Connect with us

Yazılar

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Var – Engin Yüksel

Yayınlanma:

-

Çok kabaca bir tanımlama ile kapitalizm; sermaye üzerinden kaynak ve emek sömürüsü üretme, kaynak ve emek sömürüsü üzerinden de servet biriktirme eylemidir. Burjuva adı verilen sınıf sermaye ve servet sahibi niteliği ile proletarya diye bilinen emek ile çalışan kitle arasında gelişen vakıayı açıklar. Adam Smith ve Karl Marks, pratikte çalışan bu işleyişi açıklamış ve taraf olmuşlardır.

Kapitalist gelişim, üretimle açığa çıkan metanın dolaşım serüvenindeki aşamaların geçilmesi ile ilgili bir süreçtir. Ticaret burjuvazisi ile başlayan ve hala devam eden süreçte, son elli yıldır üretim tesisi sahiplerince pazara sokulan perakende ağları da etkili oldu.

Gelişen teknoloji, bir tarafta üretim ve ticaret burjuvazisi diğer tarafta kol gücü ve hizmet emekçilerinden oluşan dengeyi alt üst etti.

İnternet öncesi, yerelde oluşmuş klasik pazarda satılan metanın hikâyesi, onun üretim ve satışını sağlayan tüm dinamikleri kapsıyordu. İnternet sonrası ise yavaş yavaş hikâyenin finali değişmeye başladı. Klasik kapitalizmin, her şeyi belirleyen pazar ve o pazarı koruyan tekel yasaları sallanıyor. Üçüncü güç olarak dağıtım ağları, ilk iki güç üzerinde manipülatif baskı geliştirmeye başladı. Makul bir öngörü ile klasik pazarın ikamesi olarak algılanan dağıtım ağlarının çok yakın gelecekte yerlerini bir ya da iyimser bir tahminle birkaç ağa bırakacağını söyleyebilmek mümkün.

Uluslararası pazara yerel pazarların entegrasyonu, tüm dünya üzerinde meta fiyatlarındaki yaklaşık değerler ve metanın satın alınmasında ortak bir elektronik paranın gerekliliği gibi eşikler de zaten aşılmak üzere. Geriye sadece, böyle bir sistemi destekleyecek ve arkasında duracak siyasi gücün tanımlanması ve insanlarca kabulü kalıyor.

Böyle anlar çoğunlukla yeni çağa ikna olmuşlar ile ikna olmamış mevcut düzenin paydaşları arasında adına çoğunlukla devrim denilen şiddet içerikli bir geçişle aşılsa da yeni tip savaşma biçemini de test edecek nitelikte bir ikna ya da illüzyon süreci yaşanacak görünüyor. Şüphesiz, modern insanı tanımlayan ve inşa eden akademik bilgi bu iknada en önemli silah olacaktır.

Klasik burjuvazi, proletarya ve hizmet emekçilerinin üstünde üçüncü bir güç olarak doğmaya hazırlanan dağıtım ağları; motivasyon ve işleyiş açısından ciddi farklara sahip. Mevcut düzenin aktörlerinden farklı olarak dünyayı meta üzerinden değil insan üzerinden anlamlandırmayı seçmiş görünüyorlar. Klasik Burjuvanın dinmez kar hırsı ve emekçilerin öğrenilmiş çaresizliğine yaslanan yeni düzen, üretim tesislerindeki bütün metayı satın alma ve dağıtma gücüne ulaştı. Mal – depo (çoğunlukla) – pazar ekseni üzerinden işleyen kapitalizmin, bu eksene yönelmeyen bireyi sistem dışına itme refleksini değiştirmek ve herkes için yeterli üretimi yapacak ve satın alınmasını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırma yolunda hızla ilerleniyor. Üretimin nasıl, ne şartlarda ve ne kadar yapılacağına karar veren ve klasik pazar ekonomisini, sınırlarını en genişte tanımlayarak yeniden sunan bu dalga gücünü sadece ve sadece metanın el ve yer değiştirmesindeki hızından alıyor.

Bu açıdan Zizek gibi adamlarca yeni düzen bir çeşit komünizm diye tanımlansa da sonucu tanımlayacak olan üretim tesisi sahibi burjuvanın pozisyonudur. Yeni düzende burjuvazi, üretimin gerçekleştirilmesinde bir alt taşeron niteliği ile kendine yer bulabiliyor. Akla hemen ezberden gelen diğer alternatif yani orta sınıfın beyaz yakalı teknokratları ile böylesine büyük ve dinamik bir yapının yürütülmesi olanaksız. Bu açıdan yakın gelecekte yaşanacak süreç neokapitalizm adı verilen aşamadan ayrılır ve postkapitalizm olarak tanımlanması da tartışmaya açıktır. Ticaret ve üretim burjuvazisinin üretimini arttırırken kârlılığını düşüren, emekçilerin ise artacak üretimden daha çok pay almasını sağlayacak karar vericilerin, yeni tip kapitalizm ve bunu korumak adına yeni tip faşizmi yeniden üretmede hangi ad ile anılacaklarının çok da bir önemi yoktur. Burada önemli olan dünyanın bir başka ucundaki metayı talep eden doymak bilmez açgözlülüğün nasıl dindirileceğidir!

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

İddia ve Eylem – Yasin Yarar

Yayınlanma:

-

Hz. Ebubekir’in oğlu Abdurrahman,

Muaviye’nin siyasi egemenliği oğluna devretmesine cevaben

 “Heraklius’un ve Kayser’in sünneti bu…”

ve “Herakliusçuluğu getirdiniz!” der.

Sorumluluk sahibi varlık olarak yaratılmış insan, varlık alanıyla ilişki kurarak kendi öyküsünü bulmaya çalışır. İnsan, kurduğu ilişkiler zemininde inşa eder ya da inşa ol(un)ur. İnsan zahir/madde ve batın/mana olmak üzere iki cepheli bir terazide yaratılmış ve varlığını bu minval üzere sürdürmenin uğraşısını verir. İnsan için yaşamanın manası bu dünya ve ahirette kıymet sahibi olmak olduğuna göre ona kıymet kazandıracak şey bu iki cepheyi, terazinin iki kefesini bir denge halinde muhafaza etmesinden geçer. Bu iki cepheyi dengede tuttuğu sürece kıymet bulmaya, kıymetli olmaya devam eder. Meselenin ufku/teorik kabulü burasıdır. Peki, pratik/eylem hali nasıldır?

Kimi kaynaklarda insan, “unutan ve hatırlayan varlık” olarak tanımlanır. Unutmayı, fıtrattan uzaklaşmak; hatırlamayı ise fıtrata dönmek, teslim olmak olarak yorumluyorum. O halde insan yukarıda ifade edilen dengeyi kaybettiğinde unutur; hatırladığında bağlanır, denilebilir. Bu durumda bizim izini sürmemiz ve yolda/dengede kalmamızın yöntemi hatırlamak olmalıdır.

Unutmak da hatırlamak da bir görüştür. Unutmak, imparatorluk kültürü; hatırlamak, vahiy kültürü olarak betimlenip konumlandırılabilir. Vahiy/hatırlayış kültürü maddeyle kurulan ilişkiyi anlam zemini içinde tanımlar, okur, inşa eder ve bu dengeyi muhafaza etmek için sürekli bir titizlik/uyanıklık hali üzere olmaya gayret eder. Böylelikle dengeyi muhafaza etmeye çalışır. Buna karşın. İmparatorluk/unutuş kültürü maddeyle ilişkiyi önceler, manayı, araçsallaştırmak ve kendi iktidar alanını genişletmek, çoğaltmak, alan açmak üzere tahakküm alanı oluşturmaya çalışır. Araçsallaştırdığı manayı kendi özgün, otantik zemininden kopararak kurumsallaştırarak yeniden inşa eder. Bu inşanın gayesi kullanışlı bir aparat elde etmektir. Bundan sonra hızla imparatorluk kültürü yerleşmeye başlar. Bu yerleşme, imparatorluk kültürünün yerellikler, entelektüel, siyasal bilinç yitimleri, edilgenlikler, bilinçsizlik, ufuksuzluk, yetersizlik üreterek kendisini ikame etmeyle devam eder.

İmparatorluk kültürü, sürekli olarak geçmişe doğru olan bir bilinç(!) inşa ederek insanları bugünden, gerçeklikten koparmaya çalışır. Geçmiş, bir hamaset kuyusu olarak tasarlanır. Bu kuyudan durum ve şartlara göre kullanışlı unsurlar çekilip insanların bilinçleri geçmişle uyuşturulan hapishanelere kapatılır. Geçmişe doğru düşünen insan, artık bugünde değildir. O, Daryus Şayegan’ın “Yaralı Bilinç” adlı eserinde ifade ettiği “Tarih içinde tatilde olmak” durumunu yaşamaya başlar.

Bununla da yetinmeyen imparatorluk kültürü, insanı, yerel zihnine, imparatorluk mitolojisine, romantizme, dini uyuşturuculara, mezhep tutumlarına maruz bırakır. Bu da insanın düşünce, sanat, edebiyat, kültür, dil gibi alanlarda çölleşmesine sebep olur. Artık insanlar için bir nitelikten bahsedilemez. Orta yerde niceliksel yığınlardan/birlikteliklerden başka bir şey kalmaz.

Bu tablonun diğer yanında vahiy kültürü yer alır. Vahiy kültürü, insanla geçmiş arasındaki bağı koparmamakla birlikte onu ân’a ve geleceğe yönelik düşünmeye sevk eder. İnsanın, evrensel var oluş, özgün kimlik/kişilik edinmesini ve ufuk bilinci sahibi olmasını mümkün kılmaya çalışır. İnsan, böylelikle propaganda ve hamaset dünyası uyuşturucularından uzaklaşır. O, artık gerçeklerin dünyasındadır. Hayati öneme sahip sorunları fark eder. Entelektüel bir kamuoyunda yer almaya gayret eder. Vahiy kültürüyle inşa olunmuş insan yalnızca geçmişle, geçmişe doğru olanla değil, bütün insanlıkla iletişim halinde olur. Taklit ve tekrar sanrılarından varoluşsal güvenlik alanlarına doğru yol alır. Bu alanlar, bağımsız bilgi, dil ve kültür alanlarıdır.  Bu alan insana entelektüel, felsefi ve politik bir bilinç farkındalığı elde etme imkânı sunar. Bu da insanı sorumluluk sahibi kılar.

Peki, imparatorluk kültüründen uzaklaşıp vahiy kültür evreni içerisine giren insanın sorumluluğu nedir?

  • Değiştirmek üzere dünyayı tanımak
  • Ahlak temelli küresel bir sistem inşa etmek
  • Bütüncül bir bakış sahibi olmak
  • Strateji, ekonomik, dini, entelektüel ve politik bakış sahibi olmak
  • İnsanlarla düşmanca değil, anlamak temelli bir yaklaşmak sahibi olmak
  • İnsanlığın tecrübesini yok saymamak
  • Hüküm vermede aceleci olmamak
  • İyimserliğe sahip olmak
  • Dar alanlarda oyalanmamak ve detaylarda boğulmamak
  • Belirlenen değil, belirleyen olmak
  • Parçalanma ve bölünmeye sebep olan eylemlerden uzak durmak
  • Gerçekçi olmak. İmkansızı değil, mümkünü dikkate alan stratejiler üretmek
  • Esnek ve çok yönlü bir tutum içinde olmak
  • Olayları stratejik okumak, metodu objektif inşa etmek
  • Sadece büyük hikayeleri değil, küçük öyküleri de işitebilecek hassasiyete sahip olmak

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mülteciliğin Muhacirliğe Evrildiği Aşama

Yayınlanma:

-

Mülteciler mevzuunda derli toplu düşünebilme imkân ve kabiliyetinden son derece uzak fevrî, popülist beyan ve değerlendirmelerin tam ortasındayız. Avrupa’da da olduğu gibi bu meseleden yola çıkarak ırkçı popülizm yüksel(til)ecektir. Buna hazırlıklı olunmalı. Bu damarın her durum ve şartta vâr olduğunu bilerek hareket etmek işimizi kolaylaştırabilir ancak herhangi bir ihmal beklenmedik toplumsal sonuçlar da üretebilir. O nedenle elbette müteyakkız bir pozisyon elzem.

Mültecilik meselesi Türkiye’deki insanların zihninde “Suriyeliler” toplumsallığından yola çıkan bir kavramsallaştırma ile algılanıyor. Son zamanlarda hem sınırlardaki hareketlilikleri hem de birtakım toplumsal hadiselere sebebiyet verdikleri iddialarıyla Afganlılar gündeme gelse de Suriyeli mültecilerin varlığı bu denli sorunsallaştırılmasaydı sanırım onlar pek o kadar bahse mevzu edilmeyeceklerdi. En nihayetinde, özellikle Anadolu’da Kenan Evren’den bu yana hatırı sayılır bir Afgan nüfus var ve görünen o ki halkımız bu kitleyle uyum içinde yaşıyor ancak yeni durum başka zaviyelerden değerlendirmeyi hak etmektedir.

Dünyada tahmin edilemeyecek ölçüde büyük bir mülteci hareketliliği var.  Marc Engelhardt’ın iki sene önce Türkiye’de yayımlanan “Sığınmacı Devrimi”[1] adlı kitabını okurken bunu bir kez daha idrak etmiştim. Kitapta dünyanın başka coğrafyalarındaki mülteci hareketliliğinin toplumları nasıl etkilediğine dair çalışmalar var ve açıkçası en azından adı ve alt başlığı ile benim için epeyce heyecan uyandıran bir kitaptı: Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?

Son yıllarda iyice yoksulluğun pençesine düşen ve bu sebeple AKP’ye oldukça kızgın Türkiye halkı içinde mültecilere karşı öfke dili yaygınlık kazanmış durumda. Örgütsüz geniş halk kitlelerinin sermaye ve iktidardan hesap soramayan karakter aşındıran çaresizliği ülkedeki en zayıf ve korunaksız halkaya yöneliyor. Bu durum, tarihin pek çok tecrübesinin tekrarıdır. Allah’ın arz ve mülkünü gücü oranında çevrelemek isteyen herkes, her kademedeki kişi ya da gruplar, o zayıf halkanın imhasıyla işlerin düzeleceği zehabına kapılıyorlar ama bunun böyle olamayacağını biraz dikkatli bir şekilde dünyaya, iktidar ve sömürü ilişkilerine bakabilseler esasen görebileceklerdi lâkin hâl-i hazırda köreltilmiş bilinçlerinin kurbanı olmayı tercih ediyorlar.

Az önce bahsettiğim kitap, çok hoş dokunuşları hikâye etse de benim baktığım pencereye pek odaklanmıyor. Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilere yönelik öfkenin tam olarak görüp kavrayamadığı, önümüzdeki on yıllar içinde büyük bir ihtimalle bütün dünyayı alt üst edecek bir mülteci hareketliliği söz konusu olacaktır. Sadece savaşlar yüzünden değil -elbette o neden hep sürecektir- iklim krizleri gibi başka sebeplerle de kitlesel mülteci hareketlilikleri bütün dünyayı, özellikle kuzey ve batı coğrafyalarını etkileyecektir.

Büyük kuraklıkların hüküm sürdüğü ve nüfus yoğunluğunun had safhada olduğu İran-Afganistan-Pakistan-Hindistan hattından ve elbette Afrika’dan yüz milyonlarca insan önümüzdeki on yıllar içinde işaret ettiğimiz güzergâhlara yönelecektir. Küresel ısınmayla birlikte tarım için elverişli hale gelecek Sibirya mıntıkası ile kaçınılmaz olarak Avrupa coğrafyası bu yönelişlerden etkilenecektir.

Bütün bunlardan dünyadaki kurulu düzenin köklü ve sarsıcı bir şekilde etkilenmesi mukadderdir. Bu sürçte kurulu düzen(ler) bence ağır bir darbe alacak ve hatta yok olacak. Bu insan hareketliliğinin önünde herhangi bir siyasi gücün durabileceğini zannetmiyorum. Ulus devletlerden müteşekkil dünya düzeni için en büyük tehdit budur. Halkımızın ve siyasetçilerin çok büyük oranda bu gerçeğe yabancı oluşları şaşkınlık vericidir. Irkçılık ateşini harlayarak sorun çözeceklerini zannedenler bütün halklarla birlikte nasıl bir geleceğe uyanacaklarının şu an hiçbir şekilde ayırdında değiller.

Mültecilerin bu hareketlilik içindeki tarihsel rolleri bağlamında bazı çevrelerin yanlış bir şekilde “mültecilik” yerine “muhacirlik” kavramını öne çıkarttığını, bunun siyasal olandan kopukluğu, özne yerine nesne oluşu imleyen, edilgen hâline değinmekte fayda var. Muhacirlik, İslam tarihindeki eşsiz örneklikte de görüleceği üzere kurucu misyonu beraberinde taşımayı içkin bir kavramsallaştırmadır. Hicret kavramıyla birlikte okunduğunda fevkalâde devrimci bir pozisyonu karşılar fakat mültecilik sığınma maksatlıdır. Kurucu bir öz taşımaz. Güvende olana kadar sığınmaya dönük arayışın peşinden gitmeyi, o menzile varıncaya değin hareketli olmayı ifade eder. Muhacir, ileri ya da geri; olmadı başka bir tarihsel misyon, ayrım gözetmeyen bir bilinçliliği ifade eder. Yerellerdeki devrimci güçlerle irtibatlıdır. Onları da başka küresel direniş ağlarına bağlar, hepsini birbiriyle irtibatlandırır. İşte az önce bahsettiğim kitapta da bu yetersizlik vardı ve “devrim” diye nitelediği şey kendiliğinden gerçekleşen birtakım güzelliklerdi ve onlar da çoğu zaman sistem içi değişim ve dönüşümlerdi.

Mülteciliğin muhacirliğe evrildiği aşama bambaşka bir geleceğin işaret fişeği olacaktır. Bu, unutulmasın. Bunun mümkün pek çok yol ve usûlü vardır.  Mültecilik bahsinde bu perspektifin derinlemesine, etraflıca tartışılmasını ilgili taraflardan bekliyorum doğrusu.

Ülke içi ve dışında mülteci ya da muhacir kitle, grup ya da kişilerle ortak iş yapanların, farklı çalışmalar yürütenlerin bu siyasal hedefi nazar-ı dikkate almaları lüzumu vardır. Suriye savaşının yarattığı yıkımın faturasının hesabını ilgili mercilerden sormayı da ihmal etmeyecek mülteci veya muhacir çalışmalarına ihtiyacımız var. Buralardan yola çıkarak bu vesilelerle dünyanın nasıl değiştirilip dönüştürüleceğine dâir yol haritaları oluşturmaya gayret eden perspektifler olmazsa onca emek yine egemenlerin inisiyatiflerine bırakılmış olacaktır. Memleketteki organizasyon ve saha gerçekliği bunu bize bağıra bağıra söylemektedir.

İslami hareket(ler) dolayımında irade beyan etmek isteyenlerin yerel ve küresel sorumluluğu bu mesele çerçevesinde oldukça ağırdır ancak buradan bunca ağırlığa rağmen bütün yeryüzü halklarını rahatlatacak ve gerçekten “devrim” diye anılabilecek büyük neticeler devşirilebilir. Bunun için titiz çaba ve organizasyonlara ihtiyacımız var.

[1] Marc Engelhardt, Sığınmacı Devrimi – Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?, YKY, 2020

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yozlaşma ve Çürümeye Karşı İmanî Gerilim ve Hassasiyet

Yayınlanma:

-

Allah bu ilâhî kelamda size buyurmuştur ki ne zaman Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız, başka şeyler konuşmaya başlayıncaya kadar bunu yapanların yanından ayrılmalısınız, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah, ikiyüzlüleri hakikati inkâr edenlerle birlikte cehennemde toplayacaktır, onlar ki, sadece başınıza gelecekleri görmeyi beklerler: Böylece, eğer Allah’tan size bir zafer ihsan edilirse, “Sizin yanınızda değil miydik?” derler; hakikati inkâr edenlerin şanslarının yaver gittiğini görünce de [onlara dönüp]: “Şu müminlere karşı sizi savunarak sevginizi hak etmedik mi?” derler. Ama Allah, Kıyamet Günü aranızda hükmünü verecek; ve hakikati inkar edenlerin müminlere zarar vermelerine asla izin vermeyecektir. (Nisâ Sûresi, 140-142)

Daha çok siyasal bir tavır olarak algılanan bu ayetler hakikatte bambaşka bir bağlama işaret etmektedir.

Kur’an mesajının alaya alınması nasıl mümkün olmaktadır? Elbette farklı usullerle…

Doğrudan, hakaretâmiz beyanlarla yapılabileceği gibi bu eylemler, birçok dolaylı usulle de yapılabilir, dünya tarihi boyunca da yapılagelmiştir.

Cenâb-ı Hak, neyi vurguluyor peki burada? Meselenin künhü nedir?

Yozlaşma ve çürümeye karşı Müslümanca bir duruşa davet ediyor Kur’an. İç içe geçilmiş toplumsallıklarda dikkat edilmesi gereken çok temel bir hususiyetle karşı karşıyayız burada ve tam olarak da içinden geçtiğimiz dönemselliğe esastan bir dokunuş yapılıyor vahiy tarafından.

İdeolojik/itikadî hassasiyet ve gerilim, yoz ve çürümüş ortamların tesiriyle aşınabilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bunu iliklerimize kadar hissettik, ikna olacak seviyede gözlemlerde bulunduk.

Ayet, siyasal bir tepki ve tavrı fazlasıyla elbette içkin ancak burada bambaşka bir pozisyona işaret edilmektedir. Çok daha kuşatıcı bir çerçevede akıp giden egemen çürüme ve yozlaşı havasının, yaşam tarzının Müslümanları içten içe nasıl zayıf düşürebileceği, düşürdüğü gerçeğini tesirli bir şekilde ortaya koyuyor.

Bir yandan da toplumsal münasebetleri kökten ve hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde yasaklamıyor ayetler, buna dikkat edilmeli. Belli bir ölçüye davet ediyor. O ideolojik/akidevî gerilim ve duyarlılığa… O tutumun kaybedilmesinin neticesinde vahiy, mü’minlerin, -Allah muhafaza- “kesinlikle onlar gibi olacağına” işaret ediyor.

Münafıklar ya da başkaları, hiç önemli değil. Bu kişilerin niyet ve amaçlarını kestiremediğimiz durumlar olabilir ancak “Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız” hâlini pek kolay bir şekilde tespit edebiliriz.

Bu hâl, alternatif siyaset diye tanımlanan siyasi hareketler bünyesinde, farklı platformlarda, gündelik hayatın herhangi bir ânında karşımıza çıkabilir. Bu hâllere karşı büyük bir hassasiyet ve özen sahibi olunmalıdır. İslami söylemin, mesaj ve ilkelerin aldığı her yara hakikatsizlik çukuruna yuvarlanmak demektir. Bunun tarihsel aşamalarda tecrübe edildiğini okuyup öğrendik, şimdi de kendi hayatımızda bizler tecrübe etmekteyiz.

Müslümanların siyasal pozisyonlarındaki netlik ve kararlılığın nasıl mümkün olabileceğine dair temel ölçütlerden birini vermektedir bu ayetler. Allah’ın mesajlarının inkâr edilmesi ya da hafife alınmasının biliyoruz ki farklı yöntemleri vardır. Bunlar fevkalâde ciddi usullerle de mümkün olabilir, icra edilebilir.

Tevhid-şirk, iman-küfür, adalet-zulüm çelişkilerinin neşv ü nemâ eylediği zeminlerde vahiyle donanmış bilinçlerin yapması gerekenler bellidir. Vahyî ilkelerin aşındırılmasına izin verildiği ya da o süreçlerin bir şekilde meşrulaştırıldığı dönemler mü’minler için yıkımın başladığı anlar olacaktır.

Siyasal alandaki teorik ve pratik çabalardan başlayıp çürümüş, ilkesiz ve sorumsuz ortamlara/münasebetlere uzanan geniş yelpazenin her bir katmanı bu yazıdaki endişenin muhatabıdır ve yozlaşmanın bir bütün olarak vücut bulduğu açıkça görülebilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM