Connect with us

Videolar

Fatih’te Eylem: Asgari Ücret Köleliğine; Zam, Sömürü, Yağma Düzenine Hayır!

Yayınlanma:

-

Eğitim İlke-Sen, TOKAD, ÖYB ve Sağlık İlke-Sen İstanbul – Fatih İtfaiye Parkında, 2023 yılında uygulanacak asgari ücreti, ekonomi politikalarını protesto eden bir eylem düzenledi.

Eylemin açılışında konuşan Eğitim İlke-Sen başkanı Ahmet Örs, her yeni yılın zulüm ve sömürü ile başladığını, yıllardır yaptıkları gibi yine 1 Ocak günü meydanlara çıkarak zulüm ve sömürü düzenine karşı çıktıklarını söyledi ve asgari ücretin nasıl genel geçer ücret olarak kalıcı, yaygın bir zulüm sistemine dönüştüğünden bahsetti.

Emek mücadelesinin önemli isimlerinden Cemal Bilgin de sömürü düzenine karşı topyekûn mücadele çağrısında bulunan bir konuşma yaptı.

Eylem boyunca “Sermayenin Değil Rabbimizin Kuluyuz, Rakamlar Sahte Sömürü Gerçek, Asgari Ücret Köleliktir, Emekçiler Köle Olmayacak, Zam Sömürü Yağma Düzenine Hayır, Kahrolsun Kapitalist Yağma Düzeni, Yaşasın Emeğin Dayanışması” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Topluluk adına Melike Belkıs Örs’ün okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

ASGARİ ÜCRET KÖLELİĞİNE;

ZAM, SÖMÜRÜ, YAĞMA DÜZENİNE HAYIR!

Arkadaşlar,

Yıllardır yaptığımız gibi çok şükür yine yeni bir yılın ilk gününde meydanlardayız!

Çok şükür ki zulme, sömürü ve haksızlıklara karşı sözümüzü haykırmaya devam ediyoruz.

Bu kötülük düzeninde hiçbir şeyin değişmediğini, bambaşka bir perspektif ve anlayış hayatlarımıza egemen olmadıkça da değişmeyeceğini vurgulamak için alanlarda toplanıyoruz.

Egemenlerin ve halkımızın karşısına çıkarak hakikati işaret etmeye gayret ediyoruz: Bambaşka ve yeni bir çerçevenin mümkün olabileceğini söylüyoruz.

Emeğin ve emekçilerin dostları!

Asgari Ücret Tespit Komisyonu müzakerelere başlamadan önce yine meydanlara çıkmış, bu müzakerelerin bir tiyatrodan ibaret olduğunu söylemiştik.

Nitekim, o komisyon görüşmelerine bel bağlayanlar, sahte sendika heyetlerinden çözüm bekleyenler yine hüsrana uğradı.

Çürük tahta nasıl çivi tutmaz ise bu sahte müzakere sistemi hakikatleri gizlemekten başka bir işe yaramıyor ancak biliyoruz ki güneş balçıkla sıvanmaz!

Kapitalist yağma düzeni devam ettikçe adalet tecelli etmez.

Sermaye düzeninin insanlığa ve börtü böceği, ırmağı ve vadisi, denizi ve toprağıyla bütün bir yeryüzüne ifsattan başka bir şey armağan etmeyeceği gün gibi ortadadır.

Gerçek enflasyonun sahte TÜİK rakamlarını ikiye katladığı bir vasatta iktidar ve sermaye çoğunluklu Asgari Ücret Tespit Komisyonu emekçilere yine açlık sınırı seviyesini layık görmüştür.

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bir lütufmuş gibi açıklanan 2023 yılı asgari ücreti, ülkedeki sefalet rejiminin açık beyanından ve kölelik düzeninin kalıcılığının ilanından başka bir şey değildir!

Arkadaşlar,

8 bin 506 lira olarak ilan edilen ve ancak 31 Ocak 2023 günü alınabilecek asgari ücret, her seneki devr-i dâimi yaşamaya başlamıştır.

Daha Aralık ayı bitmeden acı gerçek ortaya çıkmıştır.

Farklı sendikaların araştırma ve açıklamalarına göre Aralık ayı açlık sınırı ortalama olarak yeni asgari ücret seviyesindedir.

31 Ocak tarihine kadar korkunç enflasyon ortamında bu oranlar alıp başını gidecektir.

Henüz yolun başında ortaya çıkan bu hakikat geniş emekçi kitlelerin nasıl bir cendere ve tutsaklık içinde bulunduğunun kanıtıdır.

Kıymetli dostlar,

Bugün asgari ücret meselesi neredeyse her ferdine kadar topyekûn halkımızın meselesi olmuştur.

Bir avuç azınlık dışında milyonlarca insan artık asgari ücret seviyesinde, hatta mühim bir kısmı onun da altında hayatlar yaşamaktadır.

İşçisi, işsizi, emeklisi, kamu çalışanı, mültecisi, çiftçisi, prekaryası derken sermaye düzeninin ikame ettiği sömürü çarkı hemen herkesi derin bir iştiha ile yutmaktadır.

Bir yandan tabiat sınırsızca talan edilmekte, diğer yandan emek ve alın teri alabildiğine yağmalanmaktadır.

Emekçilere dayatılan kölelik hayatı iş cinayetleriyle katledilerek sonlandırılmakta, her ay iki yüze yakın işçi kardeşimiz bu cinayetlerde can vermektedir!

Derinleşen yoksulluk ve sefalet halkımızın boğazını her geçen gün daha bir sıkmakta, AKP iktidarının bütün paydaş ve unsurlarıyla hâl-i hazırda sürdürücüsü olduğu düzenin ülkeyi ve halkımızı getirdiği noktayı acı bir şekilde resmetmektedir.

Grev gibi etkili eylemlilikler farklı bahanelerle engellenmekte, örgütlenme ve ifade özgürlükleri alenen baltalanmaktadır.

Kamuda bağımsız sendikaların örgütlenme özgürlükleri yüzde 2 barajı uydurmalarıyla arsızca engellenmek istenmektedir.

Adalet ve hakikatin yılmaz savunucuları!

Asgari ücretin genel geçer ücret olarak dayatıldığı bu zalim düzenin tasallutundan kurtulmak mümkündür!

Hakça üretim temelinde “Hakça Bölüşüm, Adil Paylaşım” ilkesi, hiç kimsenin başka birinin işçisi olmayacağı bir düzeni vâr etmek için tutunacağımız daldır.

Sermayenin, Allah’ın yeryüzündeki bütün varlıklar için yarattığı nimetleri gasp etmesine göz yummayacağız!

Türlü dalaverelerle insanımızı köleleştirmesine, tabiata saldırmasına izin vermeyeceğiz!

Her türlü kapitalist ifsadın tam karşısında durmaya devam edeceğiz

Çünkü biz “Sermayenin Değil, Rabbimizin Kuluyuz!”

Çünkü tevhid ilkesi, bizden tam olarak bunları istemektedir.

Bu harami düzen insan ve tabiatı rahat bırakmadıkça meydanları terk etmeyecek, direniş üzere olacağız!

Şüphesiz ki Allah adaleti emreder, yolunda mücadele edenleri destekler.

EĞİTİM İLKE-SEN (İlkeli Eğitim ve Bilim Çalışanları Dayanışma Sendikası, www.egitimilkesen.org)

SAĞLIK İLKE-SEN (İlkeli Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Dayanışma Sendikası, www.saglikilkesen.org)

TOKAD (Toplumsal Dayanışma, Kültür, Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği, www.tokad.org)

ÖYB (Özgür Yazarlar Birliği, www.ozguryazarlarbirligi.org)

(Topluluk adına, Melike Belkıs Örs )

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Videolar

Ercüment Özkan Ne Söyledi? – Abdullah Pamuk

Yayınlanma:

-

Özgür Yazarlar Birliği seminerlerinde bu hafta (14.01.2023) İktibas Çizgisi dergisinden Abdullah Pamuk, İslami mücadelenin öncü isimlerinden Ercümet Özkan’ı anlattı. Vefatının yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirilen programın başında kısa bir Ercüment Özkan belgeseli gösterildi. Konuşmacı Abdullah Pamuk, Ercüment Özkan’la tanışıklık ve birlikteliğini, İktibas Dergisini, İslam Partisi girişimini ve Ercüment Özkan’ın öne çıkan ilkelerini anlattı.

Video kaydı sayfamızdan izlenebilecek programdan bazı notlar şu şekilde:

  • Rahmetli Ercüment Özkan, dışarıdan göründüğü gibi bir öncü kişilik değil sadece, öğrencisi, dava arkadaşı olduğum, 19 yıl birlikte olduğumuz bir abimiz.
  • İslami kesimden temel bir farklılığı vardı. Kendine çağırmıyordu, tanıdığı kişileri öncelikle Kur’an’la tanıştırıyordu. Siyer tavsiyesinde bulunuyordu. Ayrıca, siyasi bilinç eksikliğini ortadan kaldıracak şekilde onlara içerdeki ve dışarıdaki gelişmelerden haberdar olmaları için basını takip etmelerini öneriyor, aynı zamanda, yardımcı oluyordu.
  • İktibas, alıntı anlamına gelir. Bu alıntı bir bilinç gerektiriyor. Alıntıladığınız şeyleri öyle bir kompozisyon oluşturacaksınız ki bir anlam oluşsun.
  • Hakikati arayış sürecim, “Bir kitap okudum, tüm hayatım değişti!” gibi oldu. Necip Fazıl’ın “Sahte Kahramanlar” kitabını okuduğumda ülkücüydüm. Çok kitap okuyan biri değildim. Öğrencilik döneminde Ulus’tan geçerken, benim kahraman dediğim insanlara “sahte kahraman” diyen bir kitap gördüm. Onların kahraman olmadığını, İslam’a aykırı adamlar olduğunu gördüm. Necip Fazıl’ı takip etmeye başladım. Böyle böyle Özkan’ı tanıdım.
  • Şekilciydim o zamanlar. Grand kravat giyimli birini görünce şaşırdım o yüzden.
  • Ankara Siyasalı bitirdim. Bu arada Ercüment abiyle sık sık görüşüyoruz. Bununla da kalmadım. Arayışa devam ediyorum tabii. Tarikatlara, partilere, Nurculara, Süleymancılara gittim. Hakikat arayışı bir yerde bir kişi üzerinde olmayacağını az çok fark etmiştim. Ercüment abi de bu konuda bana katkıda bulundu.
  • Süleymancılara gittik muhabbete. Herkesin kendince İslami hareket yöntemi var. Bizim ne olmalı, dedi. Hiç duymamıştım bunu. Biz kimi örnek alarak namaz kılıp oruç tutuyoruz? Resulullah’a göre. O zaman yöntemimiz de ona dayanacak.
  • Kur’an’da da kıssalar anlatılıyor. İlkesel ortaklıklarını anlatıyor peygamberlerin. Bunları görünce o sözün değerini anlamış oldum.
  • Kişi merkezli bir mücadele değil, ilke merkezli bir mücadele… Çünkü bir kişiyi merkeze alırsanız, o yanıldığında siz de yanılırsınız. Ama eğer ilkeleriniz varsa onları referans alarak hem siz yanlışa düşmezsiniz hem o kişiyi de uyarırsınız. Rahmetlide de bunu gördüm. Bizi buna teşvik ederdi: “Beni uyarmazsanız siz yanlış edersiniz, ben uymazsam da ben!”
  • Siyasi ve düşünsel duruşta netlik gerekiyor. Düşünsel olarak bize yakın olanların mesela, siyasi duruşları sakattı.
  • Hayat bir bütündür. Siyasal yaşamı ve hayatı ayırmak doğru değil. Ekonomik, sosyal, siyasi boyutlarını görmezden gelemeyiz bir konuşmada.
  • İnsanları değerlendirirken, kişiliğini, temel inançlarını ve duruşunu dikkate alarak değerlendirme yaparım. Kur’an’ı ve peygamberi temel alarak gözden geçirilir. Çünkü kimseyi sırf sevdiğimiz için övemeyiz.
  • “Abd” olarak, kul olarak, hata edebilir nebimiz. Ama örnek olarak Kur’an da düzeltiyor peygamberi. Hatasız değil yani. O çağın gelenekleriyle vs. değil, ilkesel olarak örnekliği her çağda geçerlidir.
  • Rahmetlinin benden on beş yıl önce başladığı Hizbu’t-Tahrir hareketiyle, sistem dışı tevhidi duruşuyla istisnai bir örnekti.
  • İnanan ve yaşayan adam Ercüment Özkan… Neye inanıyorsa onu yaşardı. Yanlış olduğu söylendiğinde, onu gündemine alırdı, arkadaşlarına danışırdı, orada da onaylanırsa dergide deklare ederdi. İlkeli değişim böyle olur. Bir konuda yanlışlık olduğunu düşündüğünüzde onu gündeminize alırsınız, vardığınız sonuca göre onu yeniden kontrol edersiniz. Değişim normal ve insani bir şeydir. Ama ilkeli değişim olmalı.
  • Hakikati arayış süreci ölene kadar devam eder. Özkan da böyleydi.
  • Hadis usulü konusunda -recmle ilgili hadisler peygambere ters düşen şeyler derdi, ki Sahih-i Buhari’ye bu lafları ettiğinizde tekfir edilirdiniz, ona rağmen bunları söylerdi.
  • Recmin Kur’an’da olmadığını, Kur’an merkezli din anlayışı yerine rivayet merkezli din anlayışının sonucu olduğunu deklare etti dergide.
  • Birçok konuda değişimini görebilirsiniz.
  • Hakikati arayış sürecinde inanan ve yaşayan bir insan olarak, ölünceye kadar bunun için uğraşan biri oldu.
  • Tevhidi eksende, Kur’an merkezli, bütüncül, hayatın bazı boyutlarını dışarıda bırakmayan bir din anlayışını anladığı bildiği kadarıyla yaşadı ve aktarmaya çalıştı. Bunu yaparken geleneksel dindarlarla ve rejimle mücadele etti.
  • Yani ilkeli bir değişim süreciyle devam ettirirken, zekâsı, basireti, halkın reyinden korkmaması, sadece ahiret gününü düşünmesiyle diğer insanlardan farklılaştı.
  • En son bir kalp rahatsızlığı sebebiyle iki yılı aşan bir süre dergiye ara verdi. Bu dönemde “Dergi çıkartmak zorunda değilsiniz dediğimde, hiçbir peygamber mücadelesini terk etmez, nasıl böyle dersin!” diye sinirlendi. Yani o hasta halinde bile çalışmaya devam ediyordu.
  • Rahmetli öldükten sonra arkadaşlarının yüzde onu hariç diğerleri hep duygusal yaklaşmaya başladı. Anlamamışlar orada verilen eğitimi. Bu mesele kişi meselesi değil hâlbuki!
  • Ercüment abinin Hizbu’t-Tahrir’den ayrılmasında birkaç husus vardı. 1. Nebhani rivayet esasına dayalı bir anlayışla İslam’ı yorumladı. Her ne kadar İslami hareket yönteminde peygamberlerin yöntemlerinin takip edilmesi gerektiğini söylediyse de bunu hep uygulayamamıştır.
  • Yani Hizbu’t-Tahrirle ortaklıkları olmasına rağmen, oradan aldığı şeyleri geliştirerek ayrılmıştır oradan. Fikirlerden etkilenilir. Ama aynen geçmez. Aynen kabul ettikleri de ortak doğrulardır zaten.
  • İslam Partisi… İslam Partisinin çok önceden kurulduğu, yetmişli yıllarda arkadaşlarıyla gezerken, “Bizim bir partimiz var.” diyor.
  • 141-142-163 yasaklamaları… “Bunlar olunca biz deklare edeceğiz.” demişler. Ama asıl nedeni, hastalanınca telaşa kapılması… O güne kadar edindiği birikimleri kitlelere anlatmak istiyor.
  • Açık olmayı legal olarak sundular.
  • Kur’an esasına dayalı, laik, seküler anlayışı reddeden bir tüzüğe sahibiz. Bu tüzük nasıl legal olabilir arkadaşlar? Ama maalesef bizim söylediklerimiz değil, konuyu çarpıtanların dedikleri olay oldu.
  • Ocak 2011, İktibas. Abdullah Pamuk olarak, “İnanan ve Yaşayan Adam Ercüment Özkan” başlıklı bir yazım var. Ona da bakabilirsiniz.

Soru-Cevap:

  • Mücadelesinde örgütlülük oranı çok dardı. Zamanın şartlarından dolayı.
  • İran Devrimi’nin, Humeyni’nin yöntemi, kesinlikle nebevi yönteme benzeyen bir yöntem. O açıdan desteklendi ama hiçbir zaman düşüncesi desteklenmedi.
  • İran devleti Humeyni’nin ilkelerini terk etmeye başlayınca biz düşünsel eleştirilerimizi de yapmaya başladık.
  • Ciddi bir örgütlenmeden söz edilemez ama halkalar vardı, onlar kısmi bir örgütlenme sayılabilir. İktibas dergisinin düşünsel ve konjonktürel duruşu hiç değişmeden devam etmiştir ama örgütlenme ayağı ciddi anlamda eksik kalmıştır.
  • İslam dini örgütsüz yaşanmaz. Peygamberlere baktığımızda, eğer inkılap aşamasında küresel güçler bu değişimi engellerse orada bir şiddet ortaya çıkıyor. Yoksa hep savunma durumunda.
  • Temel referansının Kur’an olması, hakikati arayış sürecini hep devam ettirmesi, kişi değil, vahiy kaynaklı bir anlayış oluşturması…
  • Kitapta diyor ki, “Partiyi açıklamanın bir nedeni de Türkiye’de kendine İslami parti diyen partilerin aslında rejimin partileri olduğunu, İslami parti diye tanıttığımızda kendimizi, nasıl davranacaklarını ifşa etmek için partiyi deklare ettik.”

Notlar: Melike Belkıs Örs

Devamını Okuyun

Videolar

Bilgi ve Hayat – Abdurrahman Arslan

Yayınlanma:

-

Abdurrahman Arslan, Özgür Yazarlar Birliği’nde “Bilgi ve Hayat” başlıklı bir konuşma yaptı. Notlar ve video sayfadan takip edilebilir.

Notlar: 

  • Kedimi gezdirmeyi modern bir tavır olarak görmüyorum. Çünkü benim dönemimde kedi beslemek herkesin övündüğü bir şeydi.
  • Hiç kimse geçmişe dönük konuşmaya cesaret edemiyor, korkuyor. Herkes süratle geçmişini terk etmekle meşgul. Tüketim maddelerini sürekli hızlı bir şekilde değiştirme taraftarıyız. Sınıf değiştiriyoruz aslında. İslam’ı değiştiriyoruz, şehirleşmeye tutunma aracı olarak kullanıyoruz bunu.
  • Bugün sınıf değiştirme özlemi taşıyanlar Müslümanlardır, Kemalistlerden sonra…
  • Bunları sorgulamak görevimiz Müslüman olarak.
  • “Çağımızın ihtiyaçlarınca cevap verecek Kur’an ve hadis yorumuna ya da İslam anlayışına ihtiyacımız vardır.” Nefret ediyorum bu cümleden! Çünkü İslam nesne konumunda ve onu belirleyen şey “çağımızın şartları”. Bu cümleyi kurandan bu şartları tahlil etmesini bekleriz. Hangi bağlamlar içinde oluştu vs. bekleriz. Ama bütün bunları, modern dünyayı bir özne, İslam’ı da bir nesne olarak alıp, bunlara cevap vermesi gereken bir nesne olarak görmesi… Bunu kabul edemiyorum.
  • Bilgi ve hayat… Düşüncenin varoluşu bir sürü kabul üzerine kurulmuştur. Her düşünce, amel vâr olabilmek için bir sebebe, başlangıç noktasına ya da niyete ihtiyaç duyar.
  • Niyet bir bilgidir. Onun doğruluğuna inandığımız için.
  • Vahiy de bir bilgidir. Çünkü ona göre dünyaya bakışımız şekillenir ve dünyayı ona göre anlamlandırmaya çalışırız.
  • Anlamın yok olduğu bir dünyada hakikatin olmayışı ile ilgilidir (postmodern dünya).
  • Bilginin bir başlangıç olduğu, insanın ameline başlangıç olduğu, aynı zamanda amelin de hayatı kurduğu bir gerçeklik. O hakikat alanı da hangi alana göre kurulduysa ona hayat tarzı diyoruz.
  • Bilgi bir hakikat telakkisine göre var edilir. Buna göre de amel/düşünce, bu hakikat telakkisinin bir taşıyıcısı olarak hayatı kurar.
  • Hayat tarzı, insanlığın yerine getirdiği bir şey olduğu için, insan olmaklığımızdan gelen bir ortak paydamız vardır. Ne zaman ki bu hayatta kiminle görüşeceğimiz, neyi yiyip içmemizle diğerlerinden ayırılan tarafımız vardır.
  • İşte o bir yerden sonra ayrılan kısım: helal-haram vs. bunlar bizi ayırır. İdeolojiler, dinler devreye giriyor burada.
  • Hiçbir bilgi biçimi bir hakikatten bağımsız olarak gelişmez. O hayat tarzı da o hakikate göre kendini düzenler. Kendine ait bir gelecek tasavvuru söyler. Dinlerin teolojisinde ahiret inancı vardır. Bir insan dine göre hayat tarzı inşa ettiğinde, bu, insan insana süreçlenen bir ilişki biçimi değildir. İnançlı bir insan için orada başlayıp bitmez. Ahirete dönük bir tarafı da olduğu kabul edilir. O insanla bitmez yani.
  • Toplumları kuran şey “dead end” olan ilişki biçimidir. Oysa dinler bitmeyen ilişki biçiminden bahseder. Toplumun örgütlenmesi anlamında, insani ilişkilerin niteliği anlamında farklılıklar taşır.
  • Hristiyanlık, başı ve sonu olan bir zaman fikri getirmiştir, İsa ile başlayıp ahiretle bitiren. Circle zaman tipinde yaşayanlar için bir rahatlama getirmiştir. Çünkü bu aynı şeyin tekrarı bir hayattan kurtuluyorlar. Grek insanı bu açıdan rahatlamıştır.
  • Yaratma kavramını getirdi Hristiyanlık Grek’e. Tanrı aslında zanaatkârdır. Parçaları bir araya getirerek bir şey yapandır. Yaratma kavramıyla Hristiyanlıkla tanışmışlardır yani. Aristo, Eflatun gibi düşünürlerin sıkıntısıdır bu. İslam düşüncesi açısından kıymetli şeyler söylemiyorlardı yani. Onlar hakkında konuşmak orijinal şeyler söylemiyor yani.
  • Modern dünya değişime kutsallık atfetmiştir. Hristiyanlığın değişmezliği esas almasından dolayı.
  • Âdem’e dayadı bu değişmezlik fikrini Hristiyanlık. Eğer Hz. Âdem yerini değiştirmeseydi, meyvenin yanına gitmeseydi, günah işlemeyecekti ve saf kalacaktı. Fakat yerini değiştirdi ve ilk günahı yaptı.
  • Yani belli bir yer biçmiştir tanrı insana hayatta. Eğer hayatınızı değiştirmezseniz, tanrı katında saflığa ulaşabilirsiniz, deyip değişmezliği esas aldı Eflatun ve Hristiyanlık.
  • Modern dönem bu değişmezliğe tepki olarak var oldu. Yani Hristiyanlığa tepki olarak.
  • Kadim toplumların değişmeden, değişimi esas almadan geldiklerini görüyoruz (Çin, Hindistan). Mesela kast sisteminin değişmezliği.
  • Modern dediğimiz toplumlar da değişimi esas almışlardır.
  • Kadim toplumların ömürleri uzun olmuştur. Fakat değişimi esas alan toplumların ise ömürlerinin kısa olduğunu görüyoruz.
  • Bugün de hızlı bir değişim dünyasında yaşıyoruz. Sorulması gereken belki budur eğer Müslümanlar tüketim nesnelerinin zevkinden kendilerini mahrum bırakmayı başarabilirlerse belki bu değişim meselesi üzerine soru sorabilirler.
  • Değişim, insan fıtratına ne kadar uyuşukluk taşıdığını düşünmek durumundayız.
  • İnsanlık bu kadar hızlı değişime adapte olabilir mi?
  • Zaman ve değişim üzerine kafa yormalı Müslümanlar.
  • Dünün dünyası pozitivizm üzerine kuruluydu. Değişimi esas alan bir süreklilik üzerineydi. Değişim hep olumlu görülüyordu. Ama bugün bütün bunları yeniden ele almak durumunda kaldı.
  • Sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurulu olduğuna inanılıyordu. Kendi kendine yeten bir topluluk ve birey olduğuna da.
  • Teori üzerinden hakikati açıklamaya çalışıyordu modernite. İslam’da böyle olduğunu sanmıyorum. Yani teoriyle açıklama.
  • Postmodernizmle bu teoriler parçalandı. Hakikat olarak temsil üzerine kuruluydu modernizm. Bugün bu temsiller parçalandı.
  • Batının sanat dediğine sanat demek mecburiyetinde değiliz. Değişimini kabul etmek zorunda olmadığımız gibi. Ama yeni nesil bunları bir tüketici olarak alıyor maalesef.
  • Hakikatin olmadığını, teorisinin olmadığını diyor postmodernizm. O zaman neden katılımcı demokrasi deniyor? Müslümanlar yatıyor kalkıyor demokrasi diyor. Bu ne demek peki? Demokrasi düşmanlığı yapmak istemiyorum ama bu katılımcı demokrasi nereden çıktı? Temsili demokrasi iflas edince, çünkü teori, temsil iflas etti, bu geldi. Ama tüketici bir anlayışla direkt kabul edildi. Neden ve nasıl oldu, sorgulanmadı.
  • Dil bilen Müslüman gençler, batıdan öğrendiklerini bize aktarmaya çalışıyorlar. Bütün mesele dil meselesi. Dil bilmek, bilgi çalmak için güzel bir araçtır.
  • Yapıbozum yoluyla insan özgürleştirilebilir, diyor postmodernizm.
  • İslamcılığın en zayıf halkasını Türkiye Müslümanları temsil ediyorlar. Batıyı eleştirip İslam’ı savunuyorlar ama ikisini de tam bilmiyorlar.
  • Siyasal-sosyal teorilerin İslam’da yeri var mı yok mu düşünülmemiştir.
  • Teoloji, siyaset ve sosyoloji birdir İslam’da. Ayrıştırmamız mümkün değildir ama bugün öyle düşünmüyoruz.
  • Müslümanlar modern hayatın tiryakisi durumundadırlar.
  • Başörtüsü modernitenin bir sorunu değildir, mesele, onunla kamusal alana gidilmesidir.
  • Kamusal alana dâhil olmak isteyen bir Müslüman kitlesi var çünkü o hayatı benimsemiş çoktan. Kemalizmin yasakladığı bazı alanlar var ama orada.
  • Comfort – Hristiyanlar, paganlara söylüyor. Siz alıştığınız için rahat görünüyor size, hâlbuki rahat değil diyorlar. Çıkın oradan diyorlar.
  • Biz de bu hayat içerisinde alıştık bu yaşam biçimine ve onun nesnelerini tüketiyoruz. Bu hayat, doğru kurulmuş bir hayat mıdır ki siz Müslümanları bu hayata davet ediyorsunuz? Bence doğru değildir. Pozitivist bir yere dayanır. Hâlbuki İslam der ki hakikat vahye dayanır. Ama şimdi hakikat yoktur. İnsan hakikatin ölçüsü oldu. Fakat bu hakikatin olmayışı meselesi, bu yaşam biçiminin dışında kalanların işini kolaylaştırdı. Post-modern siyaset, herkesin katılacağı bir alan oluşturduğu için, herkesin gelmesi için bir çerçeve çizdi. Müslüman, Hristiyan, başörtülü, çıplak…
  • Hangi bilgiden hareket ederek bu hakikati nasıl kuracağız? Meselemiz budur. Modernliğin ürettiği kavramlarla cevap veremeyiz. Emperyalizm ve milliyetçilik mesela. İkisi de modernliğin getirdikleri.
  • Acaba, bu dediğimiz hayat tarzına karşı Müslümanca bir hayat tarzı kurabilir miyiz? Müslümanca olacak bu hayat tarzı için gerekli bilgiyi nereden nasıl elde edebiliriz? Kirli zihinlerimizle algılıyoruz İslam’ı. Modernitenin yarattığı ihtiyaçlar doğrultusunda. Dolayısıyla sadece bu hayata katılım çıkıyor. Müslümanlar eleştiriyor, ama katılıyorlar da bu hayat tarzına.
  • Her değişim ideolojiktir. Hiçbir bilgi de tarafsız değildir.
  • Nitelik olarak, mahiyet olarak bakmamız gerek bir şeyin İslam’da da olduğunu iddia ederken. Mesela eşitlik!
  • Her hakikat fikrinin kendine göre bir değişme ve değişmeme anlayışı vardır.
  • İslam’da da böyle. Değişim içinde de değişmezlik olduğunu söyler. Tabiatın da özelliğidir bu. Örneğin elma ağacı. Büyüyor, değişiyor ama hep elma veriyor.
  • Bugünün Müslümanlarının bir görevi de, değişmemesi gerekenlerin değişmez odluğunu vurgulayıp bunlar için uğraşmaktır.
  • İlla katılanların sürecine katılmak gerekmiyor. Ama çoğu Müslüman bunu yapıyor bugün.
  • Batı’da da sorgulanıyor bu. Her gün yeni model araba nereye kadar diye mesela.
  • İleri-geri kavramları yeni çıkmış kavramlardır, 60-70lerde. İslam’da yoktur böyle bir şey.
  • Kendimize ait bilgiyi üretmemiz gerekiyor. Ama zor bir şey bu, bu kirlenmiş zihinlerimizle.
  • Dünya düzeni fikrine kafayı takan Batıdır. İslam’da böyle bir şey yok. Grek’te, tanrıların egemenliğinden bağımsız bir düzendir polis. Bağımsız insanın kendisini yönetmesi üzerinden.
  • Modernite eğer bizim paradigmamızı belirlerse sıkıntı.
  • “Hakikat yoktur.”u içeren bir kültürle geliyor düzen.
  • Normal bir şey midir bu kadar büyük, karışık şehirler kurup yaşamak? Karmaşık bir hayat kurarlarsa telefon tabii kolaylaştırır hayatı ve buna inandırılırız.
  • Müslümanların tarih anlayışı Hegel üzerindendir. Kendilerine has bir anlayışları yoktur. Modern zaman anlayışının egemenliğinden kurtulmadan bir tarih anlayışından söz edemeyiz.
  • Gelenek, modernliğin ürettiği bir kategori.
  • Ben bu hayatın içinde yaşarken, Müslümanca bir hayatı nasıl inşa edebilirim?
  • Başörtüsüyle, cübbesiyle kamusal alana çıkan insana kimse bir şey demiyor, tamam. Ama demokratik teori, onların kendileri için ontolojik bir toplum kurmalarına izin verecek mi? Hâlbuki var oluşları o ontolojik zemine bağlıdır. Demokratik teori, yapısı gereği buna müsaade edemez.
  • Peki, ben bu yaşam biçimini nasıl inşa edebilirim ontolojik bir zeminde? Bilgi her zaman sağlıklı bir şekilde eyleme aktarılamaz.

