Connect with us

Köşe Yazıları

10. Yılında Arap Baharı Üzerine Düşünceler

Yayınlanma:

-

“Arap Baharı” teriminin literatüre ve hayatımıza girmesinin üzerinden tam on yıl geçti. 2010 yılının son günlerinde Tunus’un Sidi Buzeyd şehrinde, işporta tezgahına el konulan Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle başlayan protesto dalgaları 14 Ocak 2011 tarihinde, çeyrek asırdır ülkeyi demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin koltuğunu ve ülkesini terk etmesiyle sonuçlandığı gibi, çok kısa bir süre sonra, 25 Ocak’tan itibaren Mısır’da da benzer bir dalganın başlamasına ilham verecek ve yıl içinde Arap nüfusun çoğunluğu oluşturduğu ülkelerin çoğuna yayılacaktı. Ne var ki, daha önce başka bir yazımızın giriş kısmında da belirttiğimiz üzere Arap Baharı dalgası uğradığı her ülkede farklı sonuçlar yarattı ve bu sonuçların çoğunun halkların lehine olduğunu söylemek mümkün değil. Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasının son on yılına en fazla damgasını vuran olgular, iç savaş, dış müdahale ve askeri darbe oldu; bunların yaşanmadığı ve yumuşak geçişlerin yaşandığı ülkelerde ise değişimin ölçeği sınırlı oldu veya bir süre sonra başa dönüldü.

Bu yazının amacı, Arap Baharı’yla başlayan on yılın genel ve kapsamlı bir muhasebesini çıkarmak veya ülkelerin durumunu teker teker incelemek değil. Ancak on yılın deneyimleri üzerinden, sürecin bütününe dair bazı değerlendirmeler yapmak mümkün.

“Atalet” varsayımının çöküşü

2011 öncesinin siyaset ve akademi dünyasının Ortadoğu ve Kuzey Afrika tespitlerine en fazla damgasını vuran unsurlardan biri, bölge geneline bir ataletin hâkim olduğunun varsayılmasıydı. Bölgede büyük çaplı değişimlerin beklenmemesinin sebebi yalnızca otoriter – ve hatta kimi örneklerde otokratik – yönetimlerin siyasal alanda herhangi bir kıpırdanışa izin vermeyecek olması değildi; ucu oryantalizme varan bu varsayımsal analizler, Arap toplumlarının kendi içkin özellikleri sebebiyle de siyasal ve toplumsal yaşantılarında herhangi bir değişiklik yapmasını beklemiyordu. Protesto, hak talebi, değişim talebi, örgütlenme gibi olgular esasen Batı demokrasileri dünyasına ait görülüyor, Arap coğrafyası geçmişteki aksi yönlü örneklerin varlığına rağmen bunun dışında tutuluyordu.

Arap Baharı’nın ilk ve en önemli sonucu, bu algının ve anlatının çöküşü oldu. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Suriye, Libya ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insan, çok farklı motivasyonlarla olsa da, değişmez görünen statükoları karşılarına aldılar ve taşları yerinden oynatmayı başardılar. “Nihai” siyasi sonuçların bambaşka türden olması, atıl ve hatta arkaik kabul edilen bu ülkelerin halklarının bir “toplumsal devrimi” hayata geçirmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sınırların silikleşmesi

1999 yılında Seattle’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü zirvesi, 90’lı yılların hâkim anlatıları olan “tarihin sonu” ve “neo-liberalizmin zaferi” anlatılarına büyük bir darbenin indirildiğine tanık olmuştu. Zira aynı şehir, zirveyle eş zamanlı olarak, neo-liberal sisteme yönelik büyük bir meydan okumaya da sahne olmuştu. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı protesto gösterileri, zirve ve orada alınması beklenen kararlar kadar “çok-uluslu” bir nitelik de taşıyordu. Takip eden yıllarda da ne zaman egemen kuruluşlar bir toplantı düzenlese, aynı tarihte ve aynı şehirde ulusal sınırları aşan protestolar yaşanacaktı.

Arap Baharı, farklı bir biçimde de olsa, ulus-üstü hareketlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da da kendini göstermesine sahne oldu. Bir ülkedeki gösteriler bir başka ülkedeki gösterilere ilham veriyor, benzer sloganlar, benzer söylemler, benzer araçlar “Meşrik’ten Mağrib’e” kendisini gösteriyordu. Bu, ulus-devlet aygıtları yerli yerinde dursa da, farklı devletlerin yurttaşlarının kendi aralarındaki sınırları silikleştirmesi demekti.

Başarısızlığın nedenleri

Arap Baharı tüm bu özellikleri itibariyle bir olgudan çok bir ruhtu. Bu ruhun varlığını halen koruduğunu ileri sürmek pekala mümkün. Ne var ki bu “toplumsal devrim” sürecinin Tunus gibi kısmi istisnalar dışında siyasal alanda fazla karşılık bulamamış olması ve hatta bazı örneklerde her şeyin 2011 öncesinden daha da kötüye gitmiş olması da sarsıcı bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Her ne kadar her ülkedeki durumun ayrı ayrı ve derinlemesine – tarihsel, sosyolojik, siyasi ve iktisadi düzlemlerde – çözümlenmesi gerekse de ve giriş kısmında belirtildiği gibi bu yazının böyle bir amacı olmasa da, bu girişimi önemli ölçüde başarısızlığa, bölgeyi de yeni yıkımlara sürükleyen birkaç genel faktörü tanımlamak mümkün görünüyor.

Arap Baharı’nın birinci zaafı ya da handikabı, hareketin/hareketlerin yönünün oldukça muğlak olmasıydı. Değişim isteği ve mevcut yöneticilerin gitmesi talebi somut olsa da, bu değişimin hangi yönde olacağı ya da bu yöneticiler gittikten sonra ne yapılacağı sorularına verilen aynı somutlukta yanıtlar yoktu. Protesto hareketlerine katılanların bir kısmının herhangi bir siyasi program dahilinde hareket etmemesi, bunu yapanların ise yan yana uzun bir birlikteliği sürdüremeyecek heterojen topluluklar olması, yerleşik ve kalıcı bir siyasi dönüşüm ihtimalini en başından itibaren zayıflattı.

Bununla bağlantılı ikinci sorun, altüst oluş süreçlerinin yaşandığı ülkelerde bu süreçlere yön verebilecek siyasi öznelerin genellikle gelişmemiş ya da gelişememiş olmasıydı. On yılların anti-demokratik yönetimleri yasal alanda siyasi öznelerin gelişmesine izin vermediği gibi, birkaç istisna dışında bu ülkelerde sivil toplum olgusu da yeterince gelişememişti. Sivil toplumun görece gelişkin olduğu Mısır gibi ülkelerde ise ordunun siyasal alan üzerindeki hegemonyası ve başlı başına bir siyasi parti gibi hareket ediyor olması, sivil ve barışçıl değişimi imkânsız kıldı. Hüsnü Mübarek’in koltuğu terk etmesinin ardından rejimi kendi himayesi ve vesayeti altına alan Mısır ordusu, kendisinden bağımsız bir girişimi, bir yıldan biraz az bir zaman sonra, Temmuz 2013’te, kanlı bir darbeyle boğdu.

Sürecin üçüncü ve belki de en büyük handikabı, şiddetin her noktaya sirayet etmesi ve sıradanlaştırılması oldu. Neredeyse tüm ülkelerde gösterilerin bastırılmasında sert ve acımasız bir şiddete başvurulmasının yanı sıra, Libya ve Suriye gibi örneklerde karşı-şiddet, şüphe uyandıracak bir hız ve ölçekte karşımıza çıktı. Sivil protestocuların öldürüldüğü söylemi zamanla dış müdahale yanlısı bir argümana dönüşürken, sivil protestocularla silahlı unsurlar birbirine karışmaya başladı. Suriye’de gösterilerin daha beşinci gününde yönetim karşıtları kan dökmeye başlarken, Nisan 2011 sonu itibariyle (altı hafta sonunda) hayatını kaybeden asker ve polis sayısı 88’i bulmuştu. Yönetimin ve yönetim karşıtlarının sebep olduğu her ölüm karşı tarafı daha fazla ve daha acımasız şiddet araçları kullanmaya yöneltirken, bu döngü zamanla tümüyle kontrol edilemez hale geldi. 2012 ortalarında Şam’ın kalbinde gerçekleşen büyük çaplı intihar saldırıları örneğinde olduğu gibi dış aktörlerin – bahsettiğimiz örnekte Suudi Arabistan’ın – da doğrudan dahliyle birlikte bir ülkenin iç meselesi, bir bölgesel savaş halini almaya başladı ve bu bölgesel savaşın katılımcıları devamlı olarak arttı.

Bu son söylediğimiz nokta ise Arap Baharı’nı çöküşe dönüştüren dördüncü noktanın örneklerinden biridir: bu dördüncü nokta, dış müdahaledir. 2011’den günümüze kadar, siyasi değişim teşebbüslerinin veya altüst oluş süreçlerinin yaşandığı tüm ülkeler, dış müdahalenin çeşitli biçimlerini ayrı ayrı veya bir arada yaşadı. Bahreyn’de Suudi tankları protestocuları – mecazen ve fiilen – ezerken, Libya’da NATO’nun “Kaddafi güçlerine” karşı düzenlediği hava saldırıları ülkeyi 100 yıl aradan sonra yeniden Batılı emperyalist devletlerin hedefi haline getirdi. Suriye gibi Yemen de bir süre sonra bir tür bölgesel savaşa sahne oldu.

Bugün Suriye’de çatışma, ölçeği görece azalmış şekilde de olsa devam ediyor ve yarın barış sağlansa bile ülkenin her yerinde normal bir hayata dönülmesi yıllar alacak. Yemen, açlıktan ölümler dahil topyekûn çöküşü yaşıyor. Libya’da halen iki ayrı hükümet var ve bu hükümetler birbirleriyle savaşıyor. Mısır’da uzun süre önce “istikrar” sağlanmış olsa da geçmişin yaraları kapanmış değil ve mevcut yönetimin iç ve dış politika yönünden Hüsnü Mübarek yönetiminden pek de farkı yok.

Gelecek ne getirebilir?

Devrimler anlık olgular olmadıkları gibi doğrusal bir çizgi halinde de ilerlemezler. Fransa’da XVI. Louis’nin idamı, cumhuriyetin ilanı, Terör dönemi, Napoleon Bonaparte’ın kendini imparator ilan etmesi ve fetih savaşlarına çıkması, işçi ayaklanmaları, ikinci cumhuriyetin ilanı gibi taban tabana zıt gibi görünen siyasi gelişmeler, tek bir dinamiğin açığa çıkması sonrasında zincirleme olarak yaşanmıştır ve bazı tarihçiler tüm bunları “Uzun Fransız Devrimi” kapsamında değerlendirmektedir. Belki de geleceğin tarihçileri on yıl önceki momenti “Uzun Arap Devrimleri”nin başlangıcı olarak anacak ve içinde bulunduğunuz karanlık aşama, bu uzun sürecin merhalelerinden yalnızca biri olacaktır.

Bunun olup olmayacağını bugün için öngörmek hiç kolay olmasa da, on yılın tecrübelerinden hareketle iki şeyi beklemek mümkün olabilir. Birinci olarak bölge halkları, statükoyu ve kendilerine dayatılan iradeleri eskisi kadar pasif şekilde karşılamayacaktır. İkinci olarak ise değişim için adım atarken, bütün bu süreçlerin acı tecrübeleri onları ihtiyatlı davranmaya sevk edecektir. Bölgenin geleceği – bölge halklarının kendisinin elinde olabildiği müddetçe – bu ikisi arasındaki denge tarafından belirlenecektir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Köşe Yazıları

Sanatla Direnmek

Yayınlanma:

-

Yeni kuşakların, çocukların ve gençlerin Filistin duyarlılığı eskilere oranla düşük mü?

Böyle öz/eleştiriler sizin de kulağınıza çalınmıştır yahut bunu destekler çokça şahitliğiniz vardır belki de.

Direnmek yoksa eğer, bilhassa kültür edebiyat ve sanatla, yeni kuşaklardan bilinç ve hassasiyet beklemeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.

Kültür, edebiyat ve sanatın altını bilhassa çiziyorum. Okullardan ziyade sokaklarda, yapay sahalarda değil hayatın olağan akışında yeşeriyor ve yayılıyor bilinç. Burada, bu mümbit topraklarda.

Soykırım uygulayanlar yalnızca insanları ortadan kaldırarak başarılı olamazlar. Soykırımcının asıl hedefi o toplumun uzun yıllar içinde ortaya koyduğu kültür değerlerini yok etmektir. Kültürü ortadan kaldırdığınızda artık geriye bir şey kalmamış sayılır.

25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna’yı bombalayan Sırp milliyetçilerin cami ve medrese esintileriyle inşa edilen ulusal kütüphane Vijećnica‘yı yakıp yıkarak Bosna’nın kültür mirasını, hafızasını ortadan kaldırmayı hedeflemeleri boşuna değildi. Bosna direndi. Çok daha çetin bir imtihanı Gazze veriyor nicedir.

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, dünyanın gözü önünde 9 aydır devam eden soykırım, Filistin’den çoktan taşmış ve evreni zehirleyen baş belası bir İsrail’e maruz kalmak, bu konu üzerinde düşünmeyi elzem hale getiriyor:

Son çare silahlı direnişten önce ve esasen sanatla direniş.

Bilinç ve hafızayı kurma ve korumada, bir halkın kimliğini oluşturma ve muhafazada sanatın rolü, potansiyel gücü hafife alınmamalı.

Çocuklarımızın, sekiz yaşındaki Yusuf ve 4 yaşındaki Dua’nın hayatından örnekler verebilirim.

7 Ekim 2023 öncesinde, işgal atındaki Filistin, soykırımcı İsrail’in olmayan insafına terk edilmiş, Türkiye dahil pek çok “komşu” ülke İsrail’le normalleşmek için kuyruğa girmişti. Biz de herkes gibi neler olacağından habersiz bir yolculuktaydık.

Arabada kendi seçtiğim şarkıları dinlerken Murat Kekilli’nin “Yıkılasın İsrail” adlı şarkısı çalmaya başladı.

Eşime dönüp, “Bu şarkının sözlerini Hamza Abi’nin yazdığını biliyor muydun?” diye sordum.

Şarkının hikayesini anlattım. Necip Fazıl Kısakürek’i Murat Kekilli ve Hamza Er ile aynı şarkıda buluşturan kader ilgi çekmez mi?

“Yıkılasın İsrail, enkazını göreyim, sana ülke diyenin, yüzüne tüküreyim!”

Bu şarkı ve sözler üzerine Yusuf bizi soru yağmuruna tuttu. Yol boyu “İsrail Sorunu”nu konuştuk. Artık o bir Filistin dostuydu, İsrail’e karşıydı ve boykota katıldı.

Çocuklarla 7 Ekim sonrası Filistin’le dayanışmak için düzenlenen eylemlere bol bol katıldık.

Artık çocuklar evde durduk yere “Katil İsrail Filistin’den defol” vb. sloganlar atıyor ve Filistin marşları mırıldanıyor.

Anaokulunda öğrencilerden ülke sunumları yapmaları istenince bizim Dua, Filistin’i aldı. Filistin sembollerini kartona yapıştırdık birlikte. Filistin hakkında kısa öz bilgileri ezberledi.

Sunumda ben yoktum, öğretmeni videoya çekmiş, bizimle paylaştı.

– Dua bugün bize hangi ülkeyi anlatacaksın?

– Live Filistin!

Hem bir slogan hem bir dua hem de şarkı sözü. O kadar özdeşleştirmiş ki Filistin’le.

Bu süreçte onlarca kez duyduğu bir şarkı (Leve Palestina) ülkenin adı olsa gerekti!

Sözleri İsveççe bir şarkı Leve Palestina: “Yaşasın Filistin” anlamına geliyor.

Şöyle de tercüme edilebilir başlangıç sözleri:

Leve Palestina och krossa sionismen / Yaşasın Filistin, Kahrolsun Siyonizm

(Amin)

Karikatürist Naci el-Ali’nin karikatürleri olmasa, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş olmasa, ilk kadın direniş şairi Fedva Tukan olmasa, direnişin ilk hikayelerini yazan Gassan Kanafani olmasa, intifada şairi Semih el-Kasım olmasa Filistin direnişi bu kadar etkili olabilir miydi?

100 yıldır işgal altında, 100 yıldır direniş destanı yazan bir halktan, bir ülkeden bahsediyoruz. Hiç ama hiç kolay değil.

Bugün Gazze’nin kırılamayan, teslim alınamayan iradesi akıllara durgunluk veriyor. Arkasında muazzam bir iman, bir inanç ve kararlılık var.

Sanat bu inancın, bu direnişin bahçesindeki ağaçların meyveleri. Zeytini, limonu, mandalinası, kirazı.

Filistin’in, Gazze’nin insanlığı özgürleştirdiğine inanıyorum. Hiç değilse sağlam bir özgürleşme daveti sunuyor. Öpüp başımızın üzerine koymalıyız: “Bu davet bizim!”

Öyle olmasa sokaklarımıza şu sözü yazıp mazeret sunma gereği duymazdık:

“Kusura bakma Filistin biz de işgal altındayız!”

Sanat işte, biz özgürleşirken elimizden tutan enstrümanlardan biri.

Şair Cahit Koytak’ın “Gazze Risalesi”ni okuyun derim.

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un “Tünel / Gazze’de Yaşamak” kitabını okuyun derim.

Yazar Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında / Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” adlı kitabını okuyun derim.

Listeyi uzatabiliriz. Uzatın lütfen. İşgal uzun sürdü. Direniş de uzun sürüyor!

 

*Kapak resmi Nabil Anani, “Eye On Jerusalem”, Tuval üzerine akrilik, 2012, 47 1/5 × 59 1/10 inç | 120×150 cm.

İlgili yazı:

Direniş Cephesinde Sanat

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bereketli Bir Eylem Günü

Yayınlanma:

-

Dün, 30 Haziran Pazar, Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Adana, Bursa, Konya, İstanbul, Samsun, Eskişehir, Kütahya, Kayseri, Zonguldak, Düzce, Gümüşhane, Trabzon ve Urfa olmak üzere 13 ilden gelen Filistin Dostlarıyla Ankara’da buluştuk.

10 Mart 2024 tarihi itibariyle ortalama 30 ilin meydanlarında iki haftada bir eylemler, basın açıklamaları yapıyorduk. Nihayet sıra tanışmaya ve el birliğiyle, iktidarın kalbine yakın bir yerde eylem gerçekleştirmeye gelmişti.

Birbirini büyük oranda ismen tanıyan, yediden yetmiş yediye, yüz elli kadar insan, yüz yüze görüştük, yemek yedik, çay içtik, muhabbet ettik, söyleşileri dinledik; düşünce, duygu ve tecrübelerimizi paylaştık.

Omuz veren pek çok oluşum ve destekçinin ısrarlı gayretleri neticesi Türkiye’nin soykırımcı terör devleti İsrail’le arasındaki kanlı ticaret önce kısıtlanmış, ardından yasaklanmıştı.

Türkiye’yi emperyalist bloktan çıkmaya haykıra haykıra çağırmaya uzun süre devam etmemiz gerektiği ortada.

Limanlar siyonist vahşete kapatılsa da ticaretin dolambaçlı yollardan devam ettiğine dair emareler yok değil.

Yine de kesin olan şu ki Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı halen olanca hızıyla devam ediyor. İşgalci İsrail rejimi, Filistin’de 9 aydır resmen ve alenen yoğunlaştırılmış bir soykırım gerçekleştirirken ölüm makinelerine yakıt sevk etmek, dehşet verici bir utanç ve vebalden öte “soykırım suçuna ortaklık” anlamına geliyor.

“Neden BOTAŞ (Boru Hatları İle Petrol Taşıma A.Ş.) Önüne Gittiğimizi” kamuoyuna günler öncesinden şu sözlerle izah etmiştik:

“İsrail’in ihtiyaç duyduğu ham petrolün yüzde kırkı Azerbaycan tarafından temin ediliyor. Azeri petrolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı aracılığıyla Adana’nın Ceyhan ilçesine kadar ulaştırılıyor. Ceyhan’da yer alan BOTAŞ tesislerinde tankerlere yüklenerek işgal rejimine naklediliyor. BOTAŞ, hem İsrail’e yollanan petrolün tankerlere yüklendiği tesisin sahibi, hem de Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın ortaklarından biri.

İsrail, bu petrolü rafinerilerinde işliyor. Rafinerilerde üretilen yakıt, hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılıyor. Yani bugün Filistin halkının üzerine bomba yağdıran tank ve uçakların yakıtları İsrail’e BOTAŞ ve Türkiye aracılığıyla naklediliyor.

Açık çağrımızı yineliyoruz: Siyonistlere ulaşacak her damla petrol Gazze’ye ölüm olarak yağıyor. Vanaları kapatın, suça ortak olmayın!”

Ve eylem saati geldi çattı!

Bilenler bilir, bilmeyenler de hayatlarında en azından bir düzine tecrübe etsinler, derim. Eylem günü, öncesi ve sonrasıyla, Avrupa Kupası grup maçlarından daha heyecanlı ve kesinlikle öğreticidir!

Eylem alanına girerken sayımız 250’yi bulmuştu.

Bir Türkiye klasiği, ucu yerli iktidarlara dokunan bir eylem olunca, polis olabildiğince uzakta, çok uzakta bir yerde “takılıp” kısa sürede dağılmanızı bekler. Mümkünse kimseler gelmesin, muhataplar görmesin, duymasın, gündem olmasın, ne olacaksa sessiz sedasız, şipşak olsun bitsin!

Polisler, BOTAŞ’ın önüne gitmemize müsaade etmemek üzere önceden yolu çevik kuvvetten bir barikatla kesmişti.

Üç arkadaş, emniyet amiri ile müzakere ettik. Sonuç alamadık.

Yasal haklarımızı kullanmamız keyfi yorumlar neticesi fiilen engelleniyordu. Bir başka Türkiye klasiği. Anayasal haklarımızı, ifade özgürlüğümüzü kullanmamıza yığınla polis zoruyla engel olunuyordu. Avukat olarak açıklama yapmam da sonucu değiştirmiyordu. Talimat duvarları yüksekti ve ses gelmiyordu!

17.30’da eylem alanına giden bir yol ağzında, ağaçların arasında, sokak lambalarının, (aydınlatmanın) olmadığı bir alanda barikat karşısındaydık. Çok değil, 20 dakika sonra, istişare sonucu mecburen B planını devreye soktuk ve oturma eylemine geçtik.

Hava 20.30 gibi karardığında tüm müzakere girişimleri artık sonuçsuz kalmıştı.

Bu arada marşlar, konuşmalar, sloganlar eşliğinde protestomuzu coşkulu şekilde sürdürüyorduk. Elinde gitarıyla ve dua eder gibi ezgilerle eylem alanına durmaksızın müzikli, sımsıcak, dipdiri bir direniş taşıyan arkadaşı Allah özellikle göndermiş olmalıydı.

Farklı ilden gelen pek çok temsilci söz aldı, mikrofonu eline aldı, nezaket sınırları içinde, hakkı ve hukuku, zulmü ve hukuksuzluğu dile getirdi, farklı tonlarda, yer yer coşkulu, öfkeli, yer yer ironik konuşmalar yaptı.

Sayıları giderek artan, nöbeti devralan çevik kuvvet polislerini idare eden sivil giyimli 4-5 emniyet mensubu öne çıkıyordu. İlginç bir görüntüydü. Eylemciler engeli aşmak için sosyal medya araçlarını kullanmak üzere telefonlarına sarılmışken sivil polisler de -muhtemelen whatsapp üzerinden- sürekli bir yerlerle yazışma halindeydiler harıl harıl.

Eylem gününün en güzel anlarından birincisi bana göre hep birlikte eda edilen akşam namazıydı. O namazı orada olan kimse kolay kolay unutamaz. Havada direnmenin onuru ve haklı olmanın huzuru, harika bir rayiha. Hakkı haykırmak, zulme karşı sesimizi yükseltmek için hazırladığımız bez pankartlar ayaklarımızın altına seccade olup serilmiş, mutlu mesut.

Ayetler, polislere yanlış yerde durduklarını, durmaya icbar edildiklerini hatırlatıyor olsa gerek ki mahcubiyetle aralanmış saygılı bakışları yere düşüyor. Daha fazla günaha ortak olmamak adına, hiç değilse biz secde edeceğiz diye önümüzden çekiliyor, bir kısım barikatı açıyorlar.

Günün rengi değişirken atmosfer de değişiyor. Polisler çoğunlukla şehir dışından, uzak diyarlardan, kadınlar ve çocuklarla birlikte tedarik ettiğimiz direnci karanlığa doğru püskürtmek için “pusu”da bekliyorlar.

Gecenin sonuna doğru yolculuğa nerde, nasıl çıkmalı?

Pek çok değişken var, sıcak gelişmeler üzerine istişare ediyoruz. Derken bir haber geliyor:

BOTAŞ Genel Müdürlüğü, pazar akşamüstü kapısının önünde hakkın sözüne barikat kuran o kurumlu kurum, en iyi savunma saldırıdır, baskın basanındır, der gibi kısa bir basın açıklaması metni yayınlıyor resmî sitesinden.

Yalandan kim ölmüş!

 

Kararımızı veriyoruz: Her türlü engellemeye rağmen basın açıklamamızı okuyacağız.

Cep telefonları ışığının aydınlattığı alanda gür bir sesle beyan ediyoruz, yine ve yeniden geleceğimizi, BOTAŞ’ın karşısına dikilmek üzere dört bir yandan harekete geçeceğimizi!

İnşallah daha güçlü haykıracağız ve başaracağız.

En kısa sürede işgalciye, soykırımcıya akan petrolün vanalarını kapatacağız.

Vanaları kapatacağız, gemileri bağlayacağız. İşgalci, katil İsrail’i yapayalnızlığa ve yaptıklarının hesabını vermeye mecbur bırakacağız.

Çünkü tüm dünya halklarının Filistin’e borcu var. En başta da biz komşu halkların.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Siya Siyabend CD’leri”

Yayınlanma:

-

Rüyayla amel olmaz belki ama yazı yazılır. Bu yazı bir rüyayla başlıyor.

Oğuz Atay’ın şu meşhur cümlesiyle karşılaşmışsınızdır: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Korkuyu Beklerken” adlı kitabın son hikâyesinin son cümlesidir. Hikâyenin adı: “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”

Yazar, seyyar hikâye satıcılığı yapan üç arkadaşın hayatına davet eder okuru. Elle yazdıkları hikayeleri istasyon şefinin köhne daktilosunda çoğaltıp demiryolu yolcularına satan gençler bu yolla geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

Dün gece rüyamda, kalabalık bir sokaktayım, uzaktan bir ses duydum: “Siya Siyabend CD’leri”

İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde çalardı Siyabend. Nevi şahsına münhasır bir gruptu. Müziklerini sokakta icra eden bu sıra dışı insanlar, Oğuz Atay’ın demiryolu hikâyecileri gibi kendi imkanlarıyla çoğalttıkları CD’leri satarak, karın tokluğuna ama inandıkları gibi, özgürlüklerinin tadına vararak yaşıyorlardı.

2006 ve takip eden yıllar olması gerek, caddenin Tünel’e yakın yerlerinde çok defa rast gelmiş, dinlemiştik kendilerini. Mevsimine, ruh hallerine göre sokakta bir yerlere kurulur, sanatlarını ortaya koyarlardı. Yüreklerini ortaya koyuyor olmalıydılar ki çevrelerinde onları pür dikkat dinleyen bir kalabalık oluşurdu her dâim. Ve alâmet-i fârikaları o ses yükselirdi gökyüzüne. Birkaç parçadan sonra gruptan biri bağırırdı: “Siya Siyabend CD’leri”

Grup, işçi çocuklarından oluşmuş. Çalacak yer bulamayınca sokak müzisyenliğine başlamışlar. Bir süre sonra kaliteleriyle ufak çaplı da olsa üne kavuşmuşlar ve piyasa şartlarını ellerinin tersiyle itip sokak müzisyenliğini benimsemişler yaşam tarzı olarak.

“Piyasa” denen ahlakı ve kuralları reddedip “ne olacaksa olsun” diyerek kendi olmakta ve kalmakta direnenlere sempati beslediğimizi inkar edecek değiliz.

Rüya çok acayip bir sır. Müziğin gücüdür belki de. Yüzünü görmediğin, görsen bile asla hatırlayamayacağın bir grup üyesinin sesi 15 yıl sonra kulaklarında çınlıyor.

Son bir ayda sokaklarda çok takıldık, eylemler yaptık; “Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor!” diye bağırdık diyedir belki, duydum bu sesi. Bir haykırış, bir bağırış onca ses içinde, olanca sessizlik içinde jilet gibi kesik izi bırakabiliyor insanın zihninde.

Müziğin, edebiyatın, sinemanın, daha doğrusu sanatın böyle muazzam bir etkisi var insan üzerinde.

Sanat, insanın ruhuna tohumlar serpiyor. Ne zaman, nerede, nasıl yeşerecek, bilemiyoruz. Sadece şöyle bir bakmak bile yetebiliyor bazen şiire sokulmaya.

İçinde bulunduğumuz toplumda siyaset ve ticaret almış yürümüş evet ama kulak asmayın siz sanatı küçümseyen yoz kültürün sözüne.

Hayyam adlı şarkısında dediği gibi Siyabend’in:

“Hiç, hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Hiç, hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar. Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler. Onlara aldırma Hayyam. Dostum.”

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM