Connect with us

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Sistemin Kendisini Konuşmak

Yayınlanma:

-

Yolsuzluğun münferit bir suç, adaletsizliğin basit bir aksaklık, yoksulluğun ise kişisel bir başarısızlık olarak sunulduğu bir düzende asıl soruyu sormak zorundayız: Bütün bunları mümkün kılan sistemin kendisi hakkında ne zaman konuşacağız?

Bir toplumun düşünme biçimi, çoğu zaman neyi tartıştığından çok, neyi tartışma dışı bıraktığıyla anlaşılır. Önümüze sürülen gündemlerin peşinden koşarken asıl meseleleri gözden kaçırıyorsak, ayrıntılar üzerinde ne kadar gürültü koparırsak koparalım hakikate yaklaşmış olmayacağız çünkü kimi zaman tartıştığımız şey, asıl sorunun kendisi değil, onun ürettiği sonuçlardan yalnızca biridir!

Bugün Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde yaşadığımız temel sorunlardan biri tam da budur. Fon skandallarını, yolsuzluk iddialarını, siyasî kayırmacılığı, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığını konuşuyoruz. Bir olay ortaya çıkıyor, öfke yükseliyor, taraflar birbirini suçluyor, ekranlar uzmanlarla doluyor, sosyal medya mahkemeleri kuruluyor. Birkaç gün sonra başka bir skandal gündeme geliyor ve önceki mesele unutuluyor. Böylece toplum, bir türlü sona ermeyen bir skandallar zincirinin içinde yaşarken zincirin kendisini sorgulamayı aklına getirmiyor!

İnsanımız, “Neden aynı düzen, tekrar tekrar aynı türden adaletsizlikler üretmektedir?” diye sormuyor!

Bir yolsuzluğu konuşmak elbette gereklidir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını, kimin hangi yetkiyi kötüye kullandığını, kimlerin hesap vermesi gerektiğini sorgulamak zorundayız. Ancak bu tartışma, yolsuzluğu mümkün kılan siyasî, ekonomik, ahlâkî ve hukukî mekanizmaları sorgulamadığı sürece eksik kalacaktır. Bir skandalı ortaya çıkarmakla yetinmek, o skandalı üreten düzeni değiştirmek anlamına gelmez! Bizim ihtiyacımız olan şey, yalnızca yangınları söndürecek görevliler değil, bu kadar çok yangın çıkaran yapıyı sorgulayacak toplumsal bir bilinç inşa etmektir.

Asıl mesele; yalnızca kötü yöneticiler, ahlâksız siyasetçiler ya da açgözlü iş insanları değildir. Mesele; bu kişilerin davranışlarını ödüllendiren, hesap vermekten kaçmalarına imkân tanıyan ve bütün bunları zamanla olağanlaştıran bu aşağılık sistemin ta kendisidir!

Adalet, güçlülerin karşısında eğiliyorsa orada hukuk var mıdır?

Hukukun en temel iddiası, herkesin yasa önünde eşit olmasıdır. Makamın, servetin, siyasî bağlantıların ve toplumsal itibarın adalet karşısında ayrıcalık sağlamaması gerekir. Hukuk, güçlü olanı daha güçlü kılmak için değil, güç karşısında korunmasız kalan insanı da güvence altına almak için vardır fakat güce göre biçim değiştirmeye başladığında bu iddia içi boş bir slogana dönüşür.

Bir ülkede sıradan bir yurttaş, sosyal medyada yaptığı bir eleştiri nedeniyle soruşturma, gözaltı ya da tutuklanma korkusuyla yaşıyorsa ve buna karşılık kamu gücünü kullanan kişiler hakkındaki ciddi iddialar etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmuyorsa burada yalnızca adlî bir sorun yoktur. Burada devletin adalet iddiası ile fiilî işleyişi arasında derin bir uçurum vardır!

Bir cumhurbaşkanını eleştirmekle kamu kaynaklarını zimmetine geçirmek aynı şey değildir. Eleştiri, demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsurudur; yolsuzluk ise somut delillerle araştırılması gereken ciddî bir suç iddiasıdır. Buna rağmen eleştirinin hızla cezalandırıldığı, güçlüler hakkındaki iddiaların ise sonuçsuz kaldığı bir düzende hukuk, herkese aynı mesafede durmuyor demektir!

Bir ülkede hukukun gücü, kaç kişiyi cezalandırdığıyla değil, kimin karşısında geri adım atmadığıyla ölçülür. Mahkeme salonlarında yalnızca güçsüzler hesap veriyor, güçlüler ise kendi konumlarını bir dokunulmazlık zırhına dönüştürebiliyorsa, orada adaletin terazisi bozulmuş demektir!

İşte bir düzenin en büyük başarısızlığı, adaletsizlik üretmesi kadar insanlara adaletsizliğin değiştirilemeyeceğini düşündürmesidir.

Yolsuzluk, sistemin dışına taşmış bir arıza mıdır?

Yolsuzluk haberleri karşısında genellikle aynı açıklamalarla karşılaşıyoruz: birkaç kötü insan, birkaç çürük elma, görevini kötüye kullanan birkaç yönetici…

Bu açıklama elbette bazı olaylar için kişisel sorumluluğu tarif edebilir fakat benzer davranışlar farklı dönemlerde, farklı kurumlarda ve farklı yönetimler altında tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa sadece kişilerin ahlâkına bakarak meseleyi açıklayamayız.

Bu sistem, dürüst davranan insanı değil, kuralları kendi lehine eğip bükeni ödüllendiriyor ve daha kötü olanı ise bunun değiştirilemeyeceği düşüncesi toplumun geneline yayılmış olmasıdır.

Şeffaflığın olmadığı, denetimin bağımsızlığını yitirdiği, kamu kaynaklarının siyasî sadakat üzerinden dağıtılabildiği, hesap verebilirliğin kişilerin konumuna göre değiştiği bir yapıda yolsuzluk yalnızca bireysel ahlâksızlık meselesi olmaktan çıkmıştır!

Birileri kamu kaynaklarını kendi çevresine aktarırken diğerleri liyakatle değil de sadakatle yükseliyorsa ve kurallar herkese eşit uygulanmıyor ve denetim mekanizmaları güçlülerin iradesine bağımlı kalıyorsa dürüstlük, giderek pahalı bir tercihe dönüşür! Kurallara uyan insan zaman kaybeder, hakkını arayan insan yorulur, itiraz eden insan risk üstlenir. Buna karşılık bağlantıları güçlü olan kişi kısa yoldan ilerler.

Elbette hiçbir sistem insanın kişisel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Her yolsuzluğu ekonomik düzene bağlayıp failin sorumluluğunu silmek gibi bir amacım yoktur! Tabidir ki kişisel sorumluluk ile yapısal sorumluluk birbirinin alternatifi değildir. Bir insan suç işler, sistem ise o suçun ne kadar kolay işlenebildiğini, ne kadar kolay örtbas edilebildiğini ve failin ne ölçüde hesap vereceğini belirleyen koşulları düzenler.

Bu nedenle yolsuzluğu yalnızca bir ahlâk sorunu olarak görmek, onu besleyen güç ilişkilerini görünmez kılar. Asıl mesele, suç işleyenleri cezalandırmak kadar suçun kazançlı ve cezasız kalabilir bir faaliyet hâline gelmesini önlemektir.

Kapitalizm bize ne vaat etti, ne verdi?

Sistemin kendisini konuşmak istiyorsak yalnızca siyasal iktidarları değil, onların üzerinde yükseldiği düzeni de tartışmak zorundayız.

Modern kapitalizm; insanlara refah, özgürlük, rekabet, bireysel başarı ve sınırsız imkânlar vaat etti. Üretimin artmasıyla hayatın kolaylaşacağı, teknolojinin ilerlemesiyle insanın özgürleşeceği, piyasanın büyümesiyle toplumların zenginleşeceği söylendi. Gerçekten de kapitalist üretim, insanlık tarihinde büyük teknolojik atılımlara, üretim kapasitesinde olağanüstü artışlara ve geniş kitlelerin hayatında önemli maddi değişimlere yol açtı.

Elbette mesele, üretimin artıp artmadığı değildir. Mesele, üretilen zenginliğin kimin elinde biriktiği, bu zenginliğin hangi bedeller karşılığında üretildiği ve insan hayatının bu ekonomik düzen içinde hangi konuma yerleştirildiğidir.

Bir toplumda fabrikalar daha fazla üretebilir, finans piyasaları büyüyebilir, şirketlerin piyasa değerleri rekorlar kırabilir fakat bütün bunlar, insanların kendilerini güvende hissettiği, emeklerinin karşılığını alabildiği, geleceğe korkuyla değil umutla baktığı anlamına gelmez.

Ekonomik büyüme ile toplumsal refah aynı şey değildir! Bir ülkenin toplam serveti artarken servetin önemli bir bölümü dar bir kesimin elinde yoğunlaşıyor. Teknoloji gelişirken insanlar işlerini kaybetme korkusuyla yaşayabiliyor. Şehirler büyürken barınma, eğitim ve sağlık giderek daha ağır bir maliyete dönüşüyor.

Bir ekonominin başarısı yalnızca ne kadar zenginlik ürettiğiyle değil de o zenginliğin insan hayatını ne ölçüde iyileştirdiğiyle ölçülmelidir!

Kapitalizmin en temel çelişkisi, ekonomik faaliyetin toplumsal ihtiyaçlardan bağımsızlaşarak sermayenin büyüme zorunluluğuna tâbi olabilmesidir. Şirketler insanların neye ihtiyacı olduğundan ziyade neyin daha kârlı olduğunu daha çok hesaba katar.

İnsanların barınmaya ihtiyacı vardır fakat barınma, aynı zamanda bir yatırım aracıdır. İnsanların sağlık hizmetlerine ihtiyacı vardır fakat sağlık hizmetleri, kâr alanına dönüştürülmüştür. İnsanların bilgiye, eğitime ve kültüre erişmesi gerekir fakat bunların her biri satın alma gücüyle doğru orantılıdır.

Sorun, her ekonomik faaliyetin kâr üretmesi değildir. Sorun, kârın toplumsal ihtiyaçların önüne geçtiği ve temel insan ihtiyaçlarının bile ödeme gücüne göre dağıtıldığı bir düzene maruz kalmaktır!

Bir insanın evi yoksa ona barınma ihtiyacını karşılayacak bir çözüm mü sunacağız yoksa barınma sorununu bir yatırım fırsatına dönüştüren piyasanın kendi kendini düzenlemesini mi bekleyeceğiz? Bir çocuk, nitelikli eğitime erişemiyorsa bunu toplumsal bir sorumluluk olarak mı göreceğiz yoksa ailesinin ekonomik imkânları ölçüsünde çözmesi gereken kişisel bir mesele olarak mı?

Bu sorular, ekonomik olmaktan çok daha fazlasıdır. Bunlar, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize ilişkin ahlâkî ve siyasî sorulardır!

Zenginlik, insanı neden özgürleştirmiyor?

Milton Friedman gibi serbest piyasa düşünürleri, ekonomik özgürlüğün bireysel özgürlüğün önemli bir koşulu olduğunu savunmuş; rekabetin, özel mülkiyetin ve piyasa mekanizmalarının merkezî ekonomik denetime karşı koruyucu işlevine dikkat çekmişti.

Tabii piyasanın devlet müdahalesinden bağımsız olması, kendi başına adil bir toplum ortaya çıkaracağı anlamına gelmez. Devletin aşırı gücü nasıl bir tehdit oluşturuyorsa ekonomik gücün dar bir kesimin elinde yoğunlaşması da benzer biçimde bireysel özgürlükleri aşındırabilir!

Bir insan, hukûken özgür olabilir ama geçinebilmek için her türlü çalışma koşulunu kabul etmek zorundaysa bu özgürlüğün fiilî sınırları vardır. Bir girişimci istediği işi kurmakta serbest olabilir ancak piyasayı birkaç büyük şirket kontrol ediyorsa onun rekabet imkânı kâğıt üzerindeki bir özgürlükten ibaret kalabilir. Bir yurttaş oy kullanabilir lâkin ekonomik gücün medya, siyaset ve kamusal tartışma üzerindeki etkisi aşırı büyümüşse siyasi eşitlik de zedelenmiş demektir.

Özgürlük, sadece engellerin kaldırılması değildir. Aynı zamanda insanların kendi hayatları üzerinde gerçek bir söz sahibi olabilecek maddî ve toplumsal koşullara erişebilmesidir!

Kapitalist düzenin en büyük açmazlarından biri, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışırken hayatlarını yaşamak için ihtiyaç duydukları zamanı, güveni ve huzuru kaybetmeleridir!

Bu sistem, herkesi aynı ölçüde zenginleştirmediği gibi herkesi aynı biçimde yoksullaştırmaz da! İnsan, değerini ekonomik başarısıyla ölçmeye başladığında yalnızca yoksullar değil de varsıllar da bu yarışın içine hapsolabilir. Birinin sorunu geçinememek iken diğerinin sorunu, sahip olduklarını kaybetmek korkusudur. Bu iki durum aynı değildir. Her ikisi de insan hayatının ekonomik rekabet tarafından kuşatılmasının farklı sonuçlarıdır!

İnsanların mutluluğu, sadece tüketebildikleriyle ölçülemez. Güven, aidiyet, anlam, adalet, dinlenme, sevdikleriyle zaman geçirme ve geleceğe ilişkin kaygılarından kurtulabilme de iyi bir hayatın parçalarıdır. Bir ekonomik düzen bunları sistematik biçimde aşındırıyorsa ürettiği maddî zenginliği hangi ölçüyle başarı sayabiliriz?

Emek veriyoruz ama emeğimizin geleceğinden emin değiliz!

Bu sistemin insanda açtığı en derin yaralardan biri güvensizliktir!

İnsan çalışır. Zamanını, bilgisini, bedenini ve ömrünü ortaya koyar. Bir meslek öğrenir, yıllarını bir işyerine verir, ailesinin geleceği için birikim yapmaya çalışır. Kurallara uyar, sorumluluklarını yerine getirir ve yarınını, bugünden kurmak ister.

Peki, bütün bunları yaparken ne kadar güvendedir?

Yıllarca çalıştığı işini bir kararnameyle, bir yönetici tercihiyle ya da ekonomik daralma gerekçesiyle kaybedebilir. Biriktirdiği para, enflasyon karşısında eriyebilir. Emek vererek aldığı evin bedeli, hayatının geri kalanını borç yüküne dönüştürebilir. Haklı olduğu bir konuda hukuka başvurduğunda yıllarca sürecek ve belirsiz bir mücadeleyle karşılaşabilir.

Böyle bir toplumda insan yalnızca yoksullukla mücadele etmez; emeğinin karşılığını alıp alamayacağına, hakkını koruyup koruyamayacağına ve yarınının bugünden daha kötü olup olmayacağına dair sürekli bir belirsizlikle yaşar.

Bu belirsizlik, rakamlara kolayca sığmayan bir yoksullaşma biçimidir. Takdir edersiniz ki insanın elinden sadece parası gitmez; plân yapma yeteneği, kendine güveni ve geleceğini kurma iradesi de aşınır!

Üstelik güvencesizlik, herkese aynı biçimde yüklenmez. Serveti, bağlantıları ve ekonomik gücü olanlar riskleri dağıtabilir, kayıplarını telafi edebilir, hukukî ve malî danışmanlıkla kendilerini koruyabilir. Ücretlerine bağımlı yaşayanlar içinse tek bir iş kaybı, tek bir sağlık sorunu ya da tek bir ekonomik sarsıntı, bütün hayatın dengesini bozabilir!

Bu nedenle mesele, herkesin aynı miktarda paraya sahip olması değildir. Mesele, insanların hayatlarını mâkûl bir güven duygusu içinde sürdürebilecekleri koşulların bulunup bulunmamasıdır.

İnsanlar yarın işlerini kaybetmeyeceklerinden, emekli olduklarında insanca yaşayabileceklerinden, haklarını aradıklarında karşılarında tarafsız bir hukuk bulacaklarından emin olmak istiyorlar. Bunlar, ayrıcalık değildir; insan onuruna yaraşır bir toplumsal düzenin temel beklentileridir.

Bir düzen, insanlara sürekli mücadele etmelerini söylüyor ama bu mücadelenin sonunda haklarının korunacağını güvence altına alamıyorsa orada bireysel çabayı kutsamak yeterli değildir. Mücadelenin kurallarını da sorgulamak gerekir!

İnsanlar neden kendi aleyhlerine işleyen düzeni savunurlar?

Burada daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız: İnsanlar, kendilerini güvensizleştiren ve adalet beklentilerini boşa çıkaran bir düzeni neden savunmaya devam ederler?

İnsanların kimi, mevcut düzeni, alternatiflerinden daha iyi bulur. Kimi, ideolojik bağlılıkları nedeniyle onu savunur. Kimi, ekonomik çıkarlarını korumaya çalışır. Kimi, değişimin daha büyük bir belirsizlik getireceğinden korkar. Kimi de kendisini ezen mekanizmaları, başkalarının ezilmesini izleyerek meşrulaştırır.

Siyasî aidiyetler, kimlikler ve kutuplaşma, bu süreci daha da derinleştirebilir. İnsanlar, kendi taraflarından gelen haksızlıkları küçümserken karşı taraftan gelen en küçük yanlışlığı büyütebilir. Böylece adalet, herkes için geçerli bir ilke olmaktan çıkar ve rakipleri suçlamak için kullanılan bir araca dönüşür.

Kendi tarafımızdaki yolsuzluğa sessiz kalıp karşı tarafın yolsuzluğuna öfkeleniyorsak savunduğumuz şey adalet değildir. Bizim savunduğumuz, kendi tarafımızın iktidarını koruma arzusudur!

Bir siyasetçinin yanlışını, onunla aynı dünya görüşünü paylaştığımız için görmezden geliyor ve bir başkasının hak ihlâlini, mağdurunu sevmediğimiz için önemsiz sayıyorsak sistemin değişmesini sağlayacak ahlâkî zemini, kendi ellerimizle ortadan kaldırıyoruz demektir.

Muhakkak ki adalet, sadece sevdiğimiz insanların hakkını korumak değildir. Adalet, sevmediğimiz insanların da haklarını güvence altına almayı gerektirir!

Toplumların dönüşümü, insanların kendi taraflarının hatalarını da sorgulayabildiği yerde başlar. Aksi hâlde siyasî mücadele, bir iktidar grubunu başka bir iktidar grubuyla değiştirmekten öteye geçmez. Kişiler değişir, sloganlar değişir, kadrolar değişir fakat gücün denetimsizliği ve ayrıcalıkların mantığı yerinde kalır.

İşte sistemin kendisini konuşmak, tam da bu kısır döngüyü kırmaya çalışmaktır!

Mesele yalnızca kimin yönettiği değildir. Mesele, nasıl bir düzen içinde yaşadığımızdır!

Bir ülkede iktidarın değişmesi elbette önemlidir fakat iktidar değişikliği, tek başına toplumsal adaleti güvence altına almaz. Güçlü yürütme karşısında bağımsız denetim yoksa, yargı siyasî etkilerden korunamıyorsa, kamu kaynaklarının kullanımı şeffaf değil ve yurttaşların karar alma süreçlerine katılımı zayıfsa aynı sorunlar yeni aktörlerle yeniden üretilebilir. AKP’yi gönderip CHP’yi getirmenin bir şeyi değiştirmeyeceği kanısı AKP’yi 25 yıldır iktidarda tutuyor.

Hukuk, kişilerin iyi niyetine bağlı olmamalıdır. Denetim, yöneticilerin izin verdiği ölçüde işlememelidir. Kamu kaynakları, iktidarda bulunanların şahsî tasarruf alanı gibi görülmemelidir.

Bunun için bağımsız yargı, özgür basın, etkin parlamento denetimi, şeffaf kamu ihaleleri, hesap verebilir idare ve örgütlenme özgürlüğü birer teknik ayrıntı değildir. Bunlar, gücün toplumu kendi çıkarlarına göre biçimlendirmesini engelleyen temel güvencelerdir.

Ekonomik alanda da benzer bir sorgulama gereklidir. Tekelleşmenin sınırlandırılması, çalışanların haklarının korunması, insanca yaşamaya yetecek ücretler, nitelikli kamusal hizmetler, adil vergi politikaları ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarının gözetilmesi, adil bir düzenin temel meseleleri arasında yer alır.

Bunların hiçbiri tek başına kusursuz bir toplum yaratmaz. Her kurumun kendi sorunları, her politikanın kendi sınırları vardır. Amaç, kusursuz bir sistem hayal etmek değildir. Amaç; gücün kötüye kullanılmasını zorlaştıran, emeği koruyan, adaletsizliği azaltan ve yurttaşların hayatlarını daha güvenceli biçimde kurmalarını sağlayan bir düzen inşa etmektir.

Sistem eleştirisinin anlamı, tam da burada yatar: sadece mevcut düzeni kötülemek değil, onun hangi mekanizmalarla işlediğini anlamak ve bu mekanizmaların yerine daha adil olanları koyabilmek.

Skandalı değil, skandal üