Connect with us

Köşe Yazıları

Darbe Düzeninde Yaşamak

Yayınlanma:

-

Bu yazıda okuyacaklarınızın hiçbir yeni ve özgün tarafı bulunmadığını en baştan ifade edeyim.

Geniş bir kesimin duygu ve düşüncelerine tercüman olur sanırım ve dua ile karşılık bulur umarım.

Mâlûmunuz, 15 Temmuz 2016’da bu ülkenin başına büyük bir felaket geldi: Darbe. Halkın püskürtmesi sonucu teşebbüs aşamasında kaldı lakin o gün bugündür Türkiye iyi değil. Vücutta hızla yayılan bir kansere yakalanmış gibi.

O çağ dışı askeri darbe püskürtüldükten sonra oluşan geniş meşruiyet alanında başka bir darbe meydana geldi ve bir iç kanama gibi “sessiz ve derinden” ülkenin vücuduna yayıldı.

19 Mart 2025’te zirvesine ulaşıp artık infilak etmiş bu sivil darbe Türkiye’nin sinir uçlarında geniş bir dalgalanmaya yol açtı beş gündür.

Göstergeler vahim: Hukuk, yasa, anayasa yok.

Bunu kabul etmenin zorluğunu yaşıyor geniş bir kesim. Bir kesimse, “biz yıllardır uyarıyorduk” diyor. Bir diğer kesim ise kafasını kuma gömmüş, görmemek için çaba sarf etmeye devam ediyor. Kolay değil.

Yargı mekanizması paçavraya dönüştürüldü. Ülkedeki kurumlar iflas etmiş vaziyette.

Basın ve sivil toplum görünümlü yapılar çok büyük oranda çöp. Kötü koku ve yalan dolandan başka bir şey yaymıyorlar ülkeye.  Utanmaksa eski devirlerde kalmış bir haslet adeta.

Yoksulluk diz boyu. Geniş halk kesimleri, bilhassa gençler feci derecede umutsuz. Umutları hunharca çalındı, yağmalandı.

Bu rejim, toplumun geniş kesiminin yüreğine nifak, öfke ve umutsuzluk tohumları ekmekle harcadı son 10 yılını.

Bu saatten sonra sanki bir hukuk devletinde yaşıyormuşuz gibi, sanki seçimler, sandık bir anlam ifade ediyormuş gibi yaparak kendimizi kandırmanın âlemi var mı?

İsmet Özel, “tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime rab bellemeyeceğim” demişti Yahudi Olmamak adlı şiirinde. İsme bak, harika bir şiir.

Tayyip Erdoğan o tuğlayı adeta Rab belledi, “ölene kadar bu koltuğu bırakmam” diyor. Kazanamadığı seçimi iptal ediyor, seçimde yenildiği rakibine kin güdüyor, ilk fırsatta o ve onun gibileri hapse attırıyor. Allah pervasızları sever, eyvallah ama hak yolunda!

Ortalık siyasi dava ve yurdun dört bir yanında o davalardan hapse atılmış siyasetçilerle dolu. Gazeteciler, aydınlar da cabası.

Allah aşkına artık şu işin adını bi’ koyalım ve bu ülkeyi elinde oyuncak gibi gören zat ve çevresindeki menfaat ordusu da rahatlasın.

Diyelim ki ona, “buyur, ülke senindir, sen Allah ömür verdikçe oyna, kafana göre takıl. Kimseye hesap vermeyeceksin, hiç ama hiç endişen kalmasın. Sal bu ülkedeki muhalifleri zindanlardan, sal bizi kafkaesk ülkenden. Sen sağ biz selamet! Allah’ın takdiri ecel, kapımızı çalana kadar takılalım olabildiğince başımızı belaya sokmadan. Sen de rahatla sana karşı olanlar da rahatlasın.”

Trump ve Netanyahu’nun soykırımdan henüz çıkamamış Gazze’de halen ne vahşetlere imza attığını görünce, halimize şükretmemiz gerektiğini bize vaaz eden rejime kulak verelim ey ahali!

Çoktan çivisi çıkmış, bir hayli gözü dönmüş bir dünyada savaşlar, işgaller, terör, türlü türlü kargaşa, kumpaslar, yağma, talan ve yalanlar içinde yaşadığımız gerçeğini kim inkâr edebilir. Allah sonumuzu hayreylesin.

Bana göre Erdoğan ömrünü darbeci olarak sürdürecek, darbeci olarak ölecek ve öyle de anılacaktır tarihte. Yanılıyor olmaktan memnuniyet duyarım. Ben Müslümanım ve Allah şahittir ki herkes için iyilik ve güzellik dilerim. Bir karıncayı bile incitmek istemem, “bile” diyerek hakkına girdiğim için de ayrıca helallik dilerim kendisinden.

Darbe süreci içinde yaşıyoruz. Demokrasi tiyatrosunda perdeler 19 Mart (yargı darbesi) itibariyle tümüyle kapandı, anlamayan kalmasın. Gişe önünde kuyruğa girmeye gerek yok.

Darbe karşısında beş gündür devam eden, belki de Cumhuriyet tarihinin en geniş katılımlı sivil itaatsizlik süreci ne kadar devam eder, ne olur, tahmin etmek güç.

Yalnız, sivil itaatsizlik candır, not etmeden geçmek istemem. İnşallah kan dökülmez, insanlar tutuklanmaz, kimsenin canı yanmaz. Bunun için samimiyetle dua ediyorum. Herkesi hukukun içinde, sakin ve sağduyulu olmaya davet ediyorum. Bolca da gürültü koparmaya elbette. Anayasanın geçerliliği kalmadıysa da, hakkımız bâkî:  “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” (M. 34)

Öyle zannediyorum ki belirsiz bir süre, bu acı gerçekleri içimize sindirmekle geçecek.

Bir kesim, söz konusu darbe sürecinde, darbecilerin kanatları altında bu dehşet verici vebali destekleme karşılığında sahte bir güvenlik satın alacak, şu yalan dünyada.

Bir diğer kesimse açıktan veya gizliden sivil itaatsizlik mezhebine geçiş yapıp direnmenin haklı onur ve gururu ile yaşayacak, razı olmayarak karşı gelecek ve “hak, hukuk, adalet” sloganları eşliğinde yaşamaya devam edecek.

Allah mazlum halkları korusun. Bizi haktan, adaletten ve direnmekten alıkoymasın. AMİN.

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Köşe Yazıları

Bağımsız Sinemaya H. Mirza Aydın’dan Yeni Soluk: GÜÇSÜZ

Yayınlanma:

-

Bağımsız sinema geleneğinin yeni nesil yönetmenlerinden H. Mirza Aydın’ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi “Güçsüz” ilk olarak 1-6 Haziran tarihleri arasında SEE (South-East European) Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.

Film, ulusal veya uluslararası festival yolculukları boyunca ne kadar sürede hangi duraklara uğrar ve nihayet Türkiye’de ne zaman gösterime girer bilmiyorum. Belki yönetmeni de tam olarak bilemiyordur. Zira bağımsız sinemanın, Türkiye’de “sanat filmi” olarak kodlanan ve yer yer dar bir alana haksızca hapsedilen bu gibi eserlerin yolu meşakkatli. Festival yolculuklarından ödül veya ödüllerle dönerse, o zaman başka.

Güçsüz’ün, hiç değilse yönetmeninin bu potansiyeli taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pürüzsüz biçimde akıp giden filmi merakla seyrederken Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerinden birinin içinde olduğum hissine kapıldım.

Film, bir Türkiye klasiği olan üniversiteli işsizler ordusunun taze neferlerinden birinin hayatına odaklanıyor. Diploma sahibi olmasına rağmen bir türlü iş bulamayan ve oradan oraya savrulan Erhan (başroldeki başarılı oyunculuğuyla İlker Bağlam) bu çalkantı içinde baba olacağının haberini alır.

Erhan, filmde başrolün hakkını vermektedir fakat kendi hayatında bir erkek, koca ve baba (adayı) olarak hayli güçsüz düşmüş, düşürülmüştür. Bazı işler için fazla “eğitimli”, bazıları içinse fazla “referanssız”dır. İşsizlik oranları da zaten ne kadar örtülürse örtülsün yüksektir. Beklentiler üzerine üzerine gelirken yetersizlik hissi de günden güne kuşatmayı genişletmektedir.

İzleyici olarak bu durumu film değil bir belgesel seyreder gibi duyumsadığımı hissettim. Sakin akan bir yapıya sahip olmakla birlikte yeterli merakı veriyor izleyene. Acaba ne olacak? Bu tür filmlerin okuru yoruma açık, açık uçta, bir dört yol ağzında tek başına bırakmasına alışığız. Şahsen, bu sevdiğim bir tarz. Bir ukde gibi kalması.

Devamı gelecek mi diye bir beklenti içinde bırakıyor bizi eser sahibi. Artık o saatten sonra eser sahibi sensin. Sahibi eseri okuruna emanet etti. Severse alsın, zihninde yazsın, yönetsin diye.

Film bir halı sahada bitiyor ve ben kendimi orada, o maçı seyrederken buldum. O son bakıştaki anlamı yakalamaya çalışırken…

Güçsüz, atmosferini oluşturmayı başarmış, ayakları yere basan, soru soran bir film. Bir yerde denk gelirseniz, izlediğinize değecek, göreceksiniz.

Yönetmenin potansiyelini yeni filmlerinde ne seviyeye çıkartacağını merakla takip edeceğim; bir sinema eleştirmeni olarak değil, haddim değil, sinemayı sanat yapan niteliğin peşinde bir okur olarak sadece!

*Filmin Fragmanı

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Yayınlanma:

-

İlk iki çocuğu büyütürken Kırmızı Balık şarkısına o denli maruz kalmıştım ki artık kulağıma çalındığında midem bulanacak gibi oluyordu. Üçüncü çocuk henüz annesinin karnındayken kara kara düşünmeye başladım: “Bu şarkıyla muhatap olmadan çocuğu büyütmek nasıl mümkün olacak?” Bunun bir formülü varsa derhal bulmam lazım diye düşünürken, Allah’a hamdolsun, yeni bir bebek şarkısı ile tanıştım: Ceviz Adam.

Aslında Ceviz Adam da Kırmızı Balık gibi 2010–2015 yıllarında Türkiye’nin çocuk yuvalarından, kreşlerinden taşıp sokaklara, parklara, ev içlerine doluşmuş görünüyor. Minik bir araştırma, Kırmızı Balık’ın yerli ve milli, Ceviz Adam’ın ise Fransızca bir şarkıdan uyarlama olduğunu söylüyor.

2015–2023 yılları arası, ebeveynliğimizin asr-ı saadeti, Kırmızı Balık’ın kuşatması altında geçmişti. Ceviz Adam niyeyse bize yeni geldi. Eserlerin yolculuğuna akıl sır ermez zaten. Kaderleri ve güzergâhları nasıl olacak, Allah bilir.

Yeni nesil anne baba olmanız şart değil; bir parktan geçerken, toplu taşımada sıkışırken veya misafirlikte olsun, mutlaka karşılaşmışsınızdır Kırmızı Balık’la veya onun başının belası şu Balıkçı Hasan’la.

Sosyal medya ve iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla bu iki şarkının o yıllardan bu güne dek iki milyardan fazla kez dinlendiği tahmin ediliyor. Dile kolay, en az iki milyar defa.

Kırk yaş altında olup birden çok çocuk büyütmüş bir anneye narkoz verin, bu iki şarkıdan birini söyleyerek ameliyata girer. (O zaman dans!)

Ben tarafımı en baştan belli ettim, soru şu: Siz kimden yanasınız?

İnsan imtihanını seçemiyor. O halde gelin şu şarkılara yakından bakalım hanımlar beyler.

“Kırmızı balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor
Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor
Kırmızı balık dinle, sakın yemi yeme
Kırmızı balık kaç kaç, kırmızı balık kaç kaç kaç”

Sokağın tekinsiz görüldüğü, anne babaların çocuklarını “olaylara karışma” diye yüzlerce defa uyardığı bir ülkede hiç şaşırtıcı değil Kırmızı Balık. Kırmızı Balık’ı Balıkçı Hasan’la korkutan, “kaç kaç kaç” diye uyaran kim? Sadece anne babalar mı, yoksa “sürüden ayrılanı kurt kapar” misali bilinçaltımıza nüfuz eden devlet baba mı?

Bir fabl olarak karşımıza çıkıyor Kırmızı Balık. Öyküleyici bir şiir ve şarkı. Mekânı ve karakterleri net. Çatışması var. Gerilimi aşikâr. Sert, gerçekçi ve korumacı. Tehlikenin farkına varmaya ve hayatta kalmaya odaklı bir anlayışa sahip.

Şarkı, ilk dinleyicileri olan minik yürekleri Balıkçı Hasan’ın karşısında, Kırmızı Balık’ın yanında konumlandırıyor. Zalimin karşısında, mazlumun yanında. Balıkçı Hasan sırf keyif olsun diye avlanan kötü biri, bir düşman olarak kodlanıyor. Burası ilginç gerçekten de.

Sanki bu şarkı insan yavrularının değil de balık yavrularının büyümesine eşlikçiymiş gibi. Balıkların veya hayvanların müfredatına tâbiyiz.

Aklıma Bakara Suresi’nin 30. Ayeti geliyor:

“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksınız?’ dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.”

İnsan yokken doğa ne kadar da güzel. Kırmızı Balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor, oh ne âlâ memleket! (Ay sonunu nasıl getireceğim, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğum nasıl iş bulacak derdi yok.) Ne zaman ki Balıkçı Hasan çıkageliyor; kahretsin, oltayı atıyor. Kancayı takıp kan dökme, can alma peşinde koşuyor. Huzurumuz kalmadı, can güvenliğimiz yok; insanın ulaşamayacağı bir yerlere kaç, kaç, kaç kaçalım! Bebeğimizde ufaktan bir panik, giderek bir teyakkuz hali peyda oluyor.

Gelin bir de Ceviz Adam ne halde, ona bakalım.

Kırmızı Balık “kaç kaç kaç” telaş halindeyken, Ceviz Adam “bas bas paraları Leyla’ya” havalarında.

“Ceviz Adam şip şap şop
Burnu uzun lü lü lü
Saçları rüzgâr vu vu vu
Kaşları keman gıy gıy gıy
Karnı davul güm güm güm
Bize güler hah hah hah
Ceviz Adam gitti vah vah vah”

En sonunda, Ceviz Adam’ın gittiğine küçük bir üzülmek bir yana, zerre olumsuzluk yok şarkıda. Ama zaten, şairin dediği gibi, ayrılık da sevdaya dâhil, öyle değil mi? Bu dünyadan hepimiz gibi o da geçip gidecek en nihayetinde. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, Ceviz Adam’a mı kalacaktı?

Kendiyle dost, bedeniyle barışık, güle oynaya vakit geçiren biri Ceviz Adam. Hayattan tat almasını bilen, yaşamı sanata çevirebilen biri o.

Kırmızı Balık’ın yaşadığı gerilimden, dert ve tasadan hayli uzakta, bambaşka bir diyarda, kendi huzurlu ve mutlu dünyasında güle oynaya günlerini geçiriyor Ceviz Adam. Neşeli. Ses yansımalarından oluşmuş şarkısını söylüyor. Kendine has bir ritim tutturmuş. Özgür ruhlu bir sanatçı, hiç değilse sanatçı adayı. Keman var, davul var hayatında. “Lü lü lü” derken flüt de eşlik ediyor müziğine.

Bence edebiyatla, kitaplarla da arası iyi. Bunu nereden çıkarttım? “Burnu uzun” derken Pinokyo’ya bir gönderme var alttan alta.

Kırmızı Balık doğa içinde en başta çok kısa bir süre huzur içindedir. Dış dünya tekinsizlikten ibarettir. Ceviz Adam için asla öyle değil. Onun saçları rüzgârdır. Başının üzerinde yeri var doğanın. Onunla hemhâl olmuş.

Kırmızı Balık hep bir telaşken, Ceviz Adam “panik yok, işler yetişir” rahatlığına, özgüvenine sahip.

Kırmızı Balık gerilim filmi gibi dinleyeni defansa çağırırken Ceviz Adam, kendini iyi hissettiği bir yerde şarkı söylemeye, oyun oynamaya davet ediyor.

Davete icabet gerekirse siz hangisine gidersiniz?

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Emced Yusuf ya da “Son Kale” Metaforu

Yayınlanma:

-

Geçtiğimiz günlerde yakalanan ve yeni Suriye rejimi tarafından sorgulanan Emced Yusuf, Esad hanedanlığının en karanlık yüzlerinden biri olarak hafızalarımızda. O’nu Tedamun’daki o korkunç infaz görüntüleriyle hatırlasak da bu fiil, ne bireysel bir “aşırılık” ne de istisnai bir sapma!

Hama katliamında on binlerce insana karşı kimyasal silah kullanan, varil bombalarını halkın üzerine yağdıran Esad hanedanlığının bu tutumu da istisna değildi. Modern devletler, varlıklarını merkezde tuttuklarında kaçınılmaz olarak bir anomali gelişiyor: “Son kale”. Devletin çökmesiyle her şeyin çökeceğine dair inanç, ahlâkî ve hukukî sınırları anında siliyor. Özellikle toplumsal meşruiyet yeterince tahkim edilemediyse “son kale” bir tür panik butonuna dönüşüyor. Bu söyleme sarılan iktidar, yok oluş ihtimaline karşı kendi varlığını mutlaklaştırdığı gibi bu mutlakiyet üzerinden de tüm sınırları esnetecek “beka” gerekçesini  üretiyor.

Türkiye’de de 12 Eylül’ün hemen ardından Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananlar bu anomalinin bir sonucuydu. Cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldıran tıpkı pek çok işkenceci gibi aile ve çocuk sahibiydi. Gündelik hayatının bir parçası hâline gelen insanlık onurunu ayaklar altına alan işkenceyi ve infazları sıradanlaştırması da “normal”di çünkü işkenceden geçirdiklerini “siviller “olarak değil müesses nizama -”son kale”ye- yönelmiş toplum düşmanları olarak görüyordu. Bireylerin bu motivasyonla ne büyük suçlar işleyebileceğini Gazze’de, Lübnan’da, İran’da yaşananlarla hepimiz artık daha iyi anlıyoruz. Mesele sadece işgali, gasbı ve katletmeyi normalleştirmek değil. Mesele “son kale”yi korumak!

Son kale metaforu yalnızca Batı Asya coğrafyasının hikâyesinde yok!

1961’de Cezayir’in bağımsızlığı için Paris’te bir araya gelen göstericiler de Avrupa’nın ortasında aynı akıbete uğradılar. Paris Polis Şefi Maurice Papon, gösterilerin müesses nizamın meşruiyetine karşı kritik eşiği aştığına inandığı anda harekete geçti. Göstericiler dövüldü, kurşunlandı; kafaları taşlarla, coplarla ezildi. Ardından daha önce görülmemiş bir şey yaşandı: Ölülerle yaralılar  Sen Nehri’ne atıldı. Nehirden cesedi çıkarılan kurbanlardan Fatima Beda sadece 15 yaşındaydı. Dönemin tanıklarına göre bu şekilde 300’den fazla ceset nehirden çıkarıldı. En az 15 bin kişi gözaltına alındı; polis karakollarında, açık alanlarda hatta kapatıldıkları stadyumlarda sistematik işkenceye uğradılar. Yüzlerce kişi “kayboldu”.[1]

1961 Olayları şu açıdan da çok önemli: Avrupa kolonyal dönemin şiddet ve soykırım pratiklerini, dünya savaşlarının yıkımını unutturarak insan hakları üzerinden yeni bir hafıza ve iktidar alanı inşa etmeye odaklanmıştı fakat meşruiyetinin “tehdit edildiğini” düşündüğü anda inşa etmeye çalıştığı söylemsel çerçeveyi askıya alarak tereddüt etmeden içgüdülerine geri döndü!

Bugün İsrail’den ABD’ye kadar modern hegemonyayı yöneten aktörler “düzen, güvenlik, demokrasi ve özgürlük” adına nasıl bir “son kale” olduklarını vurgulamaktan asla geri durmuyorlar. Netanyahu, İsrail’i “Yahudilerin son kalesi” olarak tanımlarken Trump, ABD’nin küresel düzeni ve güvenliği korumak için hareket ettiğini savunuyor. Sadece küresel hegemonlar değil, yerel iktidarların da en güçlü argümanları bu söylemden besleniyor.

Elbette “son kale” metaforu yalnızca Şam’ın, Paris’in ya da ABD ile İsrail’in değil, tıpkı onlar gibi “modern bir devlet” olan Türkiye’nin de siyasetinde de belirleyici bir aksı işaret ediyor. Ne var ki Türkiye’de bu anlatı, 12 Eylül gibi doğrudan şiddetin kendini gösterdiği kriz durumlarıyla sınırlı kalmadığı gibi tam aksine son yıllarda siyasetin merkezine yerleşen “bekâ” söylemi üzerinden güçlenerek sürekli yeniden üretilir hâle geldi. Artık sağın da solun da iktidarın da muhalefetin de farklı tonlarda da olsa başvurduğu bu dil, “yerli ve millî”, “beklenen Türk” gibi kimlik imgeleriyle meşruiyet inşa ediyor zira asıl mesele, hangi ideolojinin iktidara rengini vereceği değil; “son kale”nin ayakta kalmasının başlı başına bir varoluş gerekçesine dönüşmesiydi.

Bu noktada “son kale” söyleminin modern devlet içindeki bir diğer işlevini de konuşmalıyız: Bu söylem, sistemin siyasal çelişkilerini görünür kılmak yerine onları aynı anlatı içinde eritme işlevini başarıyla yerine getiriyor. AKP iktidarının sergilediği politika pratikleri, bu durumun çarpıcı örneğine çoktan dönüştü. 7 Ekim Aksa Tûfânı’nın ardından bir yandan büyük kampanyalar ve devlet eliyle düzenlenen mitinglerle Filistin meselesi üzerinden yoğun bir hamaset dili kurulurken öte yandan İsrail’le olan ekonomik ve lojistik ilişkilerin sürmesine göz yumulmuş, bu durumun kamuoyunda giderek tırmanan bir gerilimle tartışılması görmezden gelinmişti. Azerbaycan üzerinden aktarılan petrolün Türkiye’den İsrail limanlarına akışına dair somut kanıtlar ve gemi trafiği verileri iktidar tarafından açıkça cevaplanmak yerine ya hamâsî bir inkâr dili ya da görmezden gelme tercih edildi. Aslında bir taraftan hamâsî söylemin yükseltilirken öte yandan savaş rantından beslenmek, hamâsî söylem ile ekonomik ve siyasal gerçeklik arasındaki mesafenin ne kadar genişleyebildiğini de göstermiş oldu.

Türkiye örneğinde daha da belirginleştiği biçimiyle “son kale” söylemi, yalnızca bir güvenlik refleksi değil aynı zamanda çelişkilerin görünmez kılındığı bir ideolojik örtüyü de ifade ediyor artık. İktidarlar hangi aktörle ilişki kurarsa kursun hangi ekonomik ağı sürdürürse sürdürsün, bu söylem, tüm farklılıkları tek bir “bekâ” anlatısında birleştirerek tutarsızlığı unutturan, rıza üreten bir iktidar aygıtına dönüşüyor. Böylece bekâ siyaseti de tam olarak bu zeminde, derin çelişkileri çözmek yerine onları sürekli bir “hayatta kalma hikâyesi” içinde yeniden üretiyor.

İktidarın özellikle modern devletle birlikte hikâyesi tam olarak burada düğümleniyor: “Egemen, istisna hâline karar verendir.” Carl Schmitt‘in bu tanımlaması özellikle kriz anlarında kendini gösteren bekâ/son kale söyleminin devletin nasıl yeni normaline dönüştüğünü ortaya koyuyor. Gerçekte modern devleti ne hukuk ne de ahlâk sınırlayabilir. Tam aksine modern devlet, hukûku ve etik sınırları askıya alma yetkisini de kendi meşruiyetine dahil eder.

Öte yandan devletin “son kale” olduğu inancı, güçlü bir “merkez” oluşmadan gelişemez. Hukuku esneten, ahlâkî olanı gerektiğinde görmezden gelen bu yapı, doğal olmadığı için otopoietiktir, sürekli kendini yeniden üretir. Bu nedenle “son kale” söylemi sabit bir içerikle kayıtlanmaz. Her seferinde gerekçeleri değişir ya da yeni argümanlarla desteklenir: rejim, parti, devlet, toplum ve hatta direniş, din, mezhep.

“Son Kale”nin Sınırsız İktidarı

Korkunç suçlar işlendiğinde her şeye rağmen gözlerimiz Emced Yusuf, Esat Oktay Yıldıran, Maurice Papon ya da Sde Teiman’da Filistinli esirlere tecavüz edenler gibi suçlu askerleri, polisleri veya gardiyanları arıyor. Gelgelelim bu isimleri soğukkanlı bir katile, işkenceciye dönüştüren asıl faili; egemenlerin “son kale” inancını ve buna olan mutlak bağlılığı ıskalıyoruz.

Emced Yusuf, Esad rejimi henüz iktidardayken verdiği bir röportajda pişmanlık belirtisi göstermeden yaptıklarını “İşim bu!” diyerek tanımlamıştı. Bu ifade ilk bakışta, sorumluluğun “itaat, görev ve sistem zorunluluğu” gibi gerekçelerle hiyerarşinin üst katmanlarına doğru itiyor gibi görünür.

Hiyerarşiyi gözeten “görev bilinci” modern devletin ürettiği vatandaş profilini tanımlar. Hannah Arendt, Nazi Almanyası bağlamında yaptığı çözümlemede, dönemin Alman toplumundaki sorunlu otorite algısını tanımlarken modernliğin sonuçlarını da betimlemiştir: “Alman toplumu yalnızca yasalara uymakla kalmayıp onları adeta kendisi koymuş gibi sahiplenirdi”.[2] Modern devletin bürokratik itaati merkezde tutan yapısı, zamanla ara kurumları etkisizleştirir ve merkezî bir görünüm kazanır. Böyle bir düzende devlet, her şeyin içinde ve üzerinde kâdir-i mutlak olmaya namzettir. Cumhuriyet gazetesi baş yazarı Mustafa Nermi, 1930 yılında gazetedeki yazısında modern devlete yönelik itirazlara şiddetle karşı çıkarak şöyle der: “Modern devlet içilen suya, oturulan yere, tavan yüksekliğine… hülâsa her şeye karışmak için kurulmuştur”[3] 

Adolf Eichmann’ın, Emced Yusuf’un hatta Sde Teiman’daki gardiyanların motivasyon kaynağı burada yeniden açığa çıkıyor: ideolojik fanatizmin ötesinde hiçbir aralık bırakmadan çok daha kuşatıcı olan “devleti zorunlu görme durumu” yani “son kale” inancı.

Peki, bu inanç neden daha belirleyici? Akıl almaz kötülükleri makûlleştirebilecek ideolojik fanatizm, her şeye rağmen iktidarın dışına taşar. Meşruiyetinin tümü iktidarın o andaki görüntüsünden ibaret değildir.  Hâlbuki devletin zorunlu varlığına dayanan “görev bilinci” içselleştirildiğinde siyasi çelişkiler görünmez hâle gelir. İlkesel tutarlılıklar artık sorgulanmaz. Geriye yalnızca “devletin her koşulda varlığını sürdürmesi” fikri kalır. Oysa Arendt’in de altını çizdiği gibi, “düşünme yetisini askıya almak” da bir tercihtir ve “son kale” söylemi bu tercihin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Yine de kötülüğün sıradanlaşması, “son kale” söyleminin en kolay ürettiği sonuçlardan biridir. Böylece şiddet, bir görev pratiğine dönüşür; ahlâkî sınırları aşar ve “olağanlaşır”. Belki de bu nedenle Emced Yusuf’un katıldığı Tedamun katliamında arkadan bir ses Beşşar Esad’ı kastederek “Senin için patron! Senin zeytin yeşili kıyafetin için!” diye haykırıyordu.

Ne Eichmann, ne Papon ne de Yıldıran için rejimin ilkesel tutarlılığı ya da ahlâkî ilkeler belirleyiciydi! Eichmann her seferinde büyük bir soğukkanlılıkla yaptıklarının sorumluluğunu üstlerine havale ederken atıf yaptığı müesses nizam, üçüncü Reich’tı. Göstericileri kurşunlayan, kafalarını taşlarla ezdirten, yaralı çocukları bile Sen Nehri’ne atmaktan çekinmeyen Maurice Papon, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı Alman işgali altında tutan Vichy rejimine de aynı oranda sadıktı. “Yukarıda Allah, burada ben varım!” diyen Esat Oktay Yıldıran ise Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananları kaba işkence değil, modern Türk devletine sadakat eğitimi olarak görüyordu.

Kendini vazgeçilmez gören bir sistemin en ürkütücü olduğu an, takipçilerinin “bekâ” meselesine sarsılmaz imanında ortaya çıkar. Hiçbir şerh düşmeyen, kısıtlanamayan bu bekâ anlayışı, İsrail’in “Samson Doktrini” olarak adlandırılan ve kendi yıkımıyla birlikte çevresini de nükleer bir felâkete sürüklemeyi göze alan stratejisi gibi bütün ilkeleri ve ahlâkî sınırları aşar, mutlak yıkım refleksi üretir. Kendi düşecekse, devrilecekse kendisiyle birlikte her şeyi yakmaya, her şeyi ayaklar altına almaya, her şeyden vaz geçmeye hazırdır.

Bu yazı İktibas Dergisi’nin Mayıs 2026, 569. sayısında yayımlandı.

Kaynakça

  • Arendt, Hannah. Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kaynakları.  İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Schmitt, Carl. Siyasal Teoloji. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu. Ankara: İmge Kitabevi.
  • Bernard Keenan. Çev.: Yusuf Enes Karataş. Niklas Luhmann: Autopoiesis Nedir? (Makale),


[1] https://www.bbc.com/news/world-africa-58927939

[2] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Yasalara Bağlı Bir Vatandaşın Görevleri Bölümü

[3] 3 Kasım 1930 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi

Devamını Okuyun

GÜNDEM