Connect with us

Köşe Yazıları

Demokrasiye Mecbur muyuz?

Yayınlanma:

-

Bu soruya “hayır” cevabı vermenin giderek zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Elbette bunun nedeni sadece demokrasinin bir model olarak güçlenmesi ya da dünyanın görece artan refahının demokrasi ile gerekçelendirilmesi değil. Aynı zamanda demokrasinin bugünün dünyasının tabu kavramları arasında yerini almasının da büyük payı var. Demokrasinin içinde bir modeli, bir demokrasi yorumunu konuşmaya izin verenler, kavramın kendisine dair her tartışmayı bir şiddet eylemi görme eğiliminde.

Özellikle şu an yaşadığımız seçim dönemlerindeki gibi demokrasinin kutsandığı anlarda aykırı her ses sanki “bugün icat edilmiş” gibi karşılanıyor. Oy vermeyi reddetmek, demokratik süreçlerin dışında bir siyasallık üretmeye çalışmak iktidar açısından “hainlik”, muhalefet açısından “işbirlikçilik” ile kolayca suçlanıyor. Bu durum bize, demokrasi ve aurasındaki diğer kavramlar üzerinden bir tür hegemonyanın kurulduğunu gösteriyor. Hegemonya -Gramsci’nin tarifi ile- fiziki güç ile gelişen “zorlama”nın yanı sıra bir tür “rıza”yı da içerir. Böylece sosyo-politik bir boyut kazanan hegemonik ortamda eleştiriler bile egemenin argümanları içinde dilini kurar ve hegemonik değerleri bir tür ön koşul olarak görür.

Demokrasi tartışmalarına göz attığımızda bir hegemonik yapılandırmanın içinde kaldığını, tartışmaların demokrasinin değerleri içinden geliştirilmeye çalışıldığını söylemek yanlış olmaz. Sanki adil ve özgürlükçü her söylem verili olarak demokrasinin içinde gelişebilir gibi sunuluyor. Oysa demokrasiye dair tartışmalar, en az kavramın kendisi kadar eski. Örneğin Milattan önce 200’lerde Polibios -yani bundan yaklaşık 2000 yıl önce- demokrasiyi “oklokrasi” kavramı üzerinden eleştirir. Ona göre demokrasi, ileri evrelerinde popülizmden bağımsız düşünülemez. Aynı kavramı Rousseau bir “yozlaşma” olarak tanımlasa da Polibios’un eleştirileri daha çok demokrasinin zorunlu sonuçlarına ilişkin bir öngörüdür. Polibios’a göre problem, toplumun büyük parçasının desteği ile yönetimi eline alan siyasetçilerin popülizmi bir yöntem olarak belirlemesidir. Toplum, manipülasyona ve duygusal uyarımlara ne kadar açıksa popülizm o kadar sahici dönüşlerle politik süreci belirler. Polibios, bu durumu toplumun nüfusunun artması ve geniş yığınların eğitimsizliği ile irtibatlandırmıştır. Aslında eleştirinin kilit noktası “kalabalık”ların egemenliğin merkezine kendi kütlesini koymasının zorunlu sonuçlarıdır. Polibios, popülizmden meşruiyet devşirerek bir “ahlaki resesyon” yaratan “oklokrasi”yi de bir evre olarak görür. Günün sonunda popülizm, silahlarını doğrudan doğruya kendini var kılan kitleye de yöneltir ve gücü bir çetenin elinde konsolide eder. Popülizmin caydırıcı ve korkutucu sloganları, önce çetenin, sonra da tiranın iktidarda kalmasını bir beka söylemi etrafında böylece birleştirmiş olur. Tanıdık geldi mi?

Polibios’un Atina’nın siyasi atmosferi içinde gerçekleştirdiği eleştirilerin biraz da kendi toplumunun demografik değişiminden kaynaklandığını düşünebiliriz. Aslında Polibios bu yeni kavramsallaştırmada bozulmanın katalizör etkenini de keşfetmiştir: kitle! Polibios’tan binlerce yıl sonra demokrasinin yeniden siyasetin görünür yüzü olmaya başladığında “kitle” kavramına dair tartışmalar da alevlenir. Sanayileşmenin artması, büyük kentleşme hareketleri ve iş bölümüne dayalı yüksek düzeyde uzmanlaşma kitle toplumunun modern karakteridir. Elbette bu toplum aynı zamanda demokratik bir kültürü de içerecektir. Horkheimer ve Adorno gibi modernite eleştirileri yapan düşünürler kitle toplumunda bireyin edilgen, ilgisiz ve ezici biçimde atomize olduğuna vurgu yaparlar. Geleneksel bağlardan, dinsel kimliklerden kopan birey için toplumsallaşma artık başka bir evreye geçmiştir.

Kitle toplumu geliştikçe toplumsal etkileşim dışarıdan müdahaleye ve yönlendirmeye daha açık hale gelir. Her şeyi ile birbirine benzeyen kitle, özgünlüğünü yitirip sıradanlaşan birey için yeni bir dönemi başlatır. Polibios’un öngörüsünde “kitle”nin tehlikeli ve yozlaştırıcı olması ile onun “eğitimsizliği” arasında doğrudan bir ilişki vardır. Ancak modern dünya için kitlenin mensupları eğitimin endüstriyel süreçlerini tamamlamış, verili kit bilgileri almış bireyleridir. Polibios’un öngöremediği “hiçbir konudan yeterince haberdar olmamanın” popülizmin karşısındaki savunmasızlığını “temel bir kavramsal formatlamadan geçmiş modern birey” için de geçerli olduğudur. Bu, bazen güvenlik ve ulus kimliği üzerinden kendini gösterirken kimi zaman da modern batılı referanslar üzerinden gelişir. Türkiye örneğinde “yerlilik ve millilik” söyleminin toplumun bir parçasındaki etkisi ile diğer kesimin Batının değer yargılarını ulaşılması gereken medeniyet seviyesi olarak görme konusundaki heyecanı birbirinden çok farklı şekillenmez. Her ikisi de popülist politikalara cevap verir.

Bu yönüyle popülizm aslında bütünüyle anti-demokratik değildir. Yakın zamanda bu konuyu inceleyen Cass Mudde, popülizmi özünde demokratik bulur. Popülizm çoğu zaman doğru bir tepkisellik ve haklı sorularla başlar. Ancak sıradan bireylerin inisiyatif alma konusundaki isteksizlikleri günün sonunda etkili bir çeteyi ve daha etkili bir tiranı doğurur. Bu açıdan popülizm güç istencinin kitlesel bir halüsinasyonudur. Üstelik demokrasi içinde gelişen popülist politikaların iktidar aygıtlarını elinde tutabilmek için gösterdiği manevralar başlardaki görünümü de bozar. Haklı sorularla başlayan muhafazakâr popülizm günün sonunda neo-kemalist bir görünüme pekâlâ evrilebilir.

Demokrasi tartışmaları açısından popülizm, yadsıyamayacağımız bir konu. Hatta demokrasinin tanımının eklektik ve tarih içinde biçimlenen akışkan yapısını dikkate aldığımızda popülizmin modern demokrasiye ruhunu üfleyen kavram olduğunu söyleyebiliriz. Hepimize dayatılan demokrasi kavramının içindeyse popülizmin esamisi okunmaz. Demokrasiyi bugünün kutsalları arasında belirleyen bakış bize adeta bir güzelleme potpurisi yaptırtır: Hürriyet, eşitlik, katılımcı, üretken… diye devam eden bir dizi kavramın tümünün demokrasi ile bütünleştiği konusunda genel bir kanı tanım olarak dayatılır. Oysa bu tanım -bütün hatalarından önce- yine indirgemecidir, bağlamları ve pratiği büyük ölçüde yok sayar.

Popülizm ve demokrasi ilişkisini tartışmak bir anlamda bu kavramın “akredite tanımının” dışında konuşulması gerektiğini de hatırlatacaktır. Genelde Türkiye’deki demokrasiye dair tartışmaların ya çok sığ ve yine popülist bir bağlam üzerinden ya da sürekli kendine referans veren bir dil üzerinden geliştiğini biliyoruz. Oysa demokrasi tartışmaları öncelikle demokrasinin kendi içindeki tutarsızlık ve çelişkilerine odaklanmalıydı. Tüm dünyada örneğin “radikal demokrasi” veya anarşist itirazlar gibi tartışmaların bunu merkeze alan başlıklar açmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu açıdan demokrasinin popülist karakterinin modernliğin içinde zaten fazlasıyla aşındırılmış bireyin giderek belirsiz ve etkisiz hale gelmesi konuşmalı. Oy vererek, bir siyasi hareketin arkasında durarak toplumsal düzeni ve iktidar aygıtlarını topyekûn değiştirebileceğine dair inanç aslında şeyhinin kendisini cennete taşıyacağına inanan müridin saf temennisi ile eş değer ölçülerde biçimlenir. Her ikisinde de birey, kişisel inisiyatiflerini değersizleştirir, etkisizleştirir ve tebaa olmaya hazır bir bilinç düzeyindedir.

Elbette günün sonunda demokrasinin kendisini tek ve alternatifsiz gördüğü bir dünyada başka bir siyasetin nasıl mümkün olacağı sorusu devasa bir büyüklük olarak beliriyor. Bu sorunun çözümsüz görünümünün arkasında “öğrenilmiş çaresizlik” hissinin yattığını düşündürtecek sebeplerimiz var: Bireyin flulaştığı modernlik, devletin modern yapılanmasına tam oturacak bir aparat haline getirilmiş demokrasiyi “devlet”ten ayrı düşünmek, demokrasi tartışmalarını başlamadan bitirecek yanlış çıkışlara neden oluyor. Ancak yine de demokrasiyi “içeriden” bir tartışma ile değil “dışarıdan” ve yapısal bir tartışma ile değerlendirmeye çalışmak ezberleri bozmak için yerinde bir adım olabilir.

KAYNAKÇA

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, İletişim Yay.

Cas Mudde, Cristobal Rovira Kaltwasser, Popülizm: Kısa Bir Giriş, Nika Yay.

Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Ayrıntı Yay.

Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.

Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Metis Yay.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sıkışma ve Çıkışsızlık

Yayınlanma:

-

Asgari düzeyde bir örgütlülük olmayınca en kritik zamanlarda ne yapacağınızı bilemiyor, öyle ortada kalıyorsunuz.

“Acaba kimin eylemine katılsam? Hangi protestoya dâhil olsam? Yarınki yürüyüşe gitsem mi? Ortada kimse yok, bu nasıl bir tepkisiz toplumdur!”

Çaresiz bir hâlet-i rûhiye, Aksâ Tûfânı sürecinde olduğu gibi tarihsel kırılma anlarında pek çok insanın yakasına yapışır. Kıvrandırıp durur onu. O âna değin yapıp ettiklerini vedahî yapmayıp etmediklerini önüne seriverir. Bir muhasebeden ziyade pişmanlık ya da yazıklanma denilebilecek duygu durumuna teslim olur o kişi: Tam onaylamadığı, eksik ya da yanlış gördüğü birtakım etkinliklerle vicdan söndürür. En nihayetinde esaslı tavırlar üretemeden tarihin dışına itiliverir.

İsrail’in, Gazze’ye dönük tamamen katliam amaçlı eşi benzeri az görülür vahşi saldırısı boyunca Türkiye’deki özelde İslamcı çevrelerin, genelde bütün toplumsal-siyasal kesimlerin tepkisinin son derece düşük seviyede seyrettiğine dâir ortak bir kabul oluştu neredeyse. Elbette ben de bu kanaati paylaşıyorum. Dünyanın pek çok farklı coğrafyasında insanlığın mühim bir kısmının ayağa kalkmasının dayattığı bir utancı yaşadı aslında Türkiye’deki temiz vicdanlar. Öteden beri Filistin meselesinin ateşlediği bilinçleri taşıyan farklı ideolojik ya da toplumsal çevrelerdeki genel sönümlenme, yüzleşilmesi belki ertelenen hakikati kesin bir şekilde ortaya çıkarmış oldu.

AKP iktidarının uzun yılları boyunca açık bir şekilde tespit edileceği üzere Kürt ve sol/sosyalist çevreler sakınımsız hukuksuzluklarla, siyasal hareket alanlarının sürekli kısıtlanması ve kolluk marifetiyle alabildiğine baskılandı. İslami denilebilecek çevrelerin büyük bir kısmı da büyüyüp iyice obezleşen bir cemaat olan devlet yapısıyla bütünleştirilip üzerlerine toprak örtüldü. Böylece toplumsal muhalefetin kötürümleştirilmesi önemli ölçüde tamamlanmış oldu.

Esasen bu gibi durumlarda yeni dalgaların ortaya çıkması, yeni kadroların toplumsal muhalefet önderliğini üstlenmesi, yeni usullerin yeni aktörlerle örneklendirilmesi beklenir. Türkiye siyasallığında bu bir türlü olamıyor. Bunun kendine özgü toplumsal nedenleri var muhakkak ve tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Bu analiz derinleştirilebilir lâkin umuma dâir değerlendirmelerin bize pek bir faydası yok. Ülkedeki batmış ve çoktan bitmiş İslâmiliğe dâhil olmayan bir damar var ya da vardı; işte kılcalları birbiriyle birçok meselede çelişse de o damardan olan beklentinin karşılıksız çıkması bizi çıkmaza ve umutsuzluğa sürükleyen asıl sebeptir.

Bu damar, önceki kuşaklar özelinde sohbet halkalarını aşarak açık siyaset üretme temelinde örgütlenemedi; böylece kendi kendini kötürümleştirdi. Siyasal/dinî netliğe ulaştıran tevhîdî kavrayış nimetini lâyıkıyla değerlendiremeyen bu kuşak hemen hiçbir toplumsal ve siyasal meselede inisiyatif alamadı, açık siyasal hedefler belirleyemedi. Bu damar bünyesinde yer alan ve önceki kuşağı takip eden ve görece gençliğe tekabül eden kuşak ise akademik ilgi tarafından kötürümleştirildi, üniversite yıllarında neredeyse öğrenci kulübü faaliyetlerine denk düşen kısmî siyasallaşma/örgütlenme tecrübesini ileriye taşıyamayarak bireysel mevzilere çekildi ve bu sûretle kendini kötürümleştirdi.

Bahse mevzu önceki kuşağın, sabiteleri güçlü olduğundan siyasallaşamama kötürümlüğüne rağmen akîdevî bağlılık pozisyonunu muhafaza ettiği rahatlıkla söylenebilir ancak bu durum dertlerimize derman olmuyor. Artık Rableriyle aralarında gerçekleşeceklere terk edilmiş zamanlara ulaşmış gibiler. Diğer bölük ise ne yapacağı hususunda teslimiyetten gerçekliğe dâir yaşadığı çokça zaafın, belirsizliğe mahkûmiyetin tutsağı olduğundan, temel ilkeler alanına dâir mühim şüpheleri merkeze aldığından kıpırdayamıyor ve hakikate dâir güçlü şüphelerle neredeyse zincirlenmiş durumda; çoğunlukla da yalnız ve yol haritalarına mesafeli.

Bu iki ana hat hâlâ birbirleriyle çözümsüz ve çıkışsız müzakereler yürütüyor lâkin ufukta görünür bir kurtuluş emaresi yok. “Sıkışma” sözcüğü durumu topyekûn ifade edebilir. Buradaki zengin tarihsel birikim siyasal önderlik makamına eremediğinden ülkedeki İslamî duyarlıklı geniş toplumsal kesimleri sevk edebilmede güç ve potansiyelini de neredeyse tümüyle yitirmiş durumda. Bu durumda halk, devşirmelerin yönlendirmesiyle ilerleyip rakipsiz siyaset yapan egemenin gölgesine sığınmaktan başka bir seçenek bulamıyor.

Birincisinin tabii ve sosyolojik ömrünü neredeyse tamamlamak üzere olduğu bu tarihsel evrede yer yer sahte örgütlenme ve söylemlere savrulmuş ikinci kuşaktan bir çıkış/açılım gelebilir mi, diye baktığımızda bir şey görebilenin olacağını zannetmiyorum doğrusu.

Bu sağlam mücadele geleneği kurmanın uzağına düşmüşlüğün çaresiz ve karanlık tablosu bize başka bir şey sunacak değildi. Örgütlülüğün türlü çeşit zulümlere karşı ülke içinde ve küresel düzeyde oluşan mücadele birikimi, tecrübesi olmaksızın sokaklar, meydanlar çekip çevrilemezdi. Yapılamadı da, yapılacak gibi de değildi. Elbette yalnız bırakılmış küçük çırpınışlar bu değerlendirmelerin dışındadır.

Rafine bir tevhidî söylem üretmenin gerekli şartları vardır. Çoğu zaman imrendiğimiz festival tarzı protestoların ötesinde red ve inşayı keskin ve yakıcı bir biçimde vahyin penceresinden işaret eden kurucu söylemlerin halklar ve egemenlerle buluşma yolları vardır. Bunlar bir çemberde pişer ve kesintisiz devam eden örgütlü bir adanış ve açık mücadele sürecini zorunlu kılar.

Türkiye İslami çevrelerinin görece en kolay yapabildikleri İsrail karşıtı eylemlilikleri bile ideolojik bir netlik ve toplumsal bir genişlikte örgütleme kabiliyetinden büyük oranda uzaklaşmaları muhasebe için elbette bereketli bir zemin sunan bir nimet olarak algılanmalıdır. Böylece yakın ya da uzak bir gelecek için yeni ufuklar kendini gösterebilir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Süt Güğümleri

Yayınlanma:

-

Ağlıyoruz.

Gazze için, Filistin için, gökyüzüne bakmaktan korkan çocuklar için, kulakları tırmalayan yırtıcı mekanik seslerin yaktığı her sokak için!

Sanki dünyanın karanlık bir dönemindeyiz fakat çıkamıyor gibiyiz.  Sadece günler içinde bu psikolojinin hepimizi sarıp sarmalaması ne kadar dehşet verici! Sanki Gazze şeridinde sıkışıp kalmış, çoluğunu çocuğunu nereye saklayacağını bilemeyen bir anne, baba gibi biz de bir sıkışmışlık duygusunun içinde kalakaldık. Yamultulmuş, yaralanmış; sağ kalanların ne yapacağını bilemediği, uzaktan bakanların yutkunabildiği bir hâl bu! Üstelik gerçekliği bu kadar uzaktan tam olarak anlamlandıramıyoruz da… Gerçek, enformatik bir çağda bile mesafelerle ölçülüyor hâlâ. Ne kadar uzaktaysanız, ne kadar dışındaysanız algılayıp anlamak zorlaşıyor, bozuluyor, değişiyor. Yaklaştıkça her şeyi sıkıştırıp yutmaya çalışan devasa makinenin kokusu genizlerinizi yakmaya başlıyor. Kudüs’te TOMA’lardan üzerine lağım suyu sıkılan muhabiri hatırlıyoruz değil mi? Şaşırarak nasıl koktuğunu anlatmaya çalışıyordu.

Yine de bu yazının konusu Filistin’de ateş düşen bir ‘ân’a, siyasi hesapların delirtici ruhsuzluğuna ait değil. Bu yazı Ringelblum’u hatırlatacak size. ‘Umut’ kavramının durduğu son noktayı, son kırıntısını insanın nasıl var kılabileceğini hatırlatacak. Gazze niye yenilmeyecek, bunu hatırlatacak. Büyük direniş öyküleri üzerinden değil üstelik. Doğruca kıyıcı savaş makinelerine motosikletine atlayıp dalan iki Hamas gönüllüsünün delirtici cesareti üzerinden de değil.

***

1942 yılındayız. Topluca sürülen, gettolara sıkıştırılan bir mezalim dönemi. Sadece Varşova gettosunda sıkıştırılmış 60 bin insan vardır. 60 bin kadın, çocuk, erkek.  Tarihçi Ringelblum, çıkışın olmadığı, günün sonunda herkesi yok edecek büyüklükte ruhsuz ve insafsız bir savaş makinesine karşı insan olmanın son durağına sığınır: hatırlamak, hatırlanmak.

Yeniliriz, yok ediliriz; çocukların ölümünü, çocukların sarıldığı ölü baba ve annelerinin acı hatıraları hiç kimsenin umurunda olmayabilir. Fakat bir şey var ki “hatırlandığın” sürece suç ve suçlu kendini temize çıkaramayacaktır. Hatırlandığın sürece “Burada biz vardık!” sözü yanlışlanamayacak, bu sözün izi silinemeyecektir. Ringelblum, hatıraları toplamaya başlar. Arkadaşlarıyla Varşova gettosunda her gün bitebilecek bir hikayenin karalamalarını, yaşanmışlıklarını bir araya getirmeye çalışırlar. Gettonun kaldırılacağı ve herkesin toplama kamplarında nihai sonunu bekleyeceği kesinleştiğinde Ringelblum ve arkadaşları bulabildikleri her metal kutuya “Biz buradaydık!” diyen her şeyi koymaya başlarlar: kitaplar, günlükler, çizimler, fanzinler, afişler…

Ringelblum’un süt güğümlerinden çıkan çizimlerden: “Hamalın Karısının Cenazesi”

Ringelblum’un içi, bu notlarla dolu süt güğümleri savaştan sonra bulunmuş. 1946’da çamura batmış, savaş bitmiş, her şey başka bir istikamet almışken üstelik. On binlerin öldüğü, kaçamadığı, kurtulamadığı; adeta öğütüldüğü bir “delilik hâli” içinde süt güğümleri “korunmuş”tur. Bütün o notlar, çizimler ve yaşanmışlığın günlükleri katillerini hiçbir gerekçeye sığınamayacak derecede çıplak bırakacaktır. Bir başka Yahudi yazar Arendth’in dediği gibi katiller insanlara “Ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine “Görevimi yerine getirirken korkunç şeyler görmek zorunda kaldım!” psikolojisine kolayca sığınır. Ancak hatıralar, her bina yıkılıp toza dönse bile kalanlar, “biriktirilenler” böyle olmadığını söyleyecek, katili tutamaksız bırakacak.

Ringelblum’un süt güğümleri

Emanuel Ringelblum, biri hiç bulunamayan (belki hâlâ bir yerlerde bir zaman keşfedilecek) üç süt güğümüne doldurduğu anılarının ardından ailesiyle birlikte 1944’te idam edilir. Yahudidir, tarihin bir başka anında, insan soyunun kendini tanrının yerine geçiren müthiş egosunun altında sadece bir sayı olarak kalır. Çocukları ve komşularıyla ve diğer yüz binlerce kişi ile birlikte. Fakat o süt güğümleri “kötülüğü” ve kayboluşun izlerini öylesine hafızalara çakar ki…

Ringelblum bugün Gazze’de. Tarihin bir başka anında stratejistlerin, analistlerin, felsefecilerin hiç şans tanımadığı kapatılmış bir coğrafyada yine o süt güğümleri toplanıyor, birikiyor ve gömülüyor. Katili haklı çıkaramayacak, her şeyi ve anıları yok edemeyeceklerini öğretecek izler bırakıyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM