Connect with us

Köşe Yazıları

10. Yılında Arap Baharı Üzerine Düşünceler

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

“Arap Baharı” teriminin literatüre ve hayatımıza girmesinin üzerinden tam on yıl geçti. 2010 yılının son günlerinde Tunus’un Sidi Buzeyd şehrinde, işporta tezgahına el konulan Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle başlayan protesto dalgaları 14 Ocak 2011 tarihinde, çeyrek asırdır ülkeyi demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin koltuğunu ve ülkesini terk etmesiyle sonuçlandığı gibi, çok kısa bir süre sonra, 25 Ocak’tan itibaren Mısır’da da benzer bir dalganın başlamasına ilham verecek ve yıl içinde Arap nüfusun çoğunluğu oluşturduğu ülkelerin çoğuna yayılacaktı. Ne var ki, daha önce başka bir yazımızın giriş kısmında da belirttiğimiz üzere Arap Baharı dalgası uğradığı her ülkede farklı sonuçlar yarattı ve bu sonuçların çoğunun halkların lehine olduğunu söylemek mümkün değil. Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasının son on yılına en fazla damgasını vuran olgular, iç savaş, dış müdahale ve askeri darbe oldu; bunların yaşanmadığı ve yumuşak geçişlerin yaşandığı ülkelerde ise değişimin ölçeği sınırlı oldu veya bir süre sonra başa dönüldü.

Bu yazının amacı, Arap Baharı’yla başlayan on yılın genel ve kapsamlı bir muhasebesini çıkarmak veya ülkelerin durumunu teker teker incelemek değil. Ancak on yılın deneyimleri üzerinden, sürecin bütününe dair bazı değerlendirmeler yapmak mümkün.

“Atalet” varsayımının çöküşü

2011 öncesinin siyaset ve akademi dünyasının Ortadoğu ve Kuzey Afrika tespitlerine en fazla damgasını vuran unsurlardan biri, bölge geneline bir ataletin hâkim olduğunun varsayılmasıydı. Bölgede büyük çaplı değişimlerin beklenmemesinin sebebi yalnızca otoriter – ve hatta kimi örneklerde otokratik – yönetimlerin siyasal alanda herhangi bir kıpırdanışa izin vermeyecek olması değildi; ucu oryantalizme varan bu varsayımsal analizler, Arap toplumlarının kendi içkin özellikleri sebebiyle de siyasal ve toplumsal yaşantılarında herhangi bir değişiklik yapmasını beklemiyordu. Protesto, hak talebi, değişim talebi, örgütlenme gibi olgular esasen Batı demokrasileri dünyasına ait görülüyor, Arap coğrafyası geçmişteki aksi yönlü örneklerin varlığına rağmen bunun dışında tutuluyordu.

Arap Baharı’nın ilk ve en önemli sonucu, bu algının ve anlatının çöküşü oldu. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Suriye, Libya ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insan, çok farklı motivasyonlarla olsa da, değişmez görünen statükoları karşılarına aldılar ve taşları yerinden oynatmayı başardılar. “Nihai” siyasi sonuçların bambaşka türden olması, atıl ve hatta arkaik kabul edilen bu ülkelerin halklarının bir “toplumsal devrimi” hayata geçirmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sınırların silikleşmesi

1999 yılında Seattle’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü zirvesi, 90’lı yılların hâkim anlatıları olan “tarihin sonu” ve “neo-liberalizmin zaferi” anlatılarına büyük bir darbenin indirildiğine tanık olmuştu. Zira aynı şehir, zirveyle eş zamanlı olarak, neo-liberal sisteme yönelik büyük bir meydan okumaya da sahne olmuştu. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı protesto gösterileri, zirve ve orada alınması beklenen kararlar kadar “çok-uluslu” bir nitelik de taşıyordu. Takip eden yıllarda da ne zaman egemen kuruluşlar bir toplantı düzenlese, aynı tarihte ve aynı şehirde ulusal sınırları aşan protestolar yaşanacaktı.

Arap Baharı, farklı bir biçimde de olsa, ulus-üstü hareketlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da da kendini göstermesine sahne oldu. Bir ülkedeki gösteriler bir başka ülkedeki gösterilere ilham veriyor, benzer sloganlar, benzer söylemler, benzer araçlar “Meşrik’ten Mağrib’e” kendisini gösteriyordu. Bu, ulus-devlet aygıtları yerli yerinde dursa da, farklı devletlerin yurttaşlarının kendi aralarındaki sınırları silikleştirmesi demekti.

Başarısızlığın nedenleri

Arap Baharı tüm bu özellikleri itibariyle bir olgudan çok bir ruhtu. Bu ruhun varlığını halen koruduğunu ileri sürmek pekala mümkün. Ne var ki bu “toplumsal devrim” sürecinin Tunus gibi kısmi istisnalar dışında siyasal alanda fazla karşılık bulamamış olması ve hatta bazı örneklerde her şeyin 2011 öncesinden daha da kötüye gitmiş olması da sarsıcı bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Her ne kadar her ülkedeki durumun ayrı ayrı ve derinlemesine – tarihsel, sosyolojik, siyasi ve iktisadi düzlemlerde – çözümlenmesi gerekse de ve giriş kısmında belirtildiği gibi bu yazının böyle bir amacı olmasa da, bu girişimi önemli ölçüde başarısızlığa, bölgeyi de yeni yıkımlara sürükleyen birkaç genel faktörü tanımlamak mümkün görünüyor.

Arap Baharı’nın birinci zaafı ya da handikabı, hareketin/hareketlerin yönünün oldukça muğlak olmasıydı. Değişim isteği ve mevcut yöneticilerin gitmesi talebi somut olsa da, bu değişimin hangi yönde olacağı ya da bu yöneticiler gittikten sonra ne yapılacağı sorularına verilen aynı somutlukta yanıtlar yoktu. Protesto hareketlerine katılanların bir kısmının herhangi bir siyasi program dahilinde hareket etmemesi, bunu yapanların ise yan yana uzun bir birlikteliği sürdüremeyecek heterojen topluluklar olması, yerleşik ve kalıcı bir siyasi dönüşüm ihtimalini en başından itibaren zayıflattı.

Bununla bağlantılı ikinci sorun, altüst oluş süreçlerinin yaşandığı ülkelerde bu süreçlere yön verebilecek siyasi öznelerin genellikle gelişmemiş ya da gelişememiş olmasıydı. On yılların anti-demokratik yönetimleri yasal alanda siyasi öznelerin gelişmesine izin vermediği gibi, birkaç istisna dışında bu ülkelerde sivil toplum olgusu da yeterince gelişememişti. Sivil toplumun görece gelişkin olduğu Mısır gibi ülkelerde ise ordunun siyasal alan üzerindeki hegemonyası ve başlı başına bir siyasi parti gibi hareket ediyor olması, sivil ve barışçıl değişimi imkânsız kıldı. Hüsnü Mübarek’in koltuğu terk etmesinin ardından rejimi kendi himayesi ve vesayeti altına alan Mısır ordusu, kendisinden bağımsız bir girişimi, bir yıldan biraz az bir zaman sonra, Temmuz 2013’te, kanlı bir darbeyle boğdu.

Sürecin üçüncü ve belki de en büyük handikabı, şiddetin her noktaya sirayet etmesi ve sıradanlaştırılması oldu. Neredeyse tüm ülkelerde gösterilerin bastırılmasında sert ve acımasız bir şiddete başvurulmasının yanı sıra, Libya ve Suriye gibi örneklerde karşı-şiddet, şüphe uyandıracak bir hız ve ölçekte karşımıza çıktı. Sivil protestocuların öldürüldüğü söylemi zamanla dış müdahale yanlısı bir argümana dönüşürken, sivil protestocularla silahlı unsurlar birbirine karışmaya başladı. Suriye’de gösterilerin daha beşinci gününde yönetim karşıtları kan dökmeye başlarken, Nisan 2011 sonu itibariyle (altı hafta sonunda) hayatını kaybeden asker ve polis sayısı 88’i bulmuştu. Yönetimin ve yönetim karşıtlarının sebep olduğu her ölüm karşı tarafı daha fazla ve daha acımasız şiddet araçları kullanmaya yöneltirken, bu döngü zamanla tümüyle kontrol edilemez hale geldi. 2012 ortalarında Şam’ın kalbinde gerçekleşen büyük çaplı intihar saldırıları örneğinde olduğu gibi dış aktörlerin – bahsettiğimiz örnekte Suudi Arabistan’ın – da doğrudan dahliyle birlikte bir ülkenin iç meselesi, bir bölgesel savaş halini almaya başladı ve bu bölgesel savaşın katılımcıları devamlı olarak arttı.

Bu son söylediğimiz nokta ise Arap Baharı’nı çöküşe dönüştüren dördüncü noktanın örneklerinden biridir: bu dördüncü nokta, dış müdahaledir. 2011’den günümüze kadar, siyasi değişim teşebbüslerinin veya altüst oluş süreçlerinin yaşandığı tüm ülkeler, dış müdahalenin çeşitli biçimlerini ayrı ayrı veya bir arada yaşadı. Bahreyn’de Suudi tankları protestocuları – mecazen ve fiilen – ezerken, Libya’da NATO’nun “Kaddafi güçlerine” karşı düzenlediği hava saldırıları ülkeyi 100 yıl aradan sonra yeniden Batılı emperyalist devletlerin hedefi haline getirdi. Suriye gibi Yemen de bir süre sonra bir tür bölgesel savaşa sahne oldu.

Bugün Suriye’de çatışma, ölçeği görece azalmış şekilde de olsa devam ediyor ve yarın barış sağlansa bile ülkenin her yerinde normal bir hayata dönülmesi yıllar alacak. Yemen, açlıktan ölümler dahil topyekûn çöküşü yaşıyor. Libya’da halen iki ayrı hükümet var ve bu hükümetler birbirleriyle savaşıyor. Mısır’da uzun süre önce “istikrar” sağlanmış olsa da geçmişin yaraları kapanmış değil ve mevcut yönetimin iç ve dış politika yönünden Hüsnü Mübarek yönetiminden pek de farkı yok.

Gelecek ne getirebilir?

Devrimler anlık olgular olmadıkları gibi doğrusal bir çizgi halinde de ilerlemezler. Fransa’da XVI. Louis’nin idamı, cumhuriyetin ilanı, Terör dönemi, Napoleon Bonaparte’ın kendini imparator ilan etmesi ve fetih savaşlarına çıkması, işçi ayaklanmaları, ikinci cumhuriyetin ilanı gibi taban tabana zıt gibi görünen siyasi gelişmeler, tek bir dinamiğin açığa çıkması sonrasında zincirleme olarak yaşanmıştır ve bazı tarihçiler tüm bunları “Uzun Fransız Devrimi” kapsamında değerlendirmektedir. Belki de geleceğin tarihçileri on yıl önceki momenti “Uzun Arap Devrimleri”nin başlangıcı olarak anacak ve içinde bulunduğunuz karanlık aşama, bu uzun sürecin merhalelerinden yalnızca biri olacaktır.

Bunun olup olmayacağını bugün için öngörmek hiç kolay olmasa da, on yılın tecrübelerinden hareketle iki şeyi beklemek mümkün olabilir. Birinci olarak bölge halkları, statükoyu ve kendilerine dayatılan iradeleri eskisi kadar pasif şekilde karşılamayacaktır. İkinci olarak ise değişim için adım atarken, bütün bu süreçlerin acı tecrübeleri onları ihtiyatlı davranmaya sevk edecektir. Bölgenin geleceği – bölge halklarının kendisinin elinde olabildiği müddetçe – bu ikisi arasındaki denge tarafından belirlenecektir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Güney Afrika Diye Bir Yer

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Merak kadar doğurgan bir canlı var mı? Az çok giderilen bir merakın yeni yeni meraklar doğurması için dokuz ay beklemesine gerek yok. Dokuz dakika, hatta saniye bile yeter.

