Connect with us

Yazılar

Almanya’daki Seçimler Mülteciler İçin Ne Anlama Geliyor? – Amy Dunne

Yayınlanma:

-

Yeni seçilen lider, katı sınırlara geri dönüş de dahil olmak üzere göç yasasının dramatik bir şekilde sıkılaştırılacağı sözünü verdi.

Almanya’da geçtiğimiz hafta yapılan seçimleri muhafazakârların ve aşırı sağcıların kazanması, ülkedeki göçmen ve mültecilerin geleceği konusunda belirsizlik yarattı.

Muhafazakar Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve tarihi kazanımlar elde ederek ikinci sıraya yerleşen göçmen karşıtı Almanya için Alternatif (AfD), kampanyalarını göç ve iltica politikası üzerine yoğunlaştırmıştı.

Partisinin sınır güvenliği ve göçmenler konusunda daha sert bir tutum benimsemesine öncülük eden CDU lideri ve müstakbel başbakan Friedrich Merz, göçmen kökenli şüpheliler tarafından gerçekleştirilen bir dizi ölümcül saldırının ardından Almanya’nın göç yasasını dramatik bir şekilde sıkılaştırma sözü verdi.

AfD ile hükümet kurmama sözü veren Merz, aşırı sağcı partinin yükselen gücünü durdurmanın tek yolunun demokratik merkezin katı sınırlara geri dönüş de dahil olmak üzere kendi sert tedbirlerini önermesi olduğunu savundu.

Bu arada, kendisini göçmen karşıtı sağa karşı bir denge unsuru olarak konumlandıran sol parti Die Linke, sosyal adalet ve göçmen haklarına odaklanan bir kampanya ile genç seçmenlere hitap etmesi sayesinde 64 sandalye kazanarak beklentileri aştı.

Yeniden seçilen Die Linke milletvekili Clara Bunger, Merz’in seçim söylemini istismarcı olarak değerlendirdi ve onu performatif siyaset yapmakla suçladı.

“Sınırların kapatılması, insanların geri itilmesi ve gözaltı merkezlerinin genişletilmesi Almanya’da hiç kimseyi daha güvenli hâle getirmeyecektir. Bu önlemler zaten savunmasız durumda olanların acılarını daha da derinleştirecektir.” dedi.

“Gerçekten ihtiyacımız olan şey bunun tam tersi: güvenli yollar, gelenlere insani ve adil muamele ve iş, sağlık ve sosyal hizmetlere tam erişim. Almanya’ya sığınmak isteyenleri dışlamak yerine onları güçlendirmemiz gerekiyor.”

Mouatasem Alrifai gibi Almanya’da yaşayan diğer bazı kişiler ise partilerin seçim sürecinde benimsediği ve giderek sertleşen göçmen karşıtı tutumun bu hareketi daha da büyüteceğinden endişe ediyor.

Bir insan hakları aktivisti ve Tamkeen Hareketi’nin kurucularından olan Alrifai, Nürnberg Belediye Meclisi’nin uyum ve göçten sorumlu seçilmiş bir üyesi ve Almanya’ya ilk olarak Suriyeli bir mülteci olarak yerleşmiş.

Alrifai, Alman siyasi partilerinin sosyal politikalar yerine “ırkçı ve popülist söylemleri” benimsediğine inanıyor.

“Bu partilerin çoğu ilkelerine ihanet etti. Birkaç yıl önce aşırı sağcı AfD’nin ırkçı ve popülist tutumlarını eleştiren aynı partiler şimdi benzer tutumları benimsiyor” dedi.

“Bu onların popülaritesini arttırmayacak, aksine aşırı sağın yükselişini körükleyecektir çünkü insanlar her zaman orijinal olanı tercih eder. Bu partiler Almanya’yı uçuruma sürüklüyor.”

Schengen’den bir mola

Ocak ayı sonunda bağlayıcı olmayan bir kararla Alman Parlamentosu, Merz tarafından önerilen ve AB hukuku kapsamında ulusal acil durum ilan edilmesini ve katı sınırlara geri dönülerek sığınmacıların çoğuna kapatılmasını içeren beş maddelik bir göç plânını kabul etti.

Plân, ayrıca daha sıkı sınır dışı etme kuralları, Almanya’ya göç etmek isteyen belgesiz kişilere giriş yasağı ve AB çapında reform talebini de içeriyor.

Sert sınırlar, şu anda açık sınır politikasını sürdüren Schengen kurallarından uzaklaşmanın sinyalini verecektir. Ulusal acil durumlar ya da Covid-19 salgını gibi olaylar dışında kapalı sınırlar genel olarak kurallara aykırı kabul ediliyor.

Beş maddelik plân, sığınma talebinde bulunan insanların eski ordu kışlalarına kapatılmasını ve tehlikeli ve çalkantılı ülkelere “günlük” sınır dışı edilmelerini öngörüyor.

Merz, ayrıca AB’nin iltica yasalarında reform yapması için lobi yapma sözü verdi. (Son Avrupa seçimlerinde aşırı sağcı milletvekillerinin sayısında artış görüldü.) Bazı üye devletler daha önce mevcut göç kurallarının verimsiz olduğundan şikâyet etmişti; bu durum, kapsamlı reformların fitilini ateşleyebilir.

Alrifai göçmenlik konusundaki sert söylemlerin sonuçlarından korkuyor.

“Benim gibi insanlar burada yeni bir hayat kurdular ve insan haklarını savundukları için karşılaştıkları ırkçılık ve baskıya rağmen bu hayatı terk edemezler.” dedi.

“Örneğin ben burada okudum ve çalıştım, ailem ve arkadaşlarımın çoğu burada yaşıyor, dolayısıyla sınır dışı edilmek acı verici bir deneyim olacaktır; belki de Suriye’den sürülmek kadar travmatik!”

Eski başkan Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’nin güvenli ülke olarak sınıflandırılması hâlinde vatandaşlığa geçme başvurusunun reddedilmesinden korkuyor.

“Açıkçası bu deneyimi tekrar yaşamaya hazır değilim. Bu benim ya da herhangi bir insanın katlanabileceğinin ötesinde bir şey. Bu bir suçtur!” dedi Alrifai.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Program Yöneticisi Kelly Petillo, Merz’in plânının kabul edilmesi halinde Avrupa’daki dinamiğin değişeceğini söylüyor.

MEE’ye konuşan Petillo, “Bence bu beş maddelik plân eğer kabul edilirse Avrupa’daki dinamiği de etkileyecektir; geçen yılki seçimlerin ardından AB siyasetinin şu anda bulunduğu nokta göz önüne alındığında daha çok siyasi cephede…” dedi.

“Ancak uygulama açısından, plân muhtemelen uygulanmayacak çünkü AB yasalarını ihlal ediyor ve Avrupa ülkeleri işbirliği yapmayacaklarını söylediler.”

Önümüzdeki zorluklar

CDU liderliğindeki yeni hükümet, önerdiği sert göç politikalarını uygulamakta yasal engellerle karşılaşabilir.

AB yasalarına göre mülteciler geldikleri ülkede işleme tâbi tutulmak zorunda, bu da Merz’in önerdiği ölçekte sınır dışı edilmelerini zorlaştırıyor. Avusturya daha şimdiden Almanya’nın sınır dışı ettiği göçmenleri almayı reddedeceğini açıkladı.

“Ulusal acil durum” ilanının Avrupa Birliği’ni tatmin edecek şekilde gerekçelendirilmesi gerekecek, aksi takdirde önerilen sınır kontrolleri yasadışı sayılacak.

Şubat ayında sivil kurtarma örgütü Sea-Watch, Avrupa Adalet Divanı’nın daha önce Macaristan aleyhine verdiği bir karara dayanarak Almanya’yı Avrupa Komisyonu’na şikayet edeceğini duyurmuştu.

“Bu kontroller devlet tarafından organize edilmiş bir hukuk ihlalidir. Orantısızdır ve insan haklarına aykırıdır,” diyen Sea-Watch sözcüsü Oliver Kulikowski sözlerini şöyle sürdürdü “Daha fazla güvenlik sağlamıyor, aksine insanları yasadışılığa itiyor ve onları daha tehlikeli rotalara zorluyor.”

Merz’in beş maddelik planının uygulanabilir olup olmayacağını zaman gösterecek. Henüz bir koalisyon hükümeti kurulmadı ve göçü CDU’nun önerdiği kadar sert bir şekilde bastırmaya niyetli herhangi bir yeni hükümet önemli engellerle karşılaşabilir.

Bu arada bir Alman hükümeti, hayat pahalılığı krizine saplanmış bir nüfus, umutsuzca yatırıma ihtiyaç duyan bir altyapı ve bu gerçekliği Almanya’nın cezalandırıcı mali kurallarıyla uzlaştırmak gibi imkânsız bir görevle karşı karşıya.

Kaynak: middleeasteye.net

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Yeniden Başlamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Hayat yine o eski seyrindedir, büyük hedefler peşindeydik, büyük idealler kurduk ama ne yazık ki realitemiz ütopyamızı aşmış durumdaydı. Çok insan öğütüldü ve yine ne yazık ki genelde insanlık, özelde Müslümanlık askıya alındı ve biz bütün bu olup bitenlere öylesine alışmış, onları öylesine kabullenmiştik ki adeta her şey yolundaymış gibi, ortada hiçbir anormallik yokmuş gibi davranıyorduk. Hâlbuki başkaları ile paylaşmayı unuttuğumuz için ne sevinçlerimiz çoğalıyor ne de acılarımız azalıyordu. Ülke nüfusunun yarıya yakını antidepresan kullanıyor oluşunun vahâmeti bizi hiç rahatsız etmiyordu.

Rûhumuz, zihnimiz gibi kelime dağarcığımız da darmadağınık! Oysa bizim çok güçlü dayanaklarımız, diriliş ve direniş mevzilerimiz vardı. Salt çıkar ve oportünizme hizmet eden siyasetin zorba ve müşrikçe tasallutları bizi mevzilerimizde yenilgiye uğratmak istiyordu ama biz tuzlu su içerek susuzluğunu gidermeye çalışan kişi misali, sürekli aynı kozayı örmeye, üzerimizi kapatmaya, kendi bencilliğimize kapanmaya, dış dünya ile ilişkilerimizi kesmeye, kendi köşemize çekilmeye devam ediyorduk. Bir birimizle ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hâle gelmişti.

Meramımızı, duygularımızı ifade etmekte çoğu zaman güçlük çekiyoruz. Kafamızdan ve kalbimizden geçen düşünceleri, içimizde bir denizin coşkun dalgaları gibi kabaran duyguları, tam olarak anlatmakta zorlanıyor hatta onları hiç mi hiç anlatamıyoruz! Düştüğümüz yerden kalkmanın, zihnimiz üzerindeki bu katı blokajları kaldırmanın mutlaka bir yolu olmalı! Bunun için bir şeyler yapıyor olmalıyız ama biz tembelliğin, vurdumduymazlığın, “Adam, sende!”ciliğin dibini bulmuş durumdayız.  Hangi toplumda veya kültürde olursa olsun gerçek sorunları konuşmaksızın, fark etmeksizin, umut etmeyi hak edecek hiçbir şey yapmadan ilânihaye umut ederek; sahte, küçük ve yüzeysel sorunları konuşarak, tartışarak o gerçek sorunlarımızı çözemeyiz, çözemiyoruz.

Her yanımız kan revan! Zulüm, tüm coğrafyamızı sardığı hâlde biz, paramparçayız; sürekli biçimde bir birimizle çekiştiğimiz için rüzgârımız kaybolmuş. Toplumlara yaşadıkları zulmü tarif edecek ve onlara ezildiklerini hatırlatacak cümlelerimiz çok cılız, çok yavan kalıyor. Allah’ın arzu ettiği toplumun nasıllığını yaşamıyla örnekliğini gösterecek güçlü bir duruşa ve ilmî arka plâna hatta bu konuda çok güçlü bir iradeye bile sahip değiliz. Aleyhimize dahî olsa hakka sahip çıkacak bir ahlâka ve dile ihtiyacımız var. Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Dünyamız berbat bir durumda elbette bunda büyük dahlimiz olmasa bile payımız vardır, kötülüklere susarak bu durumu desteklemiş oluyoruz en azından. Bu durum, bu şekilde devam ederse gelecek nesiller için çok kötü bir çığır açacağız. Allah’ın da İslam’ın da bize ihtiyacı yok ama bizim “rahmet”e, “merhamet” ve “nimet”e ihtiyacımız var. Yoksa Allah dinini “Ey insanlar!” diye haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eli ile dini hâkim kılar. Hiç unutmayalım ki tercihlerimiz ahiretimizi belirler. Tercihlerini doğru yapanlar, dünyada izzet ve onura, ahirette de felâha ulaşacak kutlu Müslümanlardır.

“Adalet” diyorlar ama kapitalistler kadar adil davranmıyorlar! “Merhamet” diyorlar lâkin mafya kadar bile acımaları yok! “Dayanışma” diyorlar fakat kendileri dışındakiler umurlarında bile değil! “Zalime karşıyız!” diyorlar ancak güç, ellerine geçince yeryüzünün azılı zalimlerine rahmet okutuyorlar! Modern sistemin acentesi muhafazakâr partilerin, STK’ların sahih İslam’a verdiği zararı, açtığı bu büyük gediği konuşmaya hiç kimse cesaret edemiyor.

Ali Şeriati’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük hastalık büyüyerek önümüzde duruyor: İnsanlar artık sadece topraklarını değil, bilinçlerini de sömürgeleştirmiş durumdalar! Düşmanlarının diliyle düşünüyor, düşmanlarının kavramlarıyla konuşuyor ve düşmanlarının çizdiği sınırlar içerisinde hayal kuruyorlar. Bunun için işgal tanklarla başlamıyor artık. İşgal, önce zihinde başlıyor. İnsan; kendini unutunca, Rabbini unutunca, neden yaratıldığını unutunca işgal tamamlanmış oluyor!

Seyyid Kutub’un “cahiliye” dediği şey, yalnızca putlara tapılan eski çağlar değildi. Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten her düzen, insanı insanın rabbi hâline getiren her sistem, gücü hakikatin önüne geçiren her anlayış yeni bir cahiliyeydi. Bugün bu cahiliye yalnızca Batı’da değil, Doğu’da da var! Müslüman isimler taşıyan yönetimlerde de var! Kur’an okunan kürsülerde de var!

Allah’ın adının anıldığı ama Allah’ın adaletinin uygulanmadığı her yerde var çünkü tevhid, sadece Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Tevhid; hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Ekonomide, siyasette, ticarette, hukukta, eğitimde ve ahlâkta Allah’ın ölçülerini üstün tutmaktır. Bugün ise Müslümanların önemli bir kısmı Allah’ın adını seviyor ama hükmünü ağır buluyor. Kur’an’ı öpüyor ama rehber edinmiyor. Peygamber’i sevdiğini söylüyor ama onun ahlâkından kaçıyor. Şehitleri alkışlıyor ama onların yürüdüğü yolu yürümekten korkuyor. Bu yüzden sözler çoğalırken etkileri azalıyor. Konuşmalar uzarken samimiyet eksiliyor. Oysa insanlığın ihtiyacı olan şey; yeni sloganlar değil, yeni bir ahlâkî diriliştir. Hakikat, taraftar istemez; şahit ister, kalabalık istemez; bedel ödeyecek insanlar ister!

İnsanın özgürlüğü, zincirlerini sevmesiyle değil; onları kırmasıyla başlar. Belki zulmü tamamen durdurmaya gücümüz yetmeyecek. Belki mazlumların gözyaşlarını bir anda silemeyeceğiz ama en azından zalimlerin safında olmamalıyız. Hiç olmazsa sessizliğimizi onların hizmetine sunmamalıyız. Çocuklarımıza korkunun değil de onurun, umudun mirasını bırakmalıyız.

Hiçbir toplum kendi hikâyesinden çekilerek varlığını sürdüremez. Bizi kuşatan şey yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya siyasi hesaplar değildir; çok daha derin bir kuşatılmışlığın içindeyiz. Düşüncemiz kuşatılmış, dilimiz kuşatılmış, hayallerimiz kuşatılmıştır. Yaşadığımız pek çok şeyi doğal akışın sonucu sanıyoruz. Çoğu zaman önümüze konulan sınırları kader, bize öğretilen korkuları gerçeklik zannediyoruz.

Bugün en büyük problemimiz güçsüz olmamız değildir; problem, gücü, hakikatten daha değerli görmemizdir. Hakikat uğruna makamı, parayı, konforu terk edebiliyor muyuz?  Edemiyorsak eğer hepsini toptan kaybedeceğiz, tarih bunun örnekleri ile doludur.

İşte bu yüzden yeniden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden başlamamız gerekiyor. Kalbimizi işgal eden korkuları yenmeliyiz! Dilimizi esir alan yalanları, hayatımızı kuşatan konfor putlarını parçalamak gibi bir sorumluluğumuz var!

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, yeniden ayağa kalkacak bir vicdan ve iradedir! Mazlumun acısını kendi acısı gibi hisseden bir yürek, hakikati kendi çıkarından üstün tutan bir ahlâk, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini unutmayan bir bilinçtir. Merhamet kaybolduğunda güç, zulme dönüşür; adalet kaybolduğunda dava, slogana dönüşür; samimiyet kaybolduğunda ise en güzel sözler bile boşlukta yankılanan bir sesten ibaret kalır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için bir sebebimiz yok çünkü tarih, sarayların değil, hakikate sâdık kalanların omuzlarında ilerlemiştir. Gece, ne kadar uzun olursa olsun sabahı engelleyemez. Zulüm ne kadar büyürse büyüsün bir gün kendi ağırlığı altında çöker. Bize düşen şey sonucu garanti etmek değil, şahitliğimizi korumaktır. Bir kandil gibi yanabilmek, karanlığın büyüklüğüne değil taşıdığımız ışığın hakikatine bakabilmektir. Her şey bizim gücümüzle kâim olacak değildir! Biz, samimiyetle adım atarsak Allah adımlarımızı bereketlendireceğini vaat ediyor.

Esasen kurtuluş, dünyayı bir günde değiştirebilmekte değil; karanlığın en koyu ânında bile Rabbine güvenerek hakikatin safında kalabilmektedir. Direniş, insanın rûhunu kötülüğe teslim etmeyi reddetmesidir. Umut ise bütün kapılar kapanmış görünürken bile yeni bir kapının Allah tarafından açılacağına inanmaktır.

(Kasım-2017)

Devamını Okuyun

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

Yazılar

Tarımda Ezberleri Bozma Vakti: Patojen Tohum mu, Yok Edilen Toprak mı? – Mehmet Tülüce

Yayınlanma:

-

Her yıl tarım bürokrasisinden ve konvansiyonel tarım savunucularından aynı tekdüze nakaratı dinliyoruz: “Atalık tohumlar ev yapımıdır, sertifikasızdır, bünyesinde hastalık barındırır ve emeğinizi boşa çıkarır. Bu yüzden hibrit tohum kullanmalı, tarlanızı da bolca kimyasalla ilaçlamalısınız!”

Tarımı sadece laboratuvar tüplerinden ve agro-kimya şirketlerinin ürün kataloglarından ibaret sanan, toprağı ise bitkiyi ayakta tutan kuru bir saksıdan ibaret gören bu indirgemeci anlayışa karşı, ekolojinin kadim dilini hatırlatmanın vakti geldi. Gelin, o çok korkulan “tohumdan gelen hastalıklar” efsanesinin arkasındaki gerçek ekolojiyi konuşalım.

1. Toprak cansız bir saksı değildir: Sertifikalı tohum çelişkisi

Sertifikalı tohum savunucularının en büyük yanılgısı, toprağı biyolojik olarak ölü bir materyal sanmalarıdır. Oysa yapılan birçok güncel saha deneyi ve agro-ekolojik çalışma, asıl sertifikalı ve hibrit tohumlarda hastalık riskinin uzun vadede çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Laboratuvar sterilliğinde, adeta fanus içinde büyütülen ve bağışıklık sistemi doğanın gerçek zorluklarıyla hiç tanışmamış bu hassas tohumlar, gerçek tarlaya çıktıklarında en küçük bir çevresel streste havlu atıyorlar. Hâlbuki organik yapısı güçlü bir toprakta, milyarlarca mikroorganizmanın yönettiği muazzam bir savunma ekosistemi çalışır. Bilim dünyasında “Baskılayıcı Toprak” (Suppressive Soil) olarak adlandırılan bu canlı organizma, tohumun olası genetik zayıflıklarını örten en büyük kalkandır.

2. Canlı toprakta hastalık ilerleyemez

Bitki patolojisinde “Hastalık Üçgeni” denen bir kural vardır: Bir hastalığın salgına dönüşmesi için patojenin varlığı yetmez; hassas bir konakçı (zayıf bitki) ve buna uygun stresli bir çevre (ölü toprak) gerekir. Dolayısıyla, velev ki atalık tohumdan bitkiye bir virüs ya da bakteri bulaşmış olsun; organik maddece zengin, yaşayan bir toprakta bu hastalık ilerleyip tarlayı kurutamaz.

Böyle bir toprakta köklerin etrafını saran faydalı mantarlar (Trichoderma) ve yararlı bakteriler (Bacillus), kök çevresinde adeta bir siber güvenlik duvarı örer. Zararlı patojenlere üreyecek ne bir alan ne de tüketecek bir besin bırakırlar. Üstelik canlı toprakla beslenen bitkinin uyarılmış bağışıklık sistemi (ISR) o kadar tetiktedir ki bünyesinde virüs taşısa bile semptom gösterip hastalanmadan büyür ve meyvesini verir.

3. Salgını yaratan tohum değil, modern uygulamalardır

Bugün tarlaları ve bağları çökerterek küresel gıda krizlerine yol açan şey; tohumların sertifikasız oluşu değil, toprağı çöle çeviren modern tarım uygulamalarıdır: ağır pestisitler, fungisitler, sentetik gübreler, toprağın yapısını patlatan aşırı işleme ve kilometrelerce tek tip bitki ekimi (monokültür)…

Biz kimyasal ilaçlarla topraktaki zararlıyı öldürürken aslında bitkiyi koruyacak o muazzam “yerli mikroorganizma ordusunu” da katlediyoruz. Biyolojik olarak ölmüş, bağışıklığı sıfırlanmış bir toprağa dünyanın en kusursuz sertifikalı tohumunu da ekseniz, oraya düşecek en küçük bir patojen kıvılcımı tüm tarlayı küle çevirir çünkü bitkinin arkasında duracak bir toprak ekosistemi kalmamıştır!

4. Atalık tohum, bir coğrafyanın hâfızasıdır

Atalık tohumlar, yüzyıllardır bu coğrafyanın iklim krizlerine, kuraklıklarına, yerel böcek ve hastalıklarına karşı direnç geliştirerek bugüne ulaşmış canlı birer kütüphanedir. Onları “hastalık kaynağı” ilan edip yasaklamaya çalışmak, doğanın evrimsel dehasına ve insanlığın ortak mirasına hakarettir. Tarımda asıl risk; tohumun sertifikasız olması değil, biyoçeşitliliğin yok edilmesi ve tohumun küresel şirketlerin tekeline bırakılmasıdır.

Sonuç olarak;

Çiftçinin emeğini korumak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek istiyorsak çözümü laboratuvar kapılarında veya tekelci şirketlerin dayatmalarında aramayı bırakmalıyız. Doğaya karşı savaşarak değil, doğayla iş birliği yaparak tarım yapılır. Tohumu suçlamaktan vazgeçip toprağı kompostla, organik maddeyle beslediğimizde yani toprağa destek çıktığımızda göreceğiz ki güçlü bir toprak, kendi ilacını da kendi bağışıklığını da üretecek eşsiz bir bilgedir.

Ezberleri bozma, toprağı ve tohumu özgürleştirme vakti gelmiştir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x