgenin geleceği – bölge halklarının kendisinin elinde olabildiği müddetçe – bu ikisi arasındaki denge tarafından belirlenecektir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sıkışma ve Çıkışsızlık

Yayınlanma:

-

Asgari düzeyde bir örgütlülük olmayınca en kritik zamanlarda ne yapacağınızı bilemiyor, öyle ortada kalıyorsunuz.

“Acaba kimin eylemine katılsam? Hangi protestoya dâhil olsam? Yarınki yürüyüşe gitsem mi? Ortada kimse yok, bu nasıl bir tepkisiz toplumdur!”

Çaresiz bir hâlet-i rûhiye, Aksâ Tûfânı sürecinde olduğu gibi tarihsel kırılma anlarında pek çok insanın yakasına yapışır. Kıvrandırıp durur onu. O âna değin yapıp ettiklerini vedahî yapmayıp etmediklerini önüne seriverir. Bir muhasebeden ziyade pişmanlık ya da yazıklanma denilebilecek duygu durumuna teslim olur o kişi: Tam onaylamadığı, eksik ya da yanlış gördüğü birtakım etkinliklerle vicdan söndürür. En nihayetinde esaslı tavırlar üretemeden tarihin dışına itiliverir.

İsrail’in, Gazze’ye dönük tamamen katliam amaçlı eşi benzeri az görülür vahşi saldırısı boyunca Türkiye’deki özelde İslamcı çevrelerin, genelde bütün toplumsal-siyasal kesimlerin tepkisinin son derece düşük seviyede seyrettiğine dâir ortak bir kabul oluştu neredeyse. Elbette ben de bu kanaati paylaşıyorum. Dünyanın pek çok farklı coğrafyasında insanlığın mühim bir kısmının ayağa kalkmasının dayattığı bir utancı yaşadı aslında Türkiye’deki temiz vicdanlar. Öteden beri Filistin meselesinin ateşlediği bilinçleri taşıyan farklı ideolojik ya da toplumsal çevrelerdeki genel sönümlenme, yüzleşilmesi belki ertelenen hakikati kesin bir şekilde ortaya çıkarmış oldu.

AKP iktidarının uzun yılları boyunca açık bir şekilde tespit edileceği üzere Kürt ve sol/sosyalist çevreler sakınımsız hukuksuzluklarla, siyasal hareket alanlarının sürekli kısıtlanması ve kolluk marifetiyle alabildiğine baskılandı. İslami denilebilecek çevrelerin büyük bir kısmı da büyüyüp iyice obezleşen bir cemaat olan devlet yapısıyla bütünleştirilip üzerlerine toprak örtüldü. Böylece toplumsal muhalefetin kötürümleştirilmesi önemli ölçüde tamamlanmış oldu.

Esasen bu gibi durumlarda yeni dalgaların ortaya çıkması, yeni kadroların toplumsal muhalefet önderliğini üstlenmesi, yeni usullerin yeni aktörlerle örneklendirilmesi beklenir. Türkiye siyasallığında bu bir türlü olamıyor. Bunun kendine özgü toplumsal nedenleri var muhakkak ve tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Bu analiz derinleştirilebilir lâkin umuma dâir değerlendirmelerin bize pek bir faydası yok. Ülkedeki batmış ve çoktan bitmiş İslâmiliğe dâhil olmayan bir damar var ya da vardı; işte kılcalları birbiriyle birçok meselede çelişse de o damardan olan beklentinin karşılıksız çıkması bizi çıkmaza ve umutsuzluğa sürükleyen asıl sebeptir.

Bu damar, önceki kuşaklar özelinde sohbet halkalarını aşarak açık siyaset üretme temelinde örgütlenemedi; böylece kendi kendini kötürümleştirdi. Siyasal/dinî netliğe ulaştıran tevhîdî kavrayış nimetini lâyıkıyla değerlendiremeyen bu kuşak hemen hiçbir toplumsal ve siyasal meselede inisiyatif alamadı, açık siyasal hedefler belirleyemedi. Bu damar bünyesinde yer alan ve önceki kuşağı takip eden ve görece gençliğe tekabül eden kuşak ise akademik ilgi tarafından kötürümleştirildi, üniversite yıllarında neredeyse öğrenci kulübü faaliyetlerine denk düşen kısmî siyasallaşma/örgütlenme tecrübesini ileriye taşıyamayarak bireysel mevzilere çekildi ve bu sûretle kendini kötürümleştirdi.

