Connect with us

Köşe Yazıları

Demokrasiye Mecbur muyuz?

Yayınlanma:

-

Bu soruya “hayır” cevabı vermenin giderek zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Elbette bunun nedeni sadece demokrasinin bir model olarak güçlenmesi ya da dünyanın görece artan refahının demokrasi ile gerekçelendirilmesi değil. Aynı zamanda demokrasinin bugünün dünyasının tabu kavramları arasında yerini almasının da büyük payı var. Demokrasinin içinde bir modeli, bir demokrasi yorumunu konuşmaya izin verenler, kavramın kendisine dair her tartışmayı bir şiddet eylemi görme eğiliminde.

Özellikle şu an yaşadığımız seçim dönemlerindeki gibi demokrasinin kutsandığı anlarda aykırı her ses sanki “bugün icat edilmiş” gibi karşılanıyor. Oy vermeyi reddetmek, demokratik süreçlerin dışında bir siyasallık üretmeye çalışmak iktidar açısından “hainlik”, muhalefet açısından “işbirlikçilik” ile kolayca suçlanıyor. Bu durum bize, demokrasi ve aurasındaki diğer kavramlar üzerinden bir tür hegemonyanın kurulduğunu gösteriyor. Hegemonya -Gramsci’nin tarifi ile- fiziki güç ile gelişen “zorlama”nın yanı sıra bir tür “rıza”yı da içerir. Böylece sosyo-politik bir boyut kazanan hegemonik ortamda eleştiriler bile egemenin argümanları içinde dilini kurar ve hegemonik değerleri bir tür ön koşul olarak görür.

Demokrasi tartışmalarına göz attığımızda bir hegemonik yapılandırmanın içinde kaldığını, tartışmaların demokrasinin değerleri içinden geliştirilmeye çalışıldığını söylemek yanlış olmaz. Sanki adil ve özgürlükçü her söylem verili olarak demokrasinin içinde gelişebilir gibi sunuluyor. Oysa demokrasiye dair tartışmalar, en az kavramın kendisi kadar eski. Örneğin Milattan önce 200’lerde Polibios -yani bundan yaklaşık 2000 yıl önce- demokrasiyi “oklokrasi” kavramı üzerinden eleştirir. Ona göre demokrasi, ileri evrelerinde popülizmden bağımsız düşünülemez. Aynı kavramı Rousseau bir “yozlaşma” olarak tanımlasa da Polibios’un eleştirileri daha çok demokrasinin zorunlu sonuçlarına ilişkin bir öngörüdür. Polibios’a göre problem, toplumun büyük parçasının desteği ile yönetimi eline alan siyasetçilerin popülizmi bir yöntem olarak belirlemesidir. Toplum, manipülasyona ve duygusal uyarımlara ne kadar açıksa popülizm o kadar sahici dönüşlerle politik süreci belirler. Polibios, bu durumu toplumun nüfusunun artması ve geniş yığınların eğitimsizliği ile irtibatlandırmıştır. Aslında eleştirinin kilit noktası “kalabalık”ların egemenliğin merkezine kendi kütlesini koymasının zorunlu sonuçlarıdır. Polibios, popülizmden meşruiyet devşirerek bir “ahlaki resesyon” yaratan “oklokrasi”yi de bir evre olarak görür. Günün sonunda popülizm, silahlarını doğrudan doğruya kendini var kılan kitleye de yöneltir ve gücü bir çetenin elinde konsolide eder. Popülizmin caydırıcı ve korkutucu sloganları, önce çetenin, sonra da tiranın iktidarda kalmasını bir beka söylemi etrafında böylece birleştirmiş olur. Tanıdık geldi mi?

Polibios’un Atina’nın siyasi atmosferi içinde gerçekleştirdiği eleştirilerin biraz da kendi toplumunun demografik değişiminden kaynaklandığını düşünebiliriz. Aslında Polibios bu yeni kavramsallaştırmada bozulmanın katalizör etkenini de keşfetmiştir: kitle! Polibios’tan binlerce yıl sonra demokrasinin yeniden siyasetin görünür yüzü olmaya başladığında “kitle” kavramına dair tartışmalar da alevlenir. Sanayileşmenin artması, büyük kentleşme hareketleri ve iş bölümüne dayalı yüksek düzeyde uzmanlaşma kitle toplumunun modern karakteridir. Elbette bu toplum aynı zamanda demokratik bir kültürü de içerecektir. Horkheimer ve Adorno gibi modernite eleştirileri yapan düşünürler kitle toplumunda bireyin edilgen, ilgisiz ve ezici biçimde atomize olduğuna vurgu yaparlar. Geleneksel bağlardan, dinsel kimliklerden kopan birey için toplumsallaşma artık başka bir evreye geçmiştir.

Kitle toplumu geliştikçe toplumsal etkileşim dışarıdan müdahaleye ve yönlendirmeye daha açık hale gelir. Her şeyi ile birbirine benzeyen kitle, özgünlüğünü yitirip sıradanlaşan birey için yeni bir dönemi başlatır. Polibios’un öngörüsünde “kitle”nin tehlikeli ve yozlaştırıcı olması ile onun “eğitimsizliği” arasında doğrudan bir ilişki vardır. Ancak modern dünya için kitlenin mensupları eğitimin endüstriyel süreçlerini tamamlamış, verili kit bilgileri almış bireyleridir. Polibios’un öngöremediği “hiçbir konudan yeterince haberdar olmamanın” popülizmin karşısındaki savunmasızlığını “temel bir kavramsal formatlamadan geçmiş modern birey” için de geçerli olduğudur. Bu, bazen güvenlik ve ulus kimliği üzerinden kendini gösterirken kimi zaman da modern batılı referanslar üzerinden gelişir. Türkiye örneğinde “yerlilik ve millilik” söyleminin toplumun bir parçasındaki etkisi ile diğer kesimin Batının değer yargılarını ulaşılması gereken medeniyet seviyesi olarak görme konusundaki heyecanı birbirinden çok farklı şekillenmez. Her ikisi de popülist politikalara cevap verir.

Bu yönüyle popülizm aslında bütünüyle anti-demokratik değildir. Yakın zamanda bu konuyu inceleyen Cass Mudde, popülizmi özünde demokratik bulur. Popülizm çoğu zaman doğru bir tepkisellik ve haklı sorularla başlar. Ancak sıradan bireylerin inisiyatif alma konusundaki isteksizlikleri günün sonunda etkili bir çeteyi ve daha etkili bir tiranı doğurur. Bu açıdan popülizm güç istencinin kitlesel bir halüsinasyonudur. Üstelik demokrasi içinde gelişen popülist politikaların iktidar aygıtlarını elinde tutabilmek için gösterdiği manevralar başlardaki görünümü de bozar. Haklı sorularla başlayan muhafazakâr popülizm günün sonunda neo-kemalist bir görünüme pekâlâ evrilebilir.

Demokrasi tartışmaları açısından popülizm, yadsıyamayacağımız bir konu. Hatta demokrasinin tanımının eklektik ve tarih içinde biçimlenen akışkan yapısını dikkate aldığımızda popülizmin modern demokrasiye ruhunu üfleyen kavram olduğunu söyleyebiliriz. Hepimize dayatılan demokrasi kavramının içindeyse popülizmin esamisi okunmaz. Demokrasiyi bugünün kutsalları arasında belirleyen bakış bize adeta bir güzelleme potpurisi yaptırtır: Hürriyet, eşitlik, katılımcı, üretken… diye devam eden bir dizi kavramın tümünün demokrasi ile bütünleştiği konusunda genel bir kanı tanım olarak dayatılır. Oysa bu tanım -bütün hatalarından önce- yine indirgemecidir, bağlamları ve pratiği büyük ölçüde yok sayar.

Popülizm ve demokrasi ilişkisini tartışmak bir anlamda bu kavramın “akredite tanımının” dışında konuşulması gerektiğini de hatırlatacaktır. Genelde Türkiye’deki demokrasiye dair tartışmaların ya çok sığ ve yine popülist bir bağlam üzerinden ya da sürekli kendine referans veren bir dil üzerinden geliştiğini biliyoruz. Oysa demokrasi tartışmaları öncelikle demokrasinin kendi içindeki tutarsızlık ve çelişkilerine odaklanmalıydı. Tüm dünyada örneğin “radikal demokrasi” veya anarşist itirazlar gibi tartışmaların bunu merkeze alan başlıklar açmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu açıdan demokrasinin popülist karakterinin modernliğin içinde zaten fazlasıyla aşındırılmış bireyin giderek belirsiz ve etkisiz hale gelmesi konuşmalı. Oy vererek, bir siyasi hareketin arkasında durarak toplumsal düzeni ve iktidar aygıtlarını topyekûn değiştirebileceğine dair inanç aslında şeyhinin kendisini cennete taşıyacağına inanan müridin saf temennisi ile eş değer ölçülerde biçimlenir. Her ikisinde de birey, kişisel inisiyatiflerini değersizleştirir, etkisizleştirir ve tebaa olmaya hazır bir bilinç düzeyindedir.

Elbette günün sonunda demokrasinin kendisini tek ve alternatifsiz gördüğü bir dünyada başka bir siyasetin nasıl mümkün olacağı sorusu devasa bir büyüklük olarak beliriyor. Bu sorunun çözümsüz görünümünün arkasında “öğrenilmiş çaresizlik” hissinin yattığını düşündürtecek sebeplerimiz var: Bireyin flulaştığı modernlik, devletin modern yapılanmasına tam oturacak bir aparat haline getirilmiş demokrasiyi “devlet”ten ayrı düşünmek, demokrasi tartışmalarını başlamadan bitirecek yanlış çıkışlara neden oluyor. Ancak yine de demokrasiyi “içeriden” bir tartışma ile değil “dışarıdan” ve yapısal bir tartışma ile değerlendirmeye çalışmak ezberleri bozmak için yerinde bir adım olabilir.

KAYNAKÇA

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, İletişim Yay.

Cas Mudde, Cristobal Rovira Kaltwasser, Popülizm: Kısa Bir Giriş, Nika Yay.

Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Ayrıntı Yay.

Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.

Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Metis Yay.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x