Notlar: Melike Belkıs Örs

Devamını Okuyun

Videolar

Câbirî’de Akıl, Ahlâk ve Siyaset – Muhammet Çelik

Yayınlanma:

-

Özgür Yazarlar Birliği seminerlerinde 10 Aralık 2022 cumartesi günü Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Muhammet Çelik, “Câbirî’de Akıl, Ahlâk ve Siyaset” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Programdan notlar şu şekilde:

Hayatı:

  • 1936’da Fas’ta doğdu. Taşralı bir ailenin çocuğudur, ailesi çiftçilikle uğraşıyordu. Kendisi de çiftçilik ve bir ara bir akrabasının yanında terzilik yapıyor. Berberi/Amaziğ’dir, Arap değildir. Anne-babası ayrıdır, annesiyle büyümüştür. Anne tekrar evlenmiş, üvey babası onun eğitimiyle ilgilenmiştir. Amcası onu Fransız okuluna yazdırmış. 10 yaşında el-Hâc Muhammed Ferec’le tanışmış ve onun sohbetlerine devam etmiş. Bu kişi ıslahçı/reformist, direnişçi bir cami imamı, aynı zamanda Câbirî’nin de okuduğu ilkokulun kurucusu. M. Ferec, İbn Bâdis’in etkisinde bir selefi… Cabiri’nin dedesi daha muhafazakâr biri. Babası da Milli Kurtuluş Hareketi’nin üyesi, Fransızlar tarafından hapis ve sürgün cezalarına çarptırılmış.
  • Üniversiteyi sırasıyla Şam, Fas Rabat Üniv. Edebiyat F., Paris’te deniyor ama genel itibariyle Fas’taki fakültede okuyup tamamlıyor.
  • Sol kanadı oluşturan Ulusal Halk Güçleri Birliği partisine aktif olarak katıyor, sömürge karşıtı eylemlere katılıyor, parti kapatılınca Sosyalist Halk Güçleri Birliği’ne katılıyor. Bu partinin bazı programlarını kendisi hazırlıyor.
  • Eğitimci bir yönü de var. Öğretmenlik ve müfettişlik yapmış. Hazırladığı felsefe ders kitabı okullarda okutulmuş. Ayrıca eğitim üzerine kitapları da var.
  • et-Tahrîr, el-Aklâm, Filistin, Fikr ve Nakd gibi gazete ve dergilerin ya kuruluşunda yer almış ya da aktif olarak yazı kadrosunda bulunmuş.
  • Sömürge karşıtı direniş eylemleri sebebiyle tutuklanma ve hapis yatma gibi süreçleri de yaşamış.
  • Daha sonra akademisyenlik görevini yürütmüş ve kitap telifine yoğunlaşmış.

Eserleri:

Doktora tezini biraz daha geliştirerek oluşturduğu eser:

  • 1971: Fikru İbn Haldun: Asabiyye ve’d-devle( İbn Haldun’un Düşüncesi: Asabiyet ve Devlet, Türkçeye ve Fransızcaya çevrildi).
  • 1973: Advâ ‘alâ müşkili’t-talîm bi’l-Mağrib (Fas’taki eğitim sorunlarıyla ilgili)
  • 1976: Medhal ilâ felsefeti’l-ulûm I-II (Bilim Felsefesine Giriş)
  • 1977: Mine ecli ru’ye tekaddümiyye li-ba’zi müşkilâtine’l-fikriyye ve’t-terbeviyye (fikir ve eğitim üzerine).
  • 1980: Nahnu ve’t-turâs (Felsefi Mirasımız ve Biz, Türkçeye çevrildi).
  • 1982: el-Hitâbu’l-Arabiyyu’l-Mu’âsır (Çağdaş Arap Söylemi)
  • Nakdu’l-Akli’l-Arabî: Arap Aklının Eleştirisi (4 kitaplık bir seri, Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Endonezyaca çevirileri var)

1.kitap: 1984: Tekvînu’l-Akli’l-Arabî (Arap Aklının Oluşumu)

2.kitap: 1986: Bünyetü’l-Akli’l-Arabî (Arap Aklının Yapısı)

3.kitap: 1990: el-Aklu’s-Siyâsiyyi’l-Arabî (Arap Siyasal Aklı)

4.kitap: 2001: el-Aklu’l-Ahlâkiyyu’l-Arabî (Arap Ahlaki Aklı)

  • 1988: es-Siyâsâtu’t-ta’lîmiyye fi’l-Mağribi’l-Arabî (eğitimle ilgili)
  • 1988: İşkâliyyâtu’l-fikri’l-Arabiyyi’l-muasır (Çağdaş Arap düşüncesinin sorunları hakkında)
  • el-Mağribu’l-Muasır (Çağdaş Mağrib)
  • 1990: Hivâru’l-Mağrib ve’l-Maşrik (Doğu-Batı Tartışmaları, Hasan Hanefi ile yazışmalar.. Türkçesi var)
  • 1991: et-Turâs ve’l-hadâse (Gelenek ve Modernite)
  • 1994: el-Mes’eletü’s-sekâfiyye (kültür meselesi)
  • 1995: el-Müsakkafûn fi’l-Hadârati’l-Arabiyyeti’l-İslâmiyye… (Türkçede var: Arap-İslam medeniyetinde entelektüeller: İbn Hanbel mihnesi & İbn Rüşd’ün çilesi)
  • 1995: Mes’eletü’l-hüvviyye: el-Urûbe ve’l-İslâm… (Kimlik meselesi: Araplık ve İslam)
  • 1996: ed-Dîn ve’d-devle ve tatbîku’ş-şeri’a (Din, devlet ve şeriatın tatbiki: Kürtçeye ve İngilizceye çevrildi)
  • 1996: el-Meşrû’u’n-nahdaviyyu’l-Arabî (Arap rönesansı)
  • 1997: ed-Dîmokrâtiyye ve hukûku’l-insân (Demokrasi ve İnsan Hakları, Türkçesi var)
  • 1997: Kazâyâ fi’l-fikri’l-muasır (Çağdaş düşünceye dair)
  • 1997: et-Tenmiyetü’l-beşeriyye.. (İnsani gelişim ve sosyokültürel hususiyet)
  • 1997: Vichetü nazar: Nahve iâdeti binâi kazâya’l-fikri’l-Arabiyyi’l-muasır (Türkçe çevirisi: Çağdaş Arap-İslam düşüncesinde yeniden yapılanma)
  • 1997: Hafriyât fi’z-zâkira (Bellekte kazılar, gençliğinden bahsettiği otobiyografisi)
  • 1998: İbn Rüşd: Sira ve fikr (İbn Rüşd: Hayatı ve Fikri.. Bu arada İbn Rüşd’ün bazı eserlerinin neşrini de gerçekleştirmiştir.)
  • 2005: Fî nakdi’l-hâce ile’l-ıslâh
  • Medha’l-İle’l-Kur’ân (Kur’ân’a Giriş, Türkçesi var)
  • Fehmü’l-Kur’ân (Nüzul sırasına göre Kuran tefsiri, 3 cilt halinde Türkçede mevcut)

Islahçı mı? Kendini konumlandırışı:

Ona göre,

– Gelenekçi ıslahçılar (Afgani, Abduh vb.) + İhvan…  Ciddi bir başarı ortaya koyamadılar.

– Liberal-laik batılılaşma yanlıları ise İslam karşıtları toplumu tanımadıkları için yenilgiye uğramıştır.

– İslam ve Batı sentezcileri, bir taslak önerememişlerdir.

Cabiri, “Kendi dünyamızdan neşet eden bir akılcılığın” İbn Rüşt akılcılığının ihya edilmesini istiyor. (“Kendimi ne reformcu, ne de belli bir ekole mensup birisi olarak görüyorum; Benim tek derdim epistemolojidir.” diyor.)