Bahse mevzu önceki kuşağın, sabiteleri güçlü olduğundan siyasallaşamama kötürümlüğüne rağmen akîdevî bağlılık pozisyonunu muhafaza ettiği rahatlıkla söylenebilir ancak bu durum dertlerimize derman olmuyor. Artık Rableriyle aralarında gerçekleşeceklere terk edilmiş zamanlara ulaşmış gibiler. Diğer bölük ise ne yapacağı hususunda teslimiyetten gerçekliğe dâir yaşadığı çokça zaafın, belirsizliğe mahkûmiyetin tutsağı olduğundan, temel ilkeler alanına dâir mühim şüpheleri merkeze aldığından kıpırdayamıyor ve hakikate dâir güçlü şüphelerle neredeyse zincirlenmiş durumda; çoğunlukla da yalnız ve yol haritalarına mesafeli.

Bu iki ana hat hâlâ birbirleriyle çözümsüz ve çıkışsız müzakereler yürütüyor lâkin ufukta görünür bir kurtuluş emaresi yok. “Sıkışma” sözcüğü durumu topyekûn ifade edebilir. Buradaki zengin tarihsel birikim siyasal önderlik makamına eremediğinden ülkedeki İslamî duyarlıklı geniş toplumsal kesimleri sevk edebilmede güç ve potansiyelini de neredeyse tümüyle yitirmiş durumda. Bu durumda halk, devşirmelerin yönlendirmesiyle ilerleyip rakipsiz siyaset yapan egemenin gölgesine sığınmaktan başka bir seçenek bulamıyor.

Birincisinin tabii ve sosyolojik ömrünü neredeyse tamamlamak üzere olduğu bu tarihsel evrede yer yer sahte örgütlenme ve söylemlere savrulmuş ikinci kuşaktan bir çıkış/açılım gelebilir mi, diye baktığımızda bir şey görebilenin olacağını zannetmiyorum doğrusu.

Bu sağlam mücadele geleneği kurmanın uzağına düşmüşlüğün çaresiz ve karanlık tablosu bize başka bir şey sunacak değildi. Örgütlülüğün türlü çeşit zulümlere karşı ülke içinde ve küresel düzeyde oluşan mücadele birikimi, tecrübesi olmaksızın sokaklar, meydanlar çekip çevrilemezdi. Yapılamadı da, yapılacak gibi de değildi. Elbette yalnız bırakılmış küçük çırpınışlar bu değerlendirmelerin dışındadır.

Rafine bir tevhidî söylem üretmenin gerekli şartları vardır. Çoğu zaman imrendiğimiz festival tarzı protestoların ötesinde red ve inşayı keskin ve yakıcı bir biçimde vahyin penceresinden işaret eden kurucu söylemlerin halklar ve egemenlerle buluşma yolları vardır. Bunlar bir çemberde pişer ve kesintisiz devam eden örgütlü bir adanış ve açık mücadele sürecini zorunlu kılar.

Türkiye İslami çevrelerinin görece en kolay yapabildikleri İsrail karşıtı eylemlilikleri bile ideolojik bir netlik ve toplumsal bir genişlikte örgütleme kabiliyetinden büyük oranda uzaklaşmaları muhasebe için elbette bereketli bir zemin sunan bir nimet olarak algılanmalıdır. Böylece yakın ya da uzak bir gelecek için yeni ufuklar kendini gösterebilir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Süt Güğümleri

Yayınlanma:

-

Ağlıyoruz.

Gazze için, Filistin için, gökyüzüne bakmaktan korkan çocuklar için, kulakları tırmalayan yırtıcı mekanik seslerin yaktığı her sokak için!

Sanki dünyanın karanlık bir dönemindeyiz fakat çıkamıyor gibiyiz.  Sadece günler içinde bu psikolojinin hepimizi sarıp sarmalaması ne kadar dehşet verici! Sanki Gazze şeridinde sıkışıp kalmış, çoluğunu çocuğunu nereye saklayacağını bilemeyen bir anne, baba gibi biz de bir sıkışmışlık duygusunun içinde kalakaldık. Yamultulmuş, yaralanmış; sağ kalanların ne yapacağını bilemediği, uzaktan bakanların yutkunabildiği bir hâl bu! Üstelik gerçekliği bu kadar uzaktan tam olarak anlamlandıramıyoruz da… Gerçek, enformatik bir çağda bile mesafelerle ölçülüyor hâlâ. Ne kadar uzaktaysanız, ne kadar dışındaysanız algılayıp anlamak zorlaşıyor, bozuluyor, değişiyor. Yaklaştıkça her şeyi sıkıştırıp yutmaya çalışan devasa makinenin kokusu genizlerinizi yakmaya başlıyor. Kudüs’te TOMA’lardan üzerine lağım suyu sıkılan muhabiri hatırlıyoruz değil mi? Şaşırarak nasıl koktuğunu anlatmaya çalışıyordu.

Yine de bu yazının konusu Filistin’de ateş düşen bir ‘ân’a, siyasi hesapların delirtici ruhsuzluğuna ait değil. Bu yazı Ringelblum’u hatırlatacak size. ‘Umut’ kavramının durduğu son noktayı, son kırıntısını insanın nasıl var kılabileceğini hatırlatacak. Gazze niye yenilmeyecek, bunu hatırlatacak. Büyük direniş öyküleri üzerinden değil üstelik. Doğruca kıyıcı savaş makinelerine motosikletine atlayıp dalan iki Hamas gönüllüsünün delirtici cesareti üzerinden de değil.

***

1942 yılındayız. Topluca sürülen, gettolara sıkıştırılan bir mezalim dönemi. Sadece Varşova gettosunda sıkıştırılmış 60 bin insan vardır. 60 bin kadın, çocuk, erkek.  Tarihçi Ringelblum, çıkışın olmadığı, günün sonunda herkesi yok edecek büyüklükte ruhsuz ve insafsız bir savaş makinesine karşı insan olmanın son durağına sığınır: hatırlamak, hatırlanmak.

Yeniliriz, yok ediliriz; çocukların ölümünü, çocukların sarıldığı ölü baba ve annelerinin acı hatıraları hiç kimsenin umurunda olmayabilir. Fakat bir şey var ki “hatırlandığın” sürece suç ve suçlu kendini temize çıkaramayacaktır. Hatırlandığın sürece “Burada biz vardık!” sözü yanlışlanamayacak, bu sözün izi silinemeyecektir. Ringelblum, hatıraları toplamaya başlar. Arkadaşlarıyla Varşova gettosunda her gün bitebilecek bir hikayenin karalamalarını, yaşanmışlıklarını bir araya getirmeye çalışırlar. Gettonun kaldırılacağı ve herkesin toplama kamplarında nihai sonunu bekleyeceği kesinleştiğinde Ringelblum ve arkadaşları bulabildikleri her metal kutuya “Biz buradaydık!” diyen her şeyi koymaya başlarlar: kitaplar, günlükler, çizimler, fanzinler, afişler…

Ringelblum’un süt güğümlerinden çıkan çizimlerden: “Hamalın Karısının Cenazesi”

Ringelblum’un içi, bu notlarla dolu süt güğümleri savaştan sonra bulunmuş. 1946’da çamura batmış, savaş bitmiş, her şey başka bir istikamet almışken üstelik. On binlerin öldüğü, kaçamadığı, kurtulamadığı; adeta öğütüldüğü bir “delilik hâli” içinde süt güğümleri “korunmuş”tur. Bütün o notlar, çizimler ve yaşanmışlığın günlükleri katillerini hiçbir gerekçeye sığınamayacak derecede çıplak bırakacaktır. Bir başka Yahudi yazar Arendth’in dediği gibi katiller insanlara “Ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine “Görevimi yerine getirirken korkunç şeyler görmek zorunda kaldım!” psikolojisine kolayca sığınır. Ancak hatıralar, her bina yıkılıp toza dönse bile kalanlar, “biriktirilenler” böyle olmadığını söyleyecek, katili tutamaksız bırakacak.

Ringelblum’un süt güğümleri

Emanuel Ringelblum, biri hiç bulunamayan (belki hâlâ bir yerlerde bir zaman keşfedilecek) üç süt güğümüne doldurduğu anılarının ardından ailesiyle birlikte 1944’te idam edilir. Yahudidir, tarihin bir başka anında, insan soyunun kendini tanrının yerine geçiren müthiş egosunun altında sadece bir sayı olarak kalır. Çocukları ve komşularıyla ve diğer yüz binlerce kişi ile birlikte. Fakat o süt güğümleri “kötülüğü” ve kayboluşun izlerini öylesine hafızalara çakar ki…

Ringelblum bugün Gazze’de. Tarihin bir başka anında stratejistlerin, analistlerin, felsefecilerin hiç şans tanımadığı kapatılmış bir coğrafyada yine o süt güğümleri toplanıyor, birikiyor ve gömülüyor. Katili haklı çıkaramayacak, her şeyi ve anıları yok edemeyeceklerini öğretecek izler bırakıyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM