Connect with us

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Son Muhalif Susturulana Kadar

Yayınlanma:

-

Artık iyice anlaşıldı ki Türkiye’yi yöneten iktidar, gözünü karartmış. Sadece “hukuk”u değil görgü kurallarını da bir kenara bırakmış, doludizgin saldırıyor. Üstelik son muhalifin sesini soluğunu da kesmeden durmaya niyetli değil!

İktidar, güçlü siyasi rakiplerini zindanlara atarak başarısızlığının üstünü örtmeyi denedi ama olmadı.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, yağma ve talan o kadar yaygın ve can yakıyor ki dört bir yandan itirazlar yükseliyor. Düşünün ki en az 10 yıllık bir gecikmeden sonra bile olsa Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı (Erenköy Cemaati) iktidara açıktan bir eleştiri yöneltti ve şöyle bir cümle kurabildi:

“Fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma rüşvet ve yolsuzlukların suçluları ve sorumluları kim olursa olsun, hesap vermelidir.”

Ah, o “kim olursa olsun”un dili olsa da konuşsa!

İktidarın “gözetim ve denetimi altında” zulüm ve çürüme o denli derin ve yaygın ki böyle giderse iktidarın koltuk değneği Milli İrade Platformu bile yakında isyan bayrağını açabilir. Dilsiz şeytanlık da bir yere kadar!

Kendini hukuk ile bağlı görmeyen, deyim yerindeyse ipini koparmış, pervasızca sağa sola saldıran bir iktidar var karşımızda. Artık ülkenin ve halkın karşısında yıkıcı bir güç değilse nedir bu Allah aşkına?

Gidişat açıkça toplumsal huzuru ve güveni bozar bir hâl alıyor.

Yargı içindeki uzantılarınız aracılığıyla muhaliflerinizi -soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla- baskılayıp susturdunuz, yetmedi. Bu ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanını “uydur-kaydır” sebeplerle hapse attınız, yetmedi. Ana muhalefet partisine adamınızı kayyım atadınız, yetmedi. Hoşa gitmeyen haberler yapan gazetecileri zindanlarla, ev hapisleriyle susturdunuz, sansürlediniz, yetmedi. Her gün yargıyı sopa diye elinizde tutup halkı hizaya getirmek için yukardan sallıyorsunuz, yetmedi. Ters kelepçelerle, şafak baskınlarıyla, algı operasyonlarıyla, ucuz güç gösterileriyle her gün şehvetle arz-ı endam ediyorsunuz gündemde, yetmedi. TV sunucusundan “terör örgütü lideri”, komedyenden “bölücü halk düşmanı” icat ettiniz, yetmedi. Kaybettiğiniz belediyeleri “şantaj-montaj” geri aldınız, yetmedi. Sizden olmayan haber sitelerini kapattınız, yetmedi. Farklı düşünen, itiraz eden binlerce vatandaşın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirdiniz, yetmedi. Muhalif kanallara kayyım olarak adamlarınızı atadınız, yetmedi.

Yetmedi, yetmedi, yetmedi!

(Bu nasıl bir ülke ki teröristi, sakıncalısı, ötekisi, muhalifi -harca harca- bitmedi!)

Yetinmeyi bilmiyorsunuz. Gözünüz doymuyor.

Sizin hayli kişisel menfaatinize ayarlı “terörle mücadeleniz” bitmek bilmiyor. Sosyal medyanın dağlarındaki, internetin kuytu köşelerindeki, sohbet odalarındaki, WhatsApp gruplarındaki son muhalif ses de susturulana kadar kararlı mücadeleniz devam edecek gibi görünüyor.

Oysaki biz halkız, bu toplumun fertleriyiz. Bu bâtıl mücadeleyi kazanacağınız zannına kapıldığınız anda çoktan kaybetmiştiniz. Maç bitti, düdük çaldı; görmüyor, duymuyor musunuz?

Biat etmeyeceğiz, sinmeyeceğiz ve itiraz edeceğiz çünkü biz, insanız! Biz akıl sahibiyiz, vicdan taşıyoruz. Haksızlık karşısında, öyle veya böyle durmayı, susmamayı öğrendik bir kere, artık biliyoruz. Bilmiyormuşuz gibi yapamayız.

Biz darbeleri de gördük, darbecileri de, hepsinin akıbetini de! Görmemişiz gibi davranamayız.

Hukukun, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşamaya razı değiliz. Buna uyum sağlamayacak, alışmayacağız.

İsrail’le de israillikle de normalleşmeyeceğiz. Uzun veya kısa, içeride veya dışarıda, fark etmez ama mutlaka onurumuzla yaşamak istiyoruz. Derdimiz ve davamız budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Çarpık Dincilik, Çarpık Modernlik, Çapsızlığın Kartviziti

Yayınlanma:

-

Söze bir ezber bozumuyla başlayayım: Din ve modernlik özde aynıdır. Biliyorum, hemen “Ne alaka?” diyeceksiniz! Söyleyeyim: Din de modernite de aynı şeyi yapar: Belirsizliği, askıda olmayı ortadan kaldırır. Birisi bir tür manevî determinizm inşa eder; kulluk şartlarını yerine getirirseniz kurtulursunuz. Diğeri de aklın kurallarına uymanız hâlinde maddî kurtuluşun geleceğini söyler ve ikisinin bir ortak özelliği de tedbirdir. O yüzden de hâlimiz “Ne deve ne kuş!” deyimine uygun.

Bu ülke, Osmanlı’nın çöküşünden beri ikisi de çarpık, ikisi de çapsız bir modernlikten muzdarip! Yöneticiler de o zamandan beri hep aynı yalana iman etmemizi söylüyor: Sıkın dişinizi, yakalayıp geçeceğiz! Kemalizm kendi içinde tutarlı olmaya çabaladı ama modernliği yanlış anlamanın üst yapı değişiminin yani kültürel rotamızı dönmenin yeterli olacağını iddia etti ama duvara tosladı. AKP de benzerini yaptı ve kültürel rotamızın değişimi ile ülkenin mâkus talihinin değişeceğini söyledi. Kemalizm’e göre sorun geri kalmışlıktı ve bunun sebebi de Sünnî ulemanın gelenekçi din anlayışıydı. Bu din biçimi miadını doldurmuştu, Batı modernliğini ithal ettiğimizde sorun çözülecekti. AKP içinse sorun, bu toplumun değerlerine yabancılaşmış Batılı elitlerdi ve sorun, biz manevî köklerimizle yeniden buluşursak çözülecekti.

İkisi de vaadini gerçekleştiremediği gibi bu değişimi devlet zoru ile yapma çabasına girişti ama ne Mehmet Akifçi muhafazakâr modernlik ne de Batıcı modernlikçi modernleşme başarılı olabildi! Tersine, toplum, enerji kaybedip patinaj yaptı. Bu nedenle yoz modernlik de yoz dincilik de bu topraklara en büyük kötülüğü yaptılar. Üstelikte toplumu, kendi içinde kültürel sınıflara bölüp antagonizmaya, uzlaşmaz çelişki de denen mutlak zıtlığa böldüler. Her ikisi de “bağımsızlık” derken ABD’ye göbekten bağlı bir duruma geldi. Trump, en son açıklamasında “Erdoğan, ben ne istersem yapar!” diyerek bu bağımlılığı gözler önüne serdi.

Cumhuriyet kurulalı tam 100 yıldan fazla bir zaman geçti ve bu geçen sürede hâlâ doğanın uç hallerine dayanıklı kentler inşaa edemedik. İklim değişiminin sonucu olan aşırı yağışlar Batı kentlerini vurmuyor ki söz konusu kentlerin alt yapıları nereden bakarsanız bakın en az 100 yıllık ve bu alt yapılar, en uç koşullarda bile çökmüyor! Biz de ise her yağışta seller can kaybına neden olacak bir şekilde gerçekleşiyor çünkü alt yapı çökmüş hâlde! İstanbul gibi bir mega kentte alt yapı hâlâ dayanıklı hâle sokulamamış durumda. Nedeniyse kalkınma ve kalkınmanın sonucu olan beton kentler! “Kalkınma” ifademe de itiraz edeceksiniz belki ama “kalkınma”, sandığınız şey değil. Ne vâdettiği modernleşmeyi sağlar ne refah üretir ne de sizi güçlü kılar ne de bağımsız olmanızı sağlar! Sadece ve sadece bir avuç zenginin servetinin artmasına neden olur. Kalkınmanın sahte vaatleri bu yazıyı aşar; ona ayrı bir başlık açmak ve onu, o eksende ele almak gerekir.

Elbette sorun salt bizle sınırlı değil. Bir haber: “Pakistan’ın Peşaver kentinde özel okulun çatısının çökmesi 32 öğrenci 1 öğretmen hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı. Dawn gazetesinin haberine göre, Peşaver kentinin Afridi Abad bölgesindeki özel okulun çatısı, öğrencilerin dersliklerde bulunduğu sırada çöktü.”[1]

Bu olay, geçtiğimiz hafta İstanbul’da meydana gelen bina çökmesi sonucunda biri çocuk, beş kişinin ölümü vakasına benziyor.

Daha önce Suriye’de, İran’da meydana gelen 6.0 şiddetindeki depremlerde bile ciddî can kayıpları yaşandı. Kısacası sözde İslam dünyasının geri kalmışlıkta bir hayli ileride olduğu görünüyor.

Tüm bu geriliklerin nedeni ise yönetenler.

Oysa Allah’ın şeriatına uyulsa insana bahşedilen akıl nûru kullanılsa ne çatı çöker ne sel olur ne küçük şiddetteki depremlerde can kayıpları gerçekleşir. Kısacası sorun modernleşmeyi bir vitrin, bir imaj olarak gören akılsız “akıl”da! Yöneticiler kendi şahsî çıkarlarını toplumun felâhından önde tutunca tepeden tırnağa çürümüşlük “din” kılığında ortada dolaşıyor.

Türkiye’ye gelelim. AKP öncesi durum farklı mıydı? Kesinlikle değildi çünkü Kemalist kadrolarda da modernlik bir imajdı. Yakup Kadrinin romanları, yönetenlerle yönetilenler arasındaki farkı net olarak gösterir. Meşhur cumhuriyet balolarında iktidar sosyetesi bir araya gelirken balo salonunun birkaç metre aşağısında savaştan yeni çıkmış yoksul halkın perişanlığı sosyetenin şıklığı ile tezat teşkil ediyordu. Bu bakımdan siyasî aktörler ve o aktörlerin ideolojik motivasyonları değişse de gösterişçilik değişmedi.

Modernlik, Belirsizlik ve Doğa: Gösterişçi Modernliğin Sefalet Sarayları

“Yüksek modernizm” diye bir olgu vardır. Bu modernizm dünyayı nicelleştirirken yerel bilgiyi de göz ardı eder. Descartesçı bilimin despotizmi ile plânlar yapılır. James Scott buna “devlet gibi görmek” der. Bireyi, toplumu, çevreyi veya doğayı kolay bir şekilde yönetebilmek amacıyla onları “okunabilir” kılma vizyonu James Scott’a göre “yüksek modernist” devletlerin temel uğraşı olmuştur.

Pek çok kalkınma plânında başarısız olan yüksek modernist devletlerin bu başarısızlıklarının altında “devlet gibi görmek” olarak adlandırılan bakış tarzı bulunmaktadır. Toplumu, doğayı ya da egemenliği altında bulunan oldukça karmaşık unsurları okunabilir kılmak amacıyla basitleştirmek, standartlaştırıp soyut bir kategoriye indirgemek ve homojenize etmek, “devlet gibi görme”nin ve dolayısıyla kalkınma plânlarındaki başarısızlıkların temel nedenleridir.

“Yüksek modernist ideoloji” denilen şey, bir hakimiyet ideolojisiydi. Bunu tasavvur etmenin en iyi yolu onu, bilimsel ve teknik ilerleme hakkında kendine güvenin, üretimin büyümesinin, insan ihtiyaçlarının artan tatmininin, doğanın (insan doğası dâhil) hâkimiyet altına alınmasının ve her şeyden önce toplumsal düzenin doğa yasalarının bilimsel kavranışına uygun biçimde rasyonel olarak tasarlanmasının güçlü hatta azametli bir versiyonu olarak düşünmektir. “Yüksek modernizm”, esas olarak müphemliği yani bir şeyin aynı anda iki biçimde de olduğu durumları ortadan kaldırmak için uğraşan bir rasyonalizm biçimiydi.

Bu ideoloji bizde Kemalizm’de tezahür eder. Yüksek modernizmi taşıyanlar, rasyonel düzeni dikkat çekecek şekilde görsel, estetik terimlerle görmeye eğilimliydi. Onlar için verimli, rasyonel olarak düzenlenmiş bir kent, köy ya da çiftlik; sistematik olarak düzenlenmiş ve geometrik anlamda muntazam görünen bir kentti. Scott, bu vizyonun sağcı ya da solcu herkeste bulunacağını ama en fazla toplumu yeni bir kalıba dökmek isteyen ütopistlerde olduğunu belirtir. Bu vizyon en fazla Atatürk’ün şahsında tecessüm etmiştir. Atatürk bir ütopistti. Toplumu, sıfırdan kendi cumhuriyet vizyonunda inşa etmek istiyordu, en fazla çatıştığı Sünnî ulema onun gözünde eskinin, köhnemiş rejim/ancient rejim olarak hanedanlığın, eski imparatorluk düzeninin sembolleriydiler. Atatürk, Osmanlı’nın artık köhnemiş olduğunu söylerken haklıydı ki Hanedanlık da artık işlerin yolunda gitmediğinin farkındaydı ve yeniyi tedricî reformlarla hayata geçirmek istedi. Üstelik cumhuriyetçilerden çok daha fazla farkındaydılar ve bu nedenle sanayileşmeyi de denediler ama dönemin süper gücü İngiltere karşısında yenildiler. Neticede İngiltere artık ortadan kalkması gereken İmparatorluğun çökmesine karar verdi. Atatürk, modernleşme denemelerindeki başarısızlıktan yola çıkarak “zihnen modernleşilmedikçe ekonomik ve siyasî olarak da modernleşilemeyeceği” mantığı ile Fransız Devrimini taklit eden bir seferberlikle cumhuriyeti inşaa etmeye girişti. Tabii 500 yıllık bir modernleşme sürecini 20 yıla sığdırmak mümkün olamadığından tüm çabası yarım kaldı. Tam da bu nedenle yerini “ne kuş ne deve” diyeceğimiz hibrit yahut melez bile sayılamayan çarpık bir modernleşmeye bıraktı.  Bu modernleşme, Mehmet Akif’te cisimleşen muhafazakâr modernleşme ya da kalkınmacı modernlik dediğimiz modernleşmeye yani teknik modernleşmeye dönüştü.

Bu modernlik, esas olarak Batının teknik kapasitesini taklit edip sonra da Batılı bir sanayileşme ile Batının büyük ekonomileri arasına girmeye dayanır. Batıcı modernliğin tersine kültürel olarak kendi kimliğini muhafaza edip Batı kültürünü uzak tutmak ister. Alt yapı tamamen Batılı kapitalist mantığa uyumlandırılır, üst yapı ise yerlidir.

Atatürk’ün cumhuriyet ideası nasıl bir ütopya ise muhafazakâr modernlik anlayışı da o kadar ütopisttir çünkü hiçbir teknik buluş ve hiçbir ekonomik model, alındığı kaynaktan muaf değildir. Televizyonu edinip Dallas’ı reddedemezsiniz çünkü o teknik, bir paket hâlinde geldiğinden Dallas da gelir. Bu bakımdan yerlilik, sonuçta sadece parlak bir vitrin süsü olur.

Kalkınmacı modernlik dönemleri Kemalizm’in tersine toplumun en fazla sekülerleştiği, çok daha fazla modernleştiği dönemler oldu çünkü alınan teknolojilerle toplum, Batı kültürü ile daha fazla temas kurdu. Dahası, toplumun göreli refah artışı ile tüketimciliğin artışı bir maddîleşme kültürü yarattı. Tüm bunlar, ithal edilen kapitalizmin daha doğrusu devlet eliyle kapitalistleşmenin neticeleri oldu çünkü para kazanmak, parayı elde etmek başlıca hayat amacı hâline gelince sosyal değerlerdeki yozlaşma da kolaylaştı. Bu yüzden de rüşvet, yolsuzluk ve kayırma üçlüsü ile ortaya çıkan ahbap-çavuş kapitalizmi ve devletin rantiyeleşmesi en fazla muhafazakâr modernlikte ortaya çıktı.

Mehmet Akif yaşasaydı ve önerdiği muhafazakâr modernleşmenin böylesi büyük bir yozlaşmaya neden olduğunu görseydi o ünlü “Batının ilmini, fennini alalım ama kültürünü dışarıda bırakalım!” tezini terk ederdi. Kaldı ki Akif’in önerisiyle Türkiye sağının yaptığı şey arasında uçurum var çünkü onun “Alalım!” dediği şey, esasında bir adaptasyondu. Tıpkı ithal ikameci montaj sanayi gibi ülkenin kendisinin bilim insanı, teknisyen üretebileceği ortamı şekillendirmekti. Aslında Akifçi muhafazakâr modernite, bir tüketmeci görgüsüz modernleşme değil düşünümsel bir modernleşmeydi. Yani hedef ve bu hedefe varacak araçların hedefle uyumlandırılması bir anlamda plânlı bir modernleşme! Yani Akif’i doğru anlayan Faruk Yeşil’in önerdiği gibi Batı karşısında bağımsızlığını koruyacak, onun karşısında güçlü duracak bir gelişim modeliydi düşündüğü. Yaşasaydı o da “Kendi değerlerimize uygun bir yazılım yazalım!” derdi. Yeşil’le siyasî duruşlarımız ayrı olduğundan anlaşamazsak da onun amacını gayet iyi anladığımı belirteyim. Bu anlamda Akif’in Müslümanca modernleşmek ideali ile AKP’de vücut bulan Makyavelist modernleşme arasında bir uçurum var.

Bu anlamda Atatürk’ün modernleşme ütopizmi ile AKP’nin modernleşme biçimi aynı devleti ele geçirmek ve bu devletle toplumu yeni bir kalıba dökerek modernleşmektir. Aralarındaki tek fark kültür! Atatürk, tutarlı bir modernist olarak suyu kaynağından içen bir Türkiye düşledi. Ne olursa olsun Atatürk bir idealistti. Tam da o idealist soyutluğu şiddet üretti. Erdoğan ve AKP için idealist kavramı pek söylenecek bir şey değil ama sözde düşmanları ile aynı sosyal mühendislik ve devlet zoru uygulanıyor. Bu zora dayanan “millî şef ideası” ve tek parti iktidarı nerede ise tıpkı basım! İkisinin de niyeti, tamamı ile başka olmasına karşın aynı sonucu vermesi tam da Osmanlı modernleşmesinin neticesi olan modern devletin modernleşmenin başat aktörü olmasıdır. Atatürk döneminde de onun niyetlerine rağmen oluşan şey, bir bürokratik oligarşiydi ve mahkeme-jandarma (bugün polis) eli ile muhaliflerin tasfiyesi bürokratik bir oligarşi yaratıyordu. Atatürk döneminde yolsuzluk hiç olmadı demesek de yaygın değildi, nedeni onun idealist bir modernist olmasıydı. AKP dönemi ise nerede ise “Selam verdim, selamımı rüşvet değildir diye almadılar!” diyen Fuzûlî’nin Şikâyetnâme dizesine uygun bir yozlaşma yaşanmasının nedeni bu bürokratik oligarşidir.

Tam da bu nedenle doğanın uç durumlarında yaşanan felaketin nedeni de bu sahte kartvizit modernleşmedir. Sonuçta “modernlik” dediğimiz şeyin özü öngörmek ve öngörülen durumlara yönelik önlem almaktır ve yine modernite sözleşme esaslıdır. Sözleşme gereğince devlet, şiddet tekelini elinde tutma hakkını toplumun güvenliğini sağlamak için elde eder. Bizdeki sahte modernleşmede ise devlet, toplumun dayanılmaz ağırlığıdır. Bu nedenle devlet hesap vermez. Batıda, Japonya’da ve başka birçok ülkede gördüğümüz gibi bürokratın hatta politikacının, yöneticinin başarısızlık ya da kusurlu olması hâlinde görevini bırakması, yaptığı yanlışıyla zarara yol açan bürokrat ya da yöneticinin hukuk önünde hesap vermesi söz konusu değildir. Çünkü devlet, sözleşmeye dayanmaz; meşruiyeti kendinden menkuldür. Bu modernleşmenin ürünü olan hesap veren devlet, hukukun üstünlüğü ilkeleri ile taban tabana zıttır. Devlet, toplumuna karşı hesap vermekle mükellef değildir ve lâyüs’eldir yani hesap sorulamazdır, hesap vermez! Vatandaş da devlete aittir ve onun hiçbir hukukî güvencesi yoktur.

Agamben’de gördüğümüz istisna hâli, bu topraklarda modern devlet oluştuğundan beri hep mevcut oldu. Bu ülkede devlet, zora dayalı olarak yönetir ve bu zora karşı çıkmaya, ona itiraz edip hesap vermeye kalkanlar bedelini ağır öder. AKP’nin özellikle Gezi isyanından başlayıp dozajı her geçen gün artan zorbalığının kökeninde bu modern devletleşme hâli var. Devlet, aşırı zorba hâle gelince toplum da sindi. Osmanlı’nın Tanzimat döneminde bile görülen hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında da devam eden isyan geleneği de son buldu. İslam geleneğinde adalet yolundan sapıp zulme yönelen yöneticiye isyan hakkı, bunun hukuken meşru sayılması özellikle Cumhuriyet sonrası ağır şekilde cezalandırılan bir modern devlet geleneğine dönüştü. Bu da yöneticilerin her türlü ezayı, cefayı zulmü uygulamasını kolaylaştırdı, hesap sorulmayacağını bilmek bürokratik oligarşiyi cesaretlendirdi ve adaletsizlik, zulüm olağanlaşırken yolsuzluk da adeta zirve yaptı

Tüm bunların sonucu modernliğin iki kuralı hiç uygulanmadı, çeşitli afet hallerine dönük tedbirsizlik ve vatandaşın güvenliğinin sağlanması. Bürokrat suç işlediğinde çoklukla kollanırken vatandaş suç işlediğinde eğer bürokrasiden güvencelere sahip değilse ağır şekilde cezalandırıldı, burada da işlenen suçlar eğer toplumun güçsüz kesimlerine yönelikse hafif cezalarla, bürokrasiden icazetli ise hiç ceza almadan kurtuldu.

Tam da bu yüzden İstanbul gibi bir mega kentte hatta pek çok ilde şiddetli yağışlar nedeni ile can kaybı yaşanması hiç de rastlantı olmadı. Bizdeki yüksek modernizm, devletin bilimle ve rasyonalist akılla toplumu şekillendirmesi olmadı. Bizde toplum, devletin zor aygıtlarıyla bir kalıba dökülmesiyle oldu.

Bu nedenle Batıdan gelen siyasî fikirlerde bizdeki “ne kuş ne deve” modernliğine uygun şekilde çarpık ve orijininden çok fazlası ile kopmuş bir kartvizit oldu. Batılı siyasî fikirler bir üstünlük biçimi oldu ve otoriter modernleşmemize uygun otoriter kimlik kartları oldu.

Kartvizit modernliğinin sonucunda semboller, imajlar çok büyük siyasî anlamlar kazandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında modernleşmenin sembolü şapka ve etek-ceket olarak tayyör iken AKP döneminde bu SİHA oldu. SİHA, Batı karşısında onmaz aşağılık duygumuzun sloganı olan “Avrupa Avrupa duy sesimizi, Bu duyduğun Türk’ün ayak sesleri” sloganı gibi “Dünyaya Türk’ün gücünü gösterdik!” dediğimiz SİHA, bizim zafer şarkımız oldu. Neticede Barcelona’dan dört gol yiyen en güçlü futbol takımımız ve onum muadilinin Avrupa’da nal toplaması, dünya kupasında sahadan silinmemiz gibi silindik çünkü futbolda da bilimsel futbol ilkeleri, takım disiplini ve fizikî dayanıklılık, taktik, strateji gibi ilkeleri hayata geçirmeyen futbol kulüplerimiz, şöhretli yabancı futbolcu ithal ederek Avrupa’da milyonlar harcayıp nal toplar oldular. Bunun sonucunda millî takım da dünya futbolunda ancak kıyıda köşede bir yer bulabildi kendine.

Atatürk’ün saptaması doğruydu. Modernlik, öncelikle zihinsel bir kurulum ama o zihinsel kurulum, hiçbir zaman olmadı çünkü modernlik ithal ettiğimiz bir şey oldu; nasıl ki dünyaca ünlü bir futbol oyuncusunu buraya transfer ettiğinizde geldiği takımda sergilediği başarıyı yakalayamıyor ve çoklukla dış sahalarda nal topluyorsa modernlik de ister ilmini/fennini yani bilimini ve tekniğini -ki en fazla sekülerlik kaynağı da bu ikisidir- isterse kültürünü topyekûn ithal edin, sizi modern yapmaya yetmiyor. Bunca başarısızlığa rağmen hâlâ modernitede ısrar ise bu ülkeye, bu insana eziyet çektirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu dolandırıcılıktan kurtulmadığımız müddetçe depremlerde ve sellerde daha çok insanımız ölecek! Suud’un selameti için kendi çocuklarımızı kurban etmeye devam edeceğiz. Üç kuruş birikimlerimiz de fonlarda iç edilecek ama biz iyine bu dolandırıcı siyasî partilere oy olup yağacağız!

Başlıkta yazdığım gibi çarpık bir modernliğe sözde ilaç olacak şey ise derdimizi daha çok azdırdı. Çarpık modernleşmeye çarpık sağcı ve sahte bir dincilikle cevap verildi ama tek parti döneminde bile dindarlar genç nesillerden endişe duymadı; iman, bu denli tehdit altında görülmedi. AKP ile bir 10 yıl daha devam edersek gerçek manada Müslüman gençler kelaynak kuşları gibi korunmaya alınacak durumda olacak. Şimdiden başlayan dinden uzaklaşma hâli daha da artacak ve deizmden ateizme geçiş, büyük bir artış gösterecek!

Evet, yolları çatallanan bir bahçedeyiz: Ya kendi uygarlık serüvenimizi güncelleyecek ve küllerimizden doğup kapitalizmin elinde eriyip giden insanlığa “Başka türlüsü de mümkün!” diyeceğiz ya da çürüyüp gitmeye devam edeceğiz. Açıkçası benim ilkinden yana en ufak bir umudum yok çünkü dolandırılmayı çok ama çok arzuluyoruz!

Bu şarkı burada bitmedi, şarkının daha çok notası var ve ben bu notaları çalmaya devam edeceğim. Bundan sonraki yazım din ve dindarlık üzerine olacak çünkü adalet ilkesi gereği Batı dünyasını, o uygarlığı eleştirmek kolay ama şu an geçerli din anlayışı ile yüzleşmek zor. O yüzden iğneli beşikte sallanmaya hazır olun!

[1] Pakistan’da özel okulun çatısı çöktü: 27 öğrenci, 1 öğretmen hayatını kaybetti

https://www.evrensel.net/haber/6005020/pakistan-da-ozel-okulun-catisi-coktu-27-ogrenci-1-ogretmen-hayatini-kaybetti

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x