“ARAP AKLININ ELEŞTİRİSİ” ÜZERİNDEN CÂBİRÎ’NİN FİKİRLERİNE BİR GÖZ ATALIM

Neden “Arap” da, “İslam” değil?

Serinin ikinci kitabının Türkçeye çevrilişi münasebetiyle yazdığı yazıda, bunun nedenlerini şöyle açıklamış: a) İslam aklı sadece Arapça yazılmış eserlerden değil aynı zamanda diğer (Türkçe, Farsça, Urduca vb.) eserlerden, tümünden çıkarılabilir ki, Câbirî sadece Arapça yazılmış eserler üzerinden bu incelemeyi yapıyor.. Türkçe bilmediği için yakınıyor. Ayrıca M. Rıza Vasfî’ye verdiği röportajda da Farsça bilmemeyi büyük bir eksiklik olarak görüyor. b) kendi memleketinde -kendisi Arap olmamasına rağmen- Arap ile İslam’ı eş anlamlı kullanıyorlar, ayrım gözetmiyorlar. c) İslam aklının eleştirisi deseydi, bir dinin dini boyutunu eleştirdiği zannedilecekti, oysa amacı İslam dinini veya onun dini boyutunu eleştirmek değil…

  1. Kitap: ARAP AKLININ OLUŞUMU:
  • AKIL (düşünce/ideoloji değil, “akıl.” Doğrudan düşüncelerle değil, düşünceleri üreten araçlarla ilgileniyor. Düşünce sistemlerini, epistemolojiyi inceliyor.)
  • Projesinde geçen “Akıl” kavramı: “Şu veya bu derece güçlü bir şekilde Arap insanının eşyaya bakışını, bilgiye ulaşmak, onu üretmek ve yeniden üretmek için eşya ile girdiği ilişki tarzını belirleyen kavramlar ve zihinsel aktiviteler bütünüdür..”
  • “Arap-İslam kültürünün kendi mensuplarına bilgiyi elde etmeleri için sunduğu ve onlara bir bilgi sistemi olarak zorunlu kıldığı -dikte ettiği- prensipler ve kurallar bütünü…”
  • Bu akıl, Arap kültürünün içinde ve onun vasıtasıyla üretilmiştir.
  • Sonra bu kitapta Batı düşüncesinde “aklın” serüvenini “logos”tan Kant’a ve günümüze kadar irdeliyor.
  • Aklın tarihselliğinden bahsediyor.. evrensel akıl kavramı da yine sadece kendini üreten kültür içinde evrensel…
  • Grek-Avrupa aklı “insan-tabiat” kutuplarına sahip, Arap-İslam aklı ise “Allah-insan-tabiat” ilişkisine odaklı…
  • Yunan-Avrupa kültüründe akıl “nedenlerin kavranması”yla, bilgiyle ilişkili, Arap kültüründe “akıl” davranış ve ahlakla ilgili.
  • Projesindeki hedefi şöyle belirliyor: “Arap aklını üretmiş olan Arap kültürünün epistemolojik temelini analiz etmek.”
  • Bilgi sistemi, herhangi bir kültürün bilinçdışı yapısı…

Amacı bu yapıyı tasvir edip övmek değil, onu tahlil edip aşmaya çalışmak…

***

  • Tedvin asrı (kritik dönem h. 130-150). (Nahiv-Sibeveyh; fıkıh Şafii, tarih İbn İshak ve Vakıdi; sözlük ve aruz Halil b. Ahmed; kelam Vasıl b. Ata ve çağdaşları; Şii düşüncesi Cafer-i Sadık vb. Bu şahıslar ve çağdaşları, tedvin asrında yaşadı. Arap-İslam düşünce ve kültürünün referans çerçevesini oluşturan genel kültür yapısı bu asırda teşekkül etmiştir.)
  • Arap kültürünün yaşadığı hareket: durağan bir hareket… Arap aklının zamanı, Arap kültür zamanıyla aynıdır. (mekân ve şartlar değişti sadece.) Arap aklı; tedvin asrında oluştuğu şekliyle Arap kültüründe yerleşik olan zihinsel yapının adıdır.

Bu aklın, birbiriyle iç içe girmiş şu üç parçadan oluştuğunu söylüyor:

  • BEYAN: dil ve din ilimleri (beyani aklı / düşünme sistemini oluşturdu.) Lügat, sarf, nahiv, aruz, belagat, fıkıh, fıkıh usulü, tefsir, hadis, kelam…
  • BURHAN: Yunan, özellikle Aristo felsefe ve mantığı…
  • İRFAN: Maniheist, Hermetik, Mistik ve Yeni-Platoncu görüşler ve onların etkileri, uzantıları… Gnostik ve düalist inançların İslam kültürüne sızmış halleri..
  • “Felsefe, Yunanlıların mucizesi ise Arapça ilimleri de hiç kuşkusuz müslüman Arapların mucizesidir.”
  • “Yunan medeniyeti felsefe medeniyeti; çağdaş Avrupa medeniyeti bilim ve teknoloji medeniyeti; İslam medeniyeti ise fıkıh medeniyetidir.”
  • “Arapça, yapı ve etkinlik olarak Arap aklının en temel belirleyicilerinden biridir.”
  • Nahiv-mantık çatışması.. (Nahvi Arap kültürünün mantığı olarak görüyorlar..) Kitabu’l-ayn (gerçekten mümkün olandan değil zihinsel olarak mümkün olandan hareket etmesini eleştiriyor)… Nahivde ve diğer beyani ilimlerde kıyas… Fer’in asl’a kıyası… Kelamda gâibin şahide kıyası…
  • SÖZLÜKLER, dili Bedevi çevresiyle sınırlamakta, bunu beyan ilminin bir açmazı olarak görüyor…
  • “Mutezile kelamında usulün işletilmesiyle ilgili zihinsel mekanizma, fıkıhtaki usulün işletilmesindeki zihinsel mekanizmayla aynıdır. Bu mekanizmanın özünde fer’in, üzerinde ihtilaf edilmeyen asla dayandırılması. Bu da kıyastır.” Belagatteki teşbih, istiare, mecaz…. Bunlar da kıyastır..
  • Rey: “Şafii, Arap aklının en büyük yasa koyucusu. Rey, onun öncesinde özellikle Ebu Hanife zamanında mutlak serbestliğe sahipken o reyi sınırlamıştır.”
  • Dini rasyonel (beyani akıl) – akli irrasyonel (dıştan sızan mistik akımlar: irfan.. buna akli irrasyonel demesinin sebebi, akılla tanrının idrak edilemeyeceğini söylemeleri, aklın yerine iradeyi koymaları..)
  • “Kelam ilminde akıl için yasa koyma çalışmaları, mantığı Arap beyan mantığına zıt olan diğer kültürlere ait akıl yasalarına tepki olarak gündeme gelmişti.”
  • Tedvin asrı bir yönüyle de kelam asrıydı. Dışa yönelik fetihler durmuş, içyapıya yönelen tehditlerle mücadele edilmeye başlanmıştı.
  • Kadim miras /ulumu’l-evâil: Yahudilik (İsrailiyyat), Hıristiyanlık, Mecusilik (düalizm)- Maniheizm, Sabiiler, felsefi akımlar, Brahmanizm, yeni-Platonculuk, yeni-Pisagorculuk..
  • Abbasiler Brahmanizme karşı sert mücadele vermişler ve kelamcıları (Mutezile) devreye sokmuşlar.
  • Sabiiler, Harran okulunda etkin olan Hermetikler (Tanrı akılla idrak edilemez, aracı olan kutsal ruhanilere bağlanmak gerekir, diyenler- nübüvvetin inkârı)
  • Âtıl akıl… İşlevsiz kılınan akıl devreye giriyor böylece, Arap-İslam aklını etkisi altına alıyor..
  • Harran ekolü, kendi kültürlerini tercüme ederek Arapçaya aktarmış.
  • Bu âtıl akıl İslam kültüründe şuralarda kendini göstermiş: İsmailî anlayış bâtınî, sufi ve işraki ekollere geçmiş (ittihad, hulul, vahdet-i şuhud, şatahat). Şia’ya geçmiş. Bazı filozoflara da (sudur teorisi, İhvan-ı Safa risaleleri, İbn Sina). İlimler alanında ise Hermetik ilimler (gizli-büyüsel ilimler, kimya-simya)
  • Aristo’nun çevrilmesi: İslam’da aklın layık olduğu yere konulması… (burhan)
  • Me’mun’un rüyası, gnostizme/irfana, Maniheizme karş siyasi bir hamleydi, çeviriler başladı. Kılıçla yapılan mücadeleye bir de kalemle yapılan mücadele eklendi.
  • İlk İslam filozofu Kindî de “Maniheist ve Şii hasımlarının gnostik tezlerine evrensel akılla cevap vermeye çalışmış, “akıl devleti” diyerek Memun, Mutasım ve Vasık’ın devletini savunmuştur.”
  • Farabi farklı bir mecra izliyor, Kindi’nin aksine Farabi irfana sahip çıkmış ama bilginin birincil kaynağı olarak değil “sonucu” olarak görmüştür
  • İbn Sina, hermetizmi, mistisizmi ve gizli-büyü ilimlerini kabulleniyor..
  • İslam’da ilk hermetikleşen Şiilerdi – tasavvuf da onlara paralel olarak kendini bu doğrultuda geliştirdi.
  • Tasavvuf bir “mana krallığı”na dönüştü.
  • Gazali, kendi tasavvuf anlayışında ve varlık mertebelerini işlerken hermetik din felsefesini baz almış.
  • Temellerin Krizi: Arap aklındaki kriz olgusu da tedvin asrına dayanıyor.
  • Bu kriz; Sirafi-Metta arasında (nahiv-mantık çatışması), Memun’un rüyasında (Aristo’nun daveti), Kindî’nin akıl mücadelesinde, Muhasibi’nin yolunda vb. kendini gösteriyor..
  • Yeni bir başlangıç olmuştu diyor Câbirî, Mağrip hattında, Endülüs ve Kuzey Afrika..
  • Bu başlangıcın bir unsuru olarak: İbn Hazm’ın Zahiriliğinin gerçek içeriği siyasi-ideolojik olup doğrudan batını iddialarda bulunan Şiilere ve tasavvufçulara dönüktür.
  • “İbn Hazm’ın zahiriliği irfan’ı dışlayarak, beyan ile burhanı sentezlemek suretiyle beyanı yeniden inşa etmeyi hedeflemişti.”
  • İbn Tumert, İbn Bacce (Tedbiru’l-Muvahhidin).. Mağrib ekolünün diğer şahsiyetleri.. İbn Bacce beyan ile burhanı, yani din ile felsefeyi tam olarak birbirinden ayırıyordu. İbn Tufeyl, İbn Rüşd yine bu ekolün diğer kişileri… “Gayb alemi mutlak alem iken şehadet alemi sınırlı bir alemdir, birbirine kıyas edilemez.” diyor İbn Rüşd, o da din ile felsefeyi birbirinden ayırıyor.
  • İbn Heysem vb. bilim adamları İslam dünyasında ses getirmemiş, tıpkı İbn Rüşd akılcılığının ses getirmediği gibi. Yeni bir başlangıç… Evet; ancak devamı Arap dünyasında değil Avrupa’da gelmiştir.
  • Sonuç: Arap aklı, tedvin aklının üretimine mahkum olmuş ve yeni şeyler eklemeyi başaramamıştır.
  1. Kitap: ARAP AKLININ YAPISI:
  • Beyan-irfan-burhan tasnifi burada biraz daha açıklanarak geliştiriliyor.
  • Beyan şekilleri: Akıl ile beyan (itibar) İtikadi beyan. İbarenin beyanı. Yazı ile beyan. Lafızdan manaya doğru hareket eden bir beyan…
  • Lafızcılık (nahivde semâ’ya karşı kıyas/kural, belagatte süslü ifadeler, diğer ilimlerde keza…)
  • “Geçmişteki beyan âlimleri kendi alanlarına özgü bir dil (nahiv dili, fıkıh dili, kelam dili vb.) üretmelerine rağmen bu yaratıcı dil çalışmalarını düşünce konusu haline getiremediklerinden bunun kaçınılmaz sonucuna; düşüncenin sözlü ifadeye, mananın lafza olan üstünlüğü sonucuna, en azından teorik çalışmaların belirli bir seviyesinde bile ulaşamamışlardır. Bu sonuca ulaşamamaları yetersizliklerinden kaynaklanmıyordu. Zira müthiş bir fikri enerjiye sahiptiler. Aksine bu onların nassların kaynak olarak alınması esası üzerine kurulan bir bilgi alanında düşünce ve bilgi üreten bir etkinlik içinde olmalarından kaynaklanıyordu.”
  • “Nassa, lafızlar dilsel ifadeler ve söylem/hitap sistemi olarak bakılabileceği gibi, bir anlam ve gayeler topluluğu, fikir ve hüküm bütünü olarak da bakılabilir. Şafii’den Hasan Basri’ye, Câhız’dan Cürcani ve Sekkaki’ye kadar beyan sahası âlimleri nassa ilk açıdan bakmayı tercih etmişler ve onu ilk olarak lafız, ikinci ya da üçüncü olarak da anlam veya anlamın anlamı şeklinde görmüşlerdir.”
  • Fer’den asla hareket: “Beyani akıl yürütmede düşünce sürekli olarak fer’den asla yönelmekte ve bütün durumlarda fer’ asla bağlanmakta iken burhani akıl yürütmede düşünce neticelerden öncüllere değil, öncüllerden neticelere yönelmektedir.”
  • Selefin otoritesi, sahabe icması ve genel olarak icma: geçmişin otoritesi.. Beyani akla hükmediyor..
  • Fıkıhtaki kıyas-illet, kelamdaki cevher-araz meselelerini ele alıyor bu noktada..
  • Kelamdaki sebeplilik ilkesinin reddi ve “adet” teorisinin kabulü… Bilimin gelişmesinin önünü tıkamış diyor..
  • “Beyani dünya görüşü; Kur’ân’ın Allah, tabiat ve insan ilişkileri hususunda sunduğu tasavvur biçimine dayanır. O halde bu, özünde dini bir görüş biçimidir.”
  • Kendi görüşü şöyle Câbirî’nin: “O halde Kur’ân belirli bir akıl yürütme tarzını ortaya koymaz. O sadece insanları itibara, akıl yürütmeye çağırır ve hayal ve fikirlerini harekete geçirmek ve dikkatleri belli bir noktaya çekmek için insanlara misallerle anlatır. Kanaatimizce beyan sahası bilginlerinin düştüğü hata, Kur’an’ın bir şeye dikkat çekmek için kullandığı araç ve yöntemleri akıl yürütme için bir kurallar bütünü ve düşünce için bir mantık haline getirmeleridir.”
  • İrfan: “İrfanı farklı kılan şey onun bir taraftan dini meselelere has bir bilgi olması, diğer taraftan sahiplerinin onu sıradan müminlerin bilgisinden üstün ve rasyonel düşünceye dayanan âlimlerin bilgisinden aşkın gördükleri bir bilgi olmasıdır.”
  • İrfanilik, gnostisizm demek..
  • İrfan, düşünce kesinliğine değil iradenin bütünüyle kullanılmasına bağlı…
  • Hermetikler (aklı perde olarak gören anlayış). Zahir ve batın düalitesini getiriyorlar İslam kültürüne.. Tevil ve şatah devreye giriyor..
  • “İrfani hakikat genel bir hakikat değil bir şahsa mahsus ve doğruluğunu o kişinin karar ve seçiminden alan subjektif bir hakikattir. Şatah da vecdin feyzinden olduğu sürece vecdin değişmesine bağlı olarak değişir. Bazen ittihad, bazen hulul, bazen şuhud… Öyleyse mesele ister batıni tevil, ister işari tefsir, isterse şatahla ilgili olsun, ifade edilen hakikat insanın içine doğan bir düşüncedir.”
  • “Beyani bilgi sisteminde bilgiyi üreten akli eylem -veya genel zihni mekanizma- lafızdan anlama yönelirken, irfani bilgi sistemindeki zihni mekanizma bunun tersine batından zahire yani manadan lafza yönelir.” Gazali “Kendisine hakikatler keşf olunan manaları asıl, lafızları tabi kabul eder. Zayıf olan bunun aksidir. O kişi hakikatleri lafızlarda arar.”
  • Analoji ve irfani kıyas…
  • Şii irfanı velayet, imamet… İrfan’ın imam’a tahsisi söz konusu burada… Bu husus İmamiyye-İsmaili Şii irfaniliğini, Sufi irfandan ayırt eder. Çünkü sufiler, irfanın verasetle değil, mücahede ve riyazetlerle elde edildiğini ileri sürerler.
  • Câbirî’nin eleştirisi: “İrfani keşif, irfan mensuplarının iddia ettiği gibi aklın üstünde bir şey değil akli etkinliğin en alt derecesidir. Harikulâde bir şey ya da yüce bir kuvvetin verdiği bir hibe değil, kontrolsüz sıradan zihni etkinliğin ve kendisini besleyen hayalin bir faaliyetidir. Duyular tarafından tespit edilmiş veriler ya da rasyonel matematik veriler değildir. Vakıayla yüzleşmeye ve onu nitelemeye muktedir olmayan ve kendine rasyonel veya maddi veya her ikisi ile birden hâkim olamamış rüya gören bir bilincin verileridir. Hayal âlemi… Reel dünya bu âlemi yalanladığı için irfan mensupları felsefe ürünü mitolojik âleme sığınır. Bu âlem kaynağını eski İran dinlerinde bulan felekler, ilahi-semavi akıllar, mitolojik semavi insan ya da insan-ı kâmil âlemidir. Hermetikler bunları içselleştirip mitolojik karakterlerdeki dini felsefelerinin unsurlarından birisi olan mebde ve mead felsefesini bundan almışlardır.”
  • Hermetizm, aslında yükselen Yunan akılcılığına irrasyonel bir tepki idi ve Yunan felsefesinin çöküşüne neden olmuştu, işte aynı şekilde Cabiri’ye göre İbn Sinacılık da bu tepkiyi İslam kültürü içinde göstermiş ve Aristocu burhani düşünceyi İslam öncesine döndürerek hermetik bir karaktere büründürmüş ve daha sonrasında irfani ve işraki akımlar olan İbn Arabi irfaniliği ve Sühreverdi işrakiliğine yol açmıştır.
  • Burhan: Tamamen değilse bile temelde Aristo’yu temel olarak kabul eder.
  • “Beyani sistem, İslam inancına veya daha doğrusu bu akidenin belli bir şekilde anlaşılan şekline hizmet eden bir âlem tasavvuru oluşturmak hedefiyle nass, icma ve içtihadı temel kaynak otoriteler kabul ederken; irfan, velayeti ve genel anlamda keşfi iirfani bilginin biricik yolu olarak kabul edip Allah ile bir çeşit birliğe gitmeyi -ki bilginin konusu mutasavvuflara göre aslında budur- hedefler. Burhan ise sadece duyular, deney ve akli muhakeme gibi insan aklının tabii bilgi kaynaklarına dayanarak kâinatın bütününün ve parçalarının bilgisini elde etmeye çalışır.”
  • Burhan bir çeşit kıyas, fakat her kıyas burhan değil.
  • İbn Sina felsefesi: eklektik bir felsefe..
  • Beyan ve irfanın hizmetinde burhan… Aristoteles mantığı beyan dairesine sadece alet olarak girmesi dolayısıyla çok köklü değişikliklere maruz kaldı.
  • “İbn Sina kasıtlı olarak veya değil, dört akımı birleştirip uzlaştırmaya çalışmıştır. Bunlar kelam ilmi, tasavvuf, Aristoteles felsefesi ve hermetik İsmaili felsefe..”
  • “Aristocu ispatla ilgili durum İslam-Arap kültüründe İbn Sina ile beraber İslam öncesine dönmüştür. Fakat bu dönüş mantığın terki ve kavramsal mekanizmalarıyla ilmi tasavvurlarının da felce uğratılması sonucunda olmuştur. Bu çözülmüş Aristotelesçi miras İslam irfancılığını oluşturan hermetik karışımla ve bütün imkânlarını tükettikten sonra gelişmesi durmuş olan beyani miras ile iç içe geçmiş; bütün bu bilgi sistemlerinin Arap İslam kültürü içinde birbirine girmesi, kavramlarının karışması, meselelerinin çakışması, bakış açılarının ve hedeflerinin çatışması sonucunda olmuştur. Bu durum yeniden yapılandırma faaliyetini zorunlu hale getirmiştir.”
  • Bu akıl türleri arasındaki tedahül: Haris el-Muhasibi: Beyan ile irfan. Kindi: Beyan ile Burhan. İhvan-ı Safa ve İsmaili filozoflar: Burhan ile İrfan.
  • Gazali devrinin başlangıç noktası İbn Sina; İbn Rüşd döneminin başlangıç noktası İbn Hazm.
  • Gazali sonrası, Fahreddin Razi ve Îcî… – İbn Rüşd sonrası, Şatıbi (Makâsıd’üş-Şeria)..
  • Tasavvuf dış kaynaklı olsa bile üretken bir akılla Arap-İslam dünyasında yeniden şekillenmiş, “Böylece mesele ister beyan, ister irfan, isterse burhan gibi epistemolojik alanlarla ilgili olsun, Arap aklı tedvin devrinin başlangıcından Gazali’ye kadar üretken bir akıldır.” Gazali’yle birlikte Arap aklındaki üretkenlik durmuştur.
  • Yeniden Yapılanma Projesi: Arap-İslam düşüncesinin yenilenmesi, İbn Hazm eleştiriciliğini, İbn Rüşd akılcılığını, Şatıbi usulcülüğünü ve İbn Haldun tarihçiliğini alıp yeniden yapılandırmamızdaki başarımıza bağlıdır.
  • Yeni bir tedvin asrı için aklımızı lafzın ve aslın otoritesinden, selefin, kıyasın ve tecvizin sultasından nasıl kurtarırız? Yenileşmeyi kendi kültür mirasımız içinde nasıl gerçekleştireceğiz?
  • 1) Buna teorik değil pratik bir cevap verilebilir ancak. 2) Hiçbir yenilenme sıfırdan başlamaz, daha önceki bir ilkeden başlanarak düzenlenir. Bu da kültürel mirastır.
  • Cabiri, asıl meselenin “neyi almalıyız neyi bırakmalıyız” meselesi değil, “nasıl anlamak durumundayız, değişim ve uyanış için nereden başlamalıyız?” meselesi olduğunu belirtiyor.
  1. Kitap: ARAP SİYASAL AKLI:
  • Belirleyiciler: Akide + Kabile + Ganimet
  • Davetten devlete akide, kabile, ganimet (burada ilk İslami dönem ele alınıyor)
  • Riddetten fitneye: akide, kabile, ganimet (burada 4 halife dönemi ele alınıyor)
  • Siyasi bir okuma yapıyor Câbirî.. Gerçekçi insani sebepleri irdeliyor..
  • Emevilerle birlikte kabile, akideye zafer kazanıyor.
  • İslam Devletinin “mülk devleti”ne, saltanata dönüşmesi..
  • İmamet mitolojisi bir yanda.. Diğer yanda cebr ideolojisi..
  • Mutezilenin siyasi görüşleri etrafındaki akılcı çıkış: aydınlanma hareketi.
  • Muhammed’in (sav) melik, krallık kurucusu veya iktidara çağıran biri olmadığını ifade eden yazar, ancak bu ifadenin onun bir “devlet kurucusu” olmadığı anlamına gelmediğini de belirtir; hatta Cabiri’ye göre onun daveti, başından beri dini içeriğinin yanı sıra bir tür siyasi tasarı da içermektedir. Bu görüşünü şu önermeyle tekit eder: “Bize göre İslam, hem din hem de devlettir.”
  • Cabiri, Emevilerin sonu ile Abbasilerin başında “sultan ideolojisi”nin Farslardan alındığını belirttikten sonra aynı paragrafta günümüzdeki duruma da değinerek “Şimdiki çağda ise biz Araplar, bizdeki sınıfların beklentilerini anlatmak üzere, modern ve çağdaş Avrupa’daki sosyal sınıfların ideolojisini (liberalizm, sosyalizm, marksizm) taşıyoruz.” demiş ve hem geçmişin hem günümüzün kaçınılmaz olanla ideal olanı arasındaki uyuşmazlığı ve problemleri irdelemiştir. Buradan da anlaşılıyor ki, yazarın yeniden inşa düşüncesi, aynı zamanda kültür emperyalizmine karşı özgün bir yapılanmayı da içeriyor.
  • Arap Siyasal Aklı’ndaki tarih ve literatür tahlili, Cabiri’nin yeniden yapılanma fikriyle birleştiğinde bu durum, istibdada karşılık demokrasinin açık bir şekilde savunulması şeklinde tezahür eder. Modern demokrasi biçimlerini, “bütün insanlığın mirası” şeklinde ifadelendiren yazar, bunu “onların işleri aralarında şûrâ iledir” ayetiyle de ilişkilendirerek İslamileştiriyor. (Başka bir kitabında şûra ile demokrasinin aynı olmadığını söylüyor.) Daha önceki iki kitabında olduğu gibi bu kitabında da Arap-İslam düşüncesinin bugünkü sorunlarını geçmişteki sorunların çözümsüzlüğünde arayan ve her ikisi arasındaki irtibatı kuran Cabiri, siyasal akıl konusunda şunları söylüyor: “Böylelikle kabilecilik, grupçuluk ve dini-akidevi aşırılık geri gelip, Arap dünyasına önceden kimsenin beklemediği biçimde başat oldu. Bastırılmış şey geri geldi, böylece şimdimizi geçmişe döndürdü. (…) “Kabile” siyasetin yönlendiricisi, “rant” iktisadımızın özü oldu. “Akide” ise ya meşrulaştırıcı rantçı ya da Havaricî oldu.” Çözüm ise toplumdaki “kabile” unsurunu kabiledışılığa dönüştürmek, partilerle, sendikalarla, bağımsız dernekler ve anayasa kuruluşlarıyla yeni bir toplumsal örgütlenme oluşturmak; “ganimet”i vergici ve üretici bir ekonomiye çevirerek rant ekonomisinden kurtulmak ve güçlü bir ekonomi için Arap ortak pazarı”nı kurmak; “Akide”yi salt düşünceye çevirmek, mezhepçi karşıtlıklar yerine düşünce özgürlüklerinin geliştirilmesine fırsat tanımak ve hepsinin ötesinde Arap dünyasının birliğinden söz etmek…
  1. Kitap: ARAP AHLAKİ AKLI:
  • Ahlak ve edeb kavramlarının analizini yapıyor (ahlak Yunan felsefesinden gelen ahlak felsefesi için kullanılır olmuş, edeb ise Fars saray edebiyatından yapılan çevirilerde kullanılmaya başlanmış)
  • Değerler krizi… (yine tedvin asrına kadar dönen bir kriz)..
  • Arap kültüründe değer düzenleri -kökleri ve dalları-

1) Farisi miras (itaat ahlakı)

2) Yunan mirası (mutluluk ahlakı)

3) Sufi miras (fena ahlakı, ahlakın fenası)

4) Saf arap mirası (mürüvvet ahlakı)

5) İslami ahlak arayışında İslami miras (salih amel, maslahat)

  • Buna göre Farisi mirastan, Yunan mirasından, sûfî mirastan, saf Arap mirasından ve saf İslam mirasından gelen akımlar, bazen birbiriyle çatışarak, bazen uzlaşarak veya sentezlenerek ve bazen de birbirleriyle karışarak ya da birbirlerine galip gelerek büyük ana akımı oluşturmuş ve bugün hâlâ etkisini devam ettiren belli bir ahlakî aklı meydana getirmiştir, yani Arap Ahlaki Aklı’nı.
  • Her mirasın kendi içinde bir değerler düzeni vardır ve değerler düzeninin merkezinde bir tane merkezî değer bulunmaktadır; diğer değerler bu merkezî değerin etrafında sıralanırlar. Buna göre Farisî mirasın merkezî değeri “itaat”, Yunan mirasının merkezî değeri “mutluluk”, sûfî mirastaki merkezî değer “fenâ”, saf Arap mirasındaki merkezî değer “mürüvvet”, saf İslam mirası veya Kur’ân ahlakındaki merkezî değer ise “salih amel”dir.
  • Emevilerdeki “cebr” söylemi (insan iradesinin reddi, her şeyi Allah yapıyor..), itaat ahlakından farklı…
  • Bir değer olarak itaat, Emevilerin iç ayaklanmalarla sarsılmaya/yıkılmaya başladığı son dönemlerinde devletin ayakta kalabilmesi için ve bu ihtiyaca binaen Farisi mirastan ödünç alınmış, saray kâtiplerinin tercüme ve telifleriyle, ayrıca bu kâtipler tarafından yazılarak halka açık alanlarda sultan adına okunan mektup ve hutbelerle temellendirilmiş, Halife/Sultan olarak yetiştirilen saltanat çocuklarına Kur’ân’ın yanında bir ders kitabı olarak okutulan “Ardeşir Vasiyetnamesi” ile nesilden nesle aktarılarak iyice kökleştirilmiş, Abbasiler döneminde ve daha sonraki dönemlerde hep iktidar tarafından desteklenmiş, bazı İslam âlimlerinin yazdığı ahlak kitapları aracılığıyla İslamileştirilerek tartışmaya kapatılmış, diğer değerleri etkisi altına alarak üste çıkmış ve böylece günümüze kadar Arap aklının en baskın değerini oluşturmayı başarmış ve Arap-İslam toplumlarının felaketi olmuştur. Bireyin mutluluğu temelinde yükselen Yunan ahlak düşüncesi, mürüvveti esas alan Arap geleneği ve salih amel ile birlikte maslahatı esas alan İslam ahlakı belki de güzel bir bütünlük oluşturarak Arap Ahlakını sağlam temellere oturtacakken, devletlerin ve sultanların desteği ve toplumların bazı âlimler ve yazarlar tarafından düşüncesizleştirilmesi neticesinde, bir yandan hermetik geleneğe dayanan sûfî mirasın “fenâ” (yok olma) ahlakıyla her şeyin yok edildiği ve ahlaki değerlerin de fenâ bularak yok olduğu bir ahlak toplumlara süslenerek sunulmuş, müridin şeyhe itaati burada esas alınarak şeyhin saltanat sürmesine imkân verilmiş, diğer yandan Farisi mirasa dayanan itaat ahlakıyla bireyler yok sayılarak “her şey sultan için” anlayışı yaygınlık kazanmıştır.
  • İtaat ahlakı o denli kök salmıştır ki, Yunan mirasına atfedilen birtakım sahte metinler bile itaat ahlakını savunan bir biçimde yazılmıştır. Bunların sahteliği Yeni-Eflatunculuk dönemine kadar gider. Ancak İslami dönemde eklenen kısımlardır itaat ahlakını savunan metinler.
  • Cabiri’nin öne çıkardığı ve günümüz için de model olabileceğini söylediği metinler ise, ahlak meselesine bilimsel eğilimlerle yaklaşan ve ahlaki bozuklukların giderilmesi için psikolojik yöntemler öneren metinlerdir. Bunun adı “ahlak tıbbı”dır. Sabit b. Sinan, İbnü’l-Heysem, Kindî ve Razî’nin eserleri gibi. Yunan mirasındaki felsefi yönelim ise bir kısmıyla Kisracı değerlere yenik düşerek “Erdemli Şehri” bir Kisra devleti haline getirmeye çalışıyor ki bu Farabi’de somutlaşır. Ve burada “Arap-İslam rüyası ne zaman bu Ardeşir modelinden kurtulup özgürleşecek?” diye sorar yazar. Bir kısmıyla da “bireyin kendini yönetmesi” esasına dayalı İbn Bâcce’nin projesine dönüşür. İbn Rüşd’ün Platon’un eserine yaptığı Muhtasar ile İbn Bacce’nin söz konusu kitabı, Cabiri’nin İslam ahlakının yeniden inşası için önerdiği eserler arasındadır. İbn Rüşd’ün kitabı muhtasar olmanın yanında özgün metinler de içerir. İbn Rüşd ve İbn Bacce’nin bu kitapları bizi Ardeşir’in itaat ahlakından ve sûfîlerin pasifleştirici ahlakından kurtaracaktır. Felsefe içinde Âmirî, Miskeveyh ve benzerlerinin derlemeci bir eğilimle yazdıkları ansiklopedik ve iktibas ağırlıklı eserleri ise, itaat ahlakını içinde barındırdığından, hem sistematik değildir ve hem de Cabiri’nin yeniden inşa düşüncesi için olumsuz örneklerdir.
  • Tasavvuf, Cabiri’nin nezdinde İslam kaynaklı bir oluşum değildir. Ahlak konusunda onun tasavvuf değerlendirmesi “fena” kavramıyla özetlenebilir. Sûfînin nihai amacı olan fenâ yani yok oluş, onun kişilik özelliklerini ve ahlakını da yok ediyor. Sonuçta şatah halinde olduğu gibi bir kuralsızlık ve bir sınırsızlık haline dönüşüyor ahlak, bu da sufilerin başlangıçta benliklerini şeyhe köle olma yolunda kaybetmeleriyle başlayıp sonuçta Allah’la bütünleştikleri esnada tüm benliklerinden ve ahlaktan sıyrılmalarıyla neticeleniyor. Bu sonuçlara ulaşmak için Cabiri’nin yararlandığı kaynaklar tasavvufun birincil kaynaklarından Hücvirî, Kuşeyrî, İbn Arabî, Ebu Talib el-Mekkî ve benzerleridir. Fena ahlakını, tedbirin terki, yani geleceğe yönelik planlama yapmanın terki ve “amelsizlik ahlakı” olarak niteleyen Cabiri, “aslında fenâ ahlakı sadece ahlakın fenâsına değil aynı zamanda milletlerin de fenâsına yol açıyor; modern asırda ortaya çıkan ıslah hareketlerinin tarikatlarla mücadele şeklinde ortaya çıkması da bir tesadüf olmasa gerektir.” sözleriyle bitirir bu kısmı.
  • Saf Arap mirasında mürüvvet ve kerem kavramlarını öne çıkaran Cabiri, Saf İslam Mirası’nda Muhasibi’yi öne çıkarır ve aslında Muhasibi’nin zahitlik yönünün diğer tasavvufi akımlardan farklı olduğunun altını çizer. Başka bir ifadeyle Cabiri’nin tasavvuf adına onaylayabileceği kaynaklar varsa Muhasibi bunların başında gelir ama o da tasavvufun ana akımının dışında olup özgün İslami bir çizgide yer almaktadır. Ona göre “İslam ahlaki düşüncesi” diye adlandırılabilecek projenin ilk çalışmaları Muhasibi’nin eserlerinde yer alır. Ragıb el-İsfahani, Maverdi ve Gazali’nin ahlak çalışmalarında özgünlükten uzak karma bir sistemin mevcudiyeti ve Fars mirasından ve Yunan ahlakından alınan şeylerin İslamileştirilmesi var olduğundan Cabiri bunları da eleştirir. Onun İslam ahlakı hususunda asıl öne çıkarmak ve günümüze ışık tutucu olarak övmek istediği kişiler biraz önce bahsettiğimiz Muhasibi ile birlikte “salih amel” ahlakını öne çıkarıp maslahat kavramını ahlakın ve siyasetin esası yapmak isteyen İzz b. Abdüsselam ve bir de İbn Teymiyye’dir.
  • Kitapta “değerler krizi”nden bahseden kısımda Büyük Fitne’den itibaren başlayan ve vicdanlarda “iman” kavramının bile sorgulanır olmasıyla sonuçlanan krizin izi sürülürken, bu fitne korkusunun halkı despotik yönetimin itaati altına almak isteyen bütün iktidarlar tarafından nasıl kullanıldığını da gösterir. Ve “Fitneden sakınmaya” gösterilen bu aşırı rağbet, aslında kendisi bir fitne olan zillet ve alçaklık içinde yaşamanın kabullenilmesini haklı göstermiştir!” diyerek otoriteye mutlak itaati mutlak olarak reddeder.
  • Bu kitapta bir yandan itaat ahlakının İslamileştirilmesini eleştiren ve “din ile mülk (devlet) ikiz kardeştir” düşüncesini reddeden Cabiri, diğer taraftan İslam’ın hem dünya ve hem de ahiret dini olduğunu, Muhammedî davetin de bu doğrultuda en başından beri hem dini, hem de siyasi bir hedef güttüğünü ve bir devlet inşa ettiğini söyler. Ancak buradaki “mülk” kavramının devlet anlamına gelmekle birlikte içinde saltanat sistemine dayalı despotik bir sultanlık anlamını da içerdiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Ardeşir düşüncesindeki ve itaat ahlakındaki din-devlet birlikteliğinde “din devletin kontrolü altına alınmak istenmektedir.” Cabiri’nin itiraz ettiği nokta sadece bu mudur peki? Cabiri’nin “Yeniden Yapılanma” adlı eserinde laiklik “hayatın kamusal alanının din ve din adamları otoritesine teslim edilmemesi” olarak adlandırılır. Dolayısıyla laiklik din adamları sınıfının olduğu toplumlarda bu sınıfın dışlanmasına yönelik bir tepkidir. Oysa “İslam, bir grubun tekelinde bulunan manevi otorite ve bir başka grubun tekelinde bulunan siyasi otorite şeklinde parçalanmış bir yapıyı tanımaz.” Cabiri’ye göre Arap dünyasında ortaya çıkan “laiklik” kavramı, Osmanlı’nın Türkleştirme siyasetine karşı bir tepki olarak doğan “Arap milliyetçiliğinin” Arapları birleştirmek için kullanmaya başladığı bir kavram olmuştur. Cabiri “laiklik” kavramının Arap-İslam toplumlarına uygun olmadığını söyler ve bunun yerine “demokrasi” ve “akılcılık” kavramlarının kullanılmasını önerir.

Vasfî ile söyleşisinden bir iki not:

  • “Yeni bir fıkıh usulünün tedvini veya günümüz ihtiyaçlarına cevap verebilecek kanunların teşrii”… (Câbirî’nin yapılmasını istediği şey)
  • “Muhammedi toplumda fakir ile zengin, siyah ile beyaz arasında hiçbir ayrım yoktur. Bu toplumda değerler takva esasına dayanıyordu. Bu tecrübe ile demokratik ve sivil toplum düşüncesini ilk olarak insanlığa armağan eden ve tanıtan İslam olmuştur. İslam’dan önce hiçbir şekilde böyle bir toplum bulunmuyordu.”

Tarihselci mi?

  • Hasan Hanefi, Arkoun veya Fazlurrahman gibi bir tarihselcilik gözükmüyor Câbirî’de. Daha doğrusu, dinin hükümlerini veya kelami meseleleri tartışmaya açan bir üslup kullanmıyor, bu tartışmaları da gereksiz görüyor. Epistemolojiyle ve sistemle ilgileniyor.

Haber: Melike Belkıs Örs

Devamını Okuyun

GÜNDEM