Connect with us

Haberler

İstanbul’da Ekoloji Eylemi

Yayınlanma:

-

Eğitim İlke-Sen, Sağlık İlke-Sen, TOKAD ve Özgür Yazarlar Birliği tarafından İstanbul Eminönü’nde düzenlenen eylemle ekolojik ifsada sebebiyet veren, tabiatı tahribine sebebiyet veren politikalar protesto edildi, yerel ve küresel direniş çağrısı yapıldı.

Eylemin açılışında konuşan Eğitim İlke-Sen başkanı Ahmet Örs, Marmara’daki müsilajla herkesin kapitalizmin nasıl bir ifsada sebebiyet verdiğini gördüğünü, ekolojik hassasiyetleriyle ülkenin dört bir yanında mücadele veren insanları daha iyi anladığını söyledi. Sermayenin, devlet destekli yağma ve talanına karşı çıkmamaya, Kanal İstanbul’la yaratılmak istenen rant ve ekolojik yıkıma karşı koyacaklarını dile getirdi.

Eyleme destek veren İkizdere direnişçisi Aslı Eren de bir konuşma yaptı. İkizdere’deki direnişin nasıl bastırılmak istendiğini, oradaki tabiat aleyhine yürütülen taş ocağı faaliyetlerinin neden olduğu tahribatı anlatan Aslı Eren, Karadeniz’deki uzun yıllara yayılan ekoloji direnişlerinden örnek verdi ve her şehirden bu mücadelelere destek verilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

İşçinin Kendi Partisi başkanı Cemal Bilgin de tabiata dönük saldırının köylüyü, çiftçiyi yerinden ettiğini, işsizliği patlattığını söyledi ve tabiata sahip çıkışlarını emek mücadelesinin parçası olarak gördüklerini, her zaman ranta dönük politikaların karşısında duracaklarını vurguladı.

Topluluk adına açıklamayı ise Ebrar Yılmaz okudu. Eylem boyunca “Yağmacı Sermaye Doğamızdan Defol, Kahrolsun Kapitalist Yağma Düzeni, Sermayeyi Değil Hayatı Savun, Yağmacı Sermaye Ormanlardan Defol, Sermaye Büyüyor Tabiat Ölüyor, Kanalı Değil İstanbul’u Savun, Sermayenin Değil Rabbimizin Kuluyuz, Sermayeye Değil Halka Kulak Ver, Marmara Ölüyor Sermaye Büyüyor, Sermayeye Değil Halka Hizmet Edin, Yağmacı Yasalar İptal Edilsin, Rantı Değil Tabiatı Savun, İfsada Geçit Vermeyeceğiz” gibi sloganlar atıldı, tekbir getirildi.

(Eylemin videosunu buradan izleyebilirsiniz.)

Eylemde okunan açıklamanın tam metni şu şekilde: 

İkizdere’den Marmara’ya,

Deniz ve Ormanlardan Kanal İstanbul’a

EKOLOJİK İFSADA HAYIR!

Bismillahirrahmanirrahim

 Arkadaşlar,

 Rize-İkizdere Vadisinde yapılması planlanan taş ocağına karşı yükselen direnişin başlangıcından bu yana yaklaşık 3 ay geçti. Marmara Denizinde müsilaj denilen agregatın belirmesinin üzerinden yaklaşık bir ay ve KANAL İSTANBUL lafzının ilk duyulduğu günlerin üzerinden ise yıllar geçti.

Farklı farklı duran ancak birbiriyle alakasız olmayan bu gelişmelerin hepsi mevcut sosyal ve ekonomik ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkan doğa talanlarının ve potansiyel yağmaların örnekleridir.

Bugün Rize’den Marmara’ya, Akdeniz’den Mezopotamya’ya, Karadeniz’den Kapadokya’ya ve oradan Ege’ye kadar ırmaklarımız, ormanlarımız, denizlerimiz ve bilcümle yaratılmış tabiat neoliberal KAPİTALİST-EMPERYALİST düzenin tasallutu altındadır!

Bu tasallut ki kârları ve sefaları için yeryüzünün yaratılmış en nadide parçalarından olan koruma altındaki İkizdere gibi vadilerden Dersim’in ormanlarına, Marmara Denizi ve Ergene Irmağından Munzur sularına kadar yayılmıştır.

Ey Denizlerin ve Canlıların Yoldaşları;

Bugün yeryüzünde canlı türleri hızla azalmakta, ormanlık bölgeler sermayenin iştihasına kurban verilmekte, pek çok özgün ekosistem yok edilmekte ve gezegenimiz hızla ısınmaktadır.

Büsbütün bir ekolojik kriz ve belki de büyük bir çöküş riski ile karşı karşıya iken İkizdere Vadisine yapılmak istenen taş ocakları ya da ülkenin dört bir yanında kurulmak istenen altın madenleri gibi pek çok yıkıcı süreç yoğunlaşarak devam etmektedir.

Sıraladığımız bunca yağma, talan ve ifsat alanı yetmezmiş gibi bütün eleştiri ve önerilere kulak tıkayan iktidar hem Karadeniz hem de Marmara Denizi için yıkıcı ekolojik sonuçları olacağı öngörülen ve türlü çeşit sorunla boğuşan, rant gözlükleriyle bakılıp beton yığınına dönüştürülen İstanbul’a son darbeyi vuracağı açık olan KANAL İSTANBUL projesinde ısrar etmektedir.

Spekülatörler ve kreditörleri hariç kimseye faydası olmayacak bu MEGA projelerden bir an önce vazgeçilmelidir! Daha önce de büyük kaynaklar ayrılarak ve büyük ekonomik vaatler ile yapıldığını bildiğimiz pek çok proje gibi bu proje de kâğıttan kaplandır. Yalnızca hodbinlikleri ile iyice şişmiş spekülatör ve rantçı odaklara yararı olacaktır.

Bu projeler iddia edildiği gibi halkın yararına ise neden kamusal istişârî süreçlerden kaçınıldığı ve bin bir dalavere ile inşaatına başlanılmak istendiği soruları da ayrıca sorulmalıdır.

Kardeşler!

Marmara Denizi ve Karadeniz ekolojik bir fecaat riski ile karşı karşıyadır. Peki, neden? Sırf yerli-yabancı sermaye sahipleri yolunu bulsun diye! Hem ekosistemler üzerinde geri dönülmez tahribatlar üretecek, hem de toplumsal ekonomiye anlamlı bir katkısı olmayacak bu projeye son verilmelidir.

Oysa ekosistemleri tahrip etmeden ve %1’lik azınlığı daha da palazlandırmadan toplumsal fayda üretecek projeler pekâlâ mümkündür. Ama bunun için her şeyden önce istişare kanallarının yeniden açılması zorunludur.

Ey Nehir ve Ormanların Dostları,

2004’te neoliberal uyum süreciyle paralel olarak değiştirilen Maden Yasasıyla beraber memleketimizin altı üstüne getirilmiş, her bir yanı oyulmuş durumdadır.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının verilerine göre 2008-2018 yılları arasında toplam 120 binden fazla madene işletme ruhsatı verilmiş ve bunun yaklaşık iki katı kadar da maden arama ruhsatı çıkarılmıştır. Yine aynı yasalarla açık ocak tipi işletmeler yaygınlaştırılmış ve dağlarımızın toprak örtüsünün soyulması kolaylaştırılmıştır.

Bu gidiş açıkça göstermektedir ki son dağa taş ocağı, son akarsuya HES yapmadan durmamaya ahdetmiş bir yağma ve talan düzeni ile karşı karşıyayız!

Biz Buradan Tekrar Hatırlatıyoruz:

Rabbimizin ayrım yapmadan bütün insanlığa, canlı cansız bütün varlıklara parçalanıp ayrılamaz bir bütünlükte ikram ettiği yeryüzünü emanet bilip savunmak boynumuzun borcudur!

Yeryüzünü parselleyenlere karşı hakikati dillendirip adaleti savunacağız! Yine Allah’ın nimetlerini gasp edip kulları üzerinde hâkimiyet iddia edenlere karşı direneceğiz!

Hayatı, Tabiatı Savunan Kıymetli Halkımız,

Artık nefes alamaz hâle getirilen bir dünyada yaşıyoruz. Bunu her geçen gün daha bir kesinlikle görüyoruz.

Bugün bütün bir insanlığın temel önceliği dünyayı nefes alamaz hâle getiren şeytâni kapitalist düzenle hesaplaşmak, onu geriletmek olmalıdır.

Dünyanın dört bir yanında yükselen direniş seslerine kulak verelim. Hayatı, tabiatı ve en nihayetinde insanı savunan bu seslerle kendi sesimizi birleştirelim. Müfsit egemen düzenleri durdurup yağma ve talanın önüne geçelim!

Selam olsun toprağını, suyunu savunan İkizdere, Gürpınar, Erbaa, Ünye, Kapadokya, Dersim, İstanbul, Kaz Dağları direnişçilerine!

Veyl olsun halkı ve tabiatı nefessiz bırakan iktidar ve onun yandaş müteahhitlerine!

Dostlar,

Bu vesileyle vicdanlı bütün insanları tabiatın, hayatın ifsad edilmesine, yozlaşma ve çürümenin yaygınlık kazanmasına karşı sesimizi yükseltelim ve hep birlikte bir kurtuluş duası olarak Rabbimizin sözlerine kulak verelim:

Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. (Araf Sûresi, 54)

İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır. (Rum Sûresi, 41)

EĞİTİM İLKE-SEN (İlkeli Eğitim ve Bilim Çalışanları Dayanışma Sendikası, www.egitimilkesen.org)

SAĞLIK İLKE-SEN (İlkeli Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Dayanışma Sendikası, www.saglikilkesen.org)

TOKAD (Toplumsal Dayanışma, Kültür, Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği, www.tokad.org)

ÖYB (Özgür Yazarlar Birliği, www.ozguryazarlarbirligi.org)

(Topluluk adına Ebrar Yılmaz)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

Haberler

NATO’ya Hayır İmza Kampanyası Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ankara’nın 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ev sahipliği yapmaya hazırlandığı NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye’deki antiemperyalist ve İslami çevrelerden itirazlar yükselmeye devam ediyor. NATO’ya Hayır İnisiyatifi tarafından başlatılan ve Vicdan Çağrısı sitesinde kamuoyuna duyurulan imza kampanyası, kısa sürede 2000 imza barajını aştı.

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız”

Kampanya web sitesinde yer alan “Biz kimiz?” içeriğinde şu açıklamaya yer verildi: “NATO’ya Hayır İnisiyatifi, emperyalist savaşlara, işgallere ve mazlum halklara yönelik saldırılara karşı Müslümanların ortak vicdanını ve sorumluluğunu ortaya koymak amacıyla bir araya gelmiş gönüllülerin oluşturduğu bağımsız bir platformdur. İnancımız bize, zulme ortak olmamayı ve zalimlere meyletmemeyi emretmektedir. Nitekim Rabbimiz, “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur…” (Hud, 11/113) buyurmaktadır. Bu bilinçle, zulmü meşrulaştıran ve savaş politikalarını besleyen yapılara karşı sesimizi yükseltiyor; adaletin, hakkın ve mazlumların yanında olduğumuzu ilan ediyoruz.”

İmza kampanyası bildirisi ise şöyle:

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Vicdan Çağrısı sitesi üzerinden devam eden kampanyanın, zirve boyunca devam ederek kitlesel bir bilince dönüşmesi hedefleniyor.

İmza kampanyasına katılmak için www.vicdancagrisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yenipencere.com

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x