Beni, gitmediğim uzak bir ülke üzerine kitap okumaya sevk eden merakın izini sürüp Haruki Murakami’nin ilk romanı 1Q84’e varmıştım. Sis dağılıp gitse ve daha da gerilere erişebilsem, dinlediğim veya okuduğum ilginç bir hikayenin, zihnimin bahçelerine ektiği tohumlar arasında bulabilirim belki onu.

Ortalama bir insan için hayat, tanıdığı insanlar ve onlar vesilesiyle tanıştığı sonrakiler arasında; arkadaşlar, dostlar, eş ve akrabalar etrafında dallanıp budaklanıyor ve nihayete eriyor. Zincirleme insan tamlaması olarak adlandırabiliriz bu durumu.

Amatör bir okur olarak benim de hayatım kitapların açtığı kitapların sonu olmayan yolunda yürüyerek geçiyor. Dünya dediğimiz bu tahammülfersa savaş alanından, mümkün olduğunca az yaralayarak ve yara alarak geçmeye çabalarken kitaplardan ve okumaktan güç alıyorum.

Serdar Nazım Kölürbaşı, Japonya‘dan sonra Güney Afrika’ya getiriyor okurunu, doyurucu bir geçmiş ve bugün bilgisi içinde. Güney Afrika denince, aklıma Mandela ve Vuvuzlela’dan başka bir şey gelmiyordu düne kadar.

Fransızca “ayrım” demek olan “A part” ile İngilizcede “dönem” anlamında kullanılan “hood” kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkan, Afrikaans dilindeki “Apartheid” kelimesi kulağınıza çalınmıştır hiç değilse.

1948-1994 yılları arasında, 4 milyon Avrupa kökenli beyaz tarafından, yaklaşık 40 milyonluk siyahi halka, bir devlet politikası olarak uygulanan ırk temelli ağır ayrımcılık dönemi, “Apartheid Dönemi” olarak biliniyor.

Irkçı düzene karşı mücadele eden ve 27 yıllık esaretin ardından 1990 yılında cezaevinden çıkan Nelson Mandela, Güney Afrika’nın değişen kaderinin vücut bulmuş hali adeta. Maruz kalınan ırkçılığın, yaşanan esaretin ve nihayet kavuşulan özgürlüğün simgesi Mandela, 1994 yılında tüm vatandaşların eşit oy hakkına sahip olarak katıldığı seçimle devlet başkanı olmuştu. Devrim niteliğindeki bu gelişme üzerine ırkçı rejim yıkılmış, geriye, enkazını kaldırmak kalmıştı. Çalışmalar halen devam ediyor. Irkçılık, aklı, kalbi ve insanlığı karartan öyle ağır bir zehirdir ki, arınmak kolay değil. (Çevrenize bakın, kimse ben ırkçıyım demez lakin başka “yüce” addedilen dava ve ideolojilerin içine sinmiştir ırkçılık, görebilirsiniz, her an hiç beklemediğiniz yerden bırtlayabilir. )

Siyahilerin özgürlükleri için mücadele eden kişiler düşünüldüğünde Malcolm X, Martin Luther King gibi isimlerden önce akla gelen ilk lider Mandela’dan Vuvuzela’ya bir futbol topu gibi zıplayarak gelecek olursak…

Afrika kıtasında organize edilen ilk dünya kupasına 2010 yılında Güney Afrika ev sahipliği yapmıştı. Organizasyona damgasını vuran olaylardan biri de milyarlarca insanın muhtemelen ilk kez gördüğü ve duyduğu, Afrikaya özgü bir zurna idi: Vuvuzela. Zulu dilince gürültü anlamına geliyormuş “vuvu”. Çocuk kitabından çıkagelen bir kahraman kadar sempatik bir ad. Ne var ki, hep bir ağızdan çıkarttığı gürültü çok acayip.

Binlerce taraftarın, ‘dediğim dedik, öttürdüğüm düdük’ tavrıyla ortalığı inlettiği statta sanki milyonlarca sivrisinek aynı anda vızıldıyor gibi. Nereden mi biliyorum? İnternete girip 2010 Dünya Kupası ilk maçının, birlik beraberlik içinde (1-1) biten Güney Afrika-Meksika maçının kısa özetini izleyin de görün ve duyun.

Bu, “efsane” olmaya aday zurnanın sportif müsabakalarda çalınması dünya kupasından kısa bir süre sonra yasaklanmış. 135 desibele kadar çıkan sesi insan sağlığına zararlıymış. Kola gibi zehir zemberek bir içeceğin yasal olduğu bir dünyada bu ne incelik böyle!

Mandela ve Vuvuzela’dan sonra bir başka sevimli kelimeye geçebiliriz: Safari.

Safari’nin Arapça ‘uzaklara yapılan yolculuk” anlamındaki “sefer” kelimesinden türediğini biliyor muydunuz? Misafir de aynı kökten.

Safari dendi mi akla Afrika gelir, doğru. Artık öğrendik ki açık adres vermek gerekirse, “Güney Afrika” demek “yerinde” olur. Zira yeryüzünde en tehlikeli, yakalanması da en zor beş hayvanı (fil, gergedan, bufalo, aslan ve leopar… Yakalamaya kalkmayın) bir arada ve doğal ortamında gözlemlemek için en ideal yerler bu ülkede bulunan milli parklar.

Güney Afrika, “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil” gibi tek’leyen ve teklikleriyle övünen bizim siyasetçilerin alışık olmadığı bir ülke. Dile kolay, ülkede 11 resmi dil konuşuluyor. (Birini kabul etsen, 10 tane “bilinmeyen dil” var demek oluyor!)Bu yetmezmiş gibi, 55 milyonluk ülkede 3 farklı başkent bulunuyor.

Güney Afrika için yoksulluğa ve cehalete bağlı ciddi sorunlar da mevcut. Ülke, dünyanın en yüksek tecavüz oranına sahip olmasıyla biliniyor. Aids hayli yaygın.

Tarihi, coğrafyası, yeraltı zenginleri, kültürel iklimi ve daha pek çok vehçesi ile Güney Afrika, dolu dolu 174 sayfalık kitapta okura sadece hayal değil mukayese imkanı da sunuyor.

Her şeyden önce merak tohumları serpiyor ki çok okuyan da bilsin çok gezen de. Ama en iyisi gezmeden önce okuması. Hiç, bilerek gezen ile bilmeden gezen bir olur mu?

*kapaktaki foto: Nelson Mandela Day 2020. Photo Courtesy: Instagram/@ivan.debs

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yol Medeniyet midir?

Hasret Aktaş

Yayınlanma:

-

Medenileşmenin ilk kuralının yerleşik hayata geçmek olduğu söylenir. Bu konuda ulaşımın önemine vurgu yapmak için ‘yol medeniyettir’ diye bir kavram üretilmiş.

Günümüzde yol gerçekten medeniyet midir?

Sanayi ve işçi kenti olan İstanbul, durmadan yükselen toplu konutlar ve ultra lüks rezidanslar arasında ikiye bölünmüş durumda. Sanayi ve iş sahalarına, merkeze yakın semtler daha lüks, maddi yönden zengin hale getirilirken; yine bu konuda düşük seviyedeki konutlar ise kentin diğer uçlarına, kıyılara inşâ ediliyor. İş yerlerine yaklaşık 1-2 saat uzaklıktaki TOKİ evlerinde oturan vatandaşa bu mesafeyi azaltacağı vaad edilen tünel, köprü, yol çalışmaları ile birlikte medenileşme süreci başlıyor.

Hiç tanımadığınız birileri, yöneticilerin ortaklık ve aracılığı ile tüm yaşam alanlarımız gasp etmişler. Özel şirketlere buraları işletme hakları verilmiş. Tüm ticari hesap ve çıkarlardan önce zekice bir işgal çalışması gibi sanki tüm bunlar.

Tabi bazı pazarlıkların sonucu hayal kırıklığı olabiliyor. Mesela Avrasya tünelinden geçen araç sayısı bu yıl vaad edileni bulmadı. İşletmeci firmaya 391 milyon 870 bin 500 lira ödeyeceğiz hesapsız kitapsız, art niyetli ortaklarca emeği hiç edilen halklar olarak bizler!

Ödemeliyiz, çünkü yol medeniyettir(!)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Habil Mert Neden Mahkûm Edilmeli?

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

100 yaşına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlamaya elverişli 5 kelime ne olur diye sorsalar, “yalan” ve “darbe” kelimeleri bu listede kendilerine pekala yer bulurlar bana kalırsa.

Yalana ve darbeye aşırı dozda maruz kalmış insanlarız. Türkiye bir yalanlar ve darbeler ülkesi. Yalana müracaat etmek ve darbe yapmak bu ülkede köklü bir gelenek ve görenek. Birbirini besleyen ve büyüten iki kanka kelime: yalan ve darbe.

Hatırlayalım: Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmak üzereyken; çok sesli ve renkli, her kesimi temsile kabiliyetli birinci Meclis (Mustafa Kemal’in muhafız kıtasının başındaki Topal Osman’ın bir talimatla Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i Ankara’nın ortasında katletmesi ve bu cinayetin “aydınlatılamaması” için yaralı ele geçirilen Topal Osman’ın bir talimatla olay yerinde öldürülmesi hadisesi üzerine) bir darbe ile kapatıldı. 15 Temmuz 2016 tarihine kadar aradan geçen 93 yılda irili ufaklı pek çok darbe gördük. Dahası, aslolan darbelerdi, arada görece özgürlükler ve aşık olunan “demokrasi” yer yer kendini gösterdi. Değil mi ki 28 Şubat’ı icra eden zalim çete, 1000 yıl süreceği kehanetini yumurtlamayı da ihmal etmedi?

Darbeler sadece asker eliyle gerçekleştirilmiyor. Ordu, elindeki silah gücüyle nasıl darbe yapıyorsa, Yargı da yasa gücüyle darbe yapıyor. Yasal imkanlar, Gözaltı’na, Tutuklama’ya, İddianame adı altında “iftiraname”ye dönüştürülüyor. İnsanlar karalanıyor, mahkum ediliyor ve hapse atılıyorlar. Masumiyet Karinesi adlı en kadim, üst ilkeye mütemadiyen tecavüz ediyorlar. İstiklal Mahkemeleri’nden DGM’ye, Sulh Ceza Hakimlikleri’nden günümüze uzanan köklü bir zulüm geleneğinden bahsediyoruz.

Türkiye’de her kesim, istisnasız herkes, doğrudan değilse dolaylı olarak bu darbelerden zarar gördü, görmeye devam ediyor. Her kesimin zarar gördüğü aşikar da, herkes zarar gördü demek abartı olur, diye itiraz edilebilir. Ülkenin havasının kirletilmesi, yol açılan kamplaşmalar, güvensizlik uçurumları, ağırlaşan önyargılar, artan nefret söylemleri, çölleşen kültür sanat dünyası, yağmalanan kamu malları en tuzu kuru insanımızı bile olumsuz etkilemiyor mu?

Söz konusu askeri darbe olduğunda bunu görmek, buna karşı öyle veya böyle tavır almak kolay. Ne var ki yargı mekanizmasını kendi kirli, şahsi, siyasi emellerine alet etmek isteyenlerin, halkın bir kesimine veya “herhangi” birine indirdiği darbe’yi görmek pek kolay olmuyor. Hele de bu insanların arkasında, “ses verecek” bir kitle, camia yoksa, hiç kolay olmuyor.

Gelelim bu yazının başlığında adı geçen Habil Mert’e. Kim bu arkadaş ve bu yazıyla ne alakası var?

Habil, insani ve İslami sorumluklarını yerine getiren bir insan. Edirne’de yaşıyor ve bir sivil toplum kuruluşunun da başkanlığını yürütüyor. Edirne’nin genel havası içinde ortaya koydukları söylem ve eylem sadece toplumun değil birilerinin de dikkatini çekiyor demek ki. Bu “birileri” her kimse artık, 28 Şubat sürecinde olduğu gibi şimdi de haksız ve hukuksuz olarak “cezalandırmak” istiyorlar Habil’i. Bu bir nevi Habil – Kabil hikayesi!

Habil Mert son yıllarda daha çok Suriye savaşının geride bıraktığı enkazı kaldırmaya dönük yasal ve meşru insani yardım faaliyetlerine odaklanmıştı. Tıpkı, yüzlerce sivil (veya değil) toplum kuruluşu gibi. Suriye savaşının yaralarını sarmak için Türk Devleti’nin de ilk günden elini taşın altına koyduğu biliniyor. 

Habil Mert’ten İstanbul’da 100 tane vardır en azından. Gelin görün ki Edirne’de bir tane olduğu için onu harcamak kolay ve gerekli. Doğu Perinçek’in her akşam ekranlarında cirit attığı “yepisyeni” Türkiye’de bürokrasi gibi yargı da rotayı yeniden hesaplıyor olmalı.

Yargı yetkisini, devletin kendilerine tanıdığı gücü kötüye kullananların sıkça ve hayli ‘sığ’ca başvurduğu bir yöntemle, 30 Ağustos 2019 sabahı evi basılarak gözaltına alınmıştı Habil Mert. Bir yere kaçtığı, bir şey sakladığı yoktu. Bir telefon açsalar yarım saate kadar Polis Merkezi’ne geleceğini bildikleri için “şafakta basmayı” sevenlerin mirasçıları, şov yapmayı tercih ettiler. Biraz aksiyon gerekli. Yoksa, eşini çocuklarını, komşularını nasıl taciz etsinler?

Üç gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı Habil.

Ardından, “planın” devamında, savcının bir iddianame hazırlaması gerekiyordu. (Bu hikayeyi binlerce kez okumuştuk!) Ve savcı, adına iddianame denilen lakin hukukla değil laga luga ile doldurduğu 11 sayfalık belgeyi imzalayıp gönderir. Hakimin delilsiz, mesnetsiz, alakasız olayların içine tıkıştırıldığı belgeyi kabul etmeme, iade etme yetkisi var ama bu yetkiyi kullanmak kolay mı?

Siyasi davalarda hukuka ne gerek var? Suyu bulandır dur. Algı oluştur. Kabaca “hokus pokus” yapmaya çalış… Olan biten bu.

Savcı, kırk dereden su getirmeye çalışmış, gayretine bir diyeceğim yok ama uymakla yükümlü olduğu yasalara sırt çevirmiş, hukuki olmayan bir metinle “şüpheli” gösterdiği kişinin, sıkı durun, “terör örgütü üyesi” olduğu ve “terör propagandası” yaptığı gerekçesiyle cezalandırılmasını istemiş.

Savcı, ipe sapa gelmez olayları tıkıştırdığı metni iddianame diye mahkemeye sunduğundan, yani hukuka bağlı olmadığından, ben de bu yazıda iddianamenin içeriğine dair hukuki değerlendirmede bulunmayacağım. Kurmaca bir metni hukuki değerlendirmeye tabi tutarak okuru gereksiz yere yormak istemem, edebiyat eleştirmenlerine bırakıyorum. (Yine de, bu ağır ithamlar hangi eylemlere dayanıyor, merak edenler, bir demet seçki için aşağıya bırakacağım linke tıklayabilirler.)

Ben savcıya bir soru sormak istiyorum yalnızca: Acaba kaçma ve delil karartma şüphesi bulunmayan bir insanın evine sabahın erken saatinde polisleri gönderirken, üç günlük gözaltı kararı verirken veya hukuki olmayan bir iddianame ile bir insanın terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmasını talep ederken, o ay aldığınız maaşın size helal olacağını mı zannediyorsunuz?

Habil Mert’in karar duruşması 9 Şubat’ta. Yargılamanın kendisi bir tür cezadır ama asıl büyük ceza hukuka ve yasaya rağmen kesilebilir.

Hiç şüpheniz olmasın, kesilmek istenen, Müslümanların soluğudur.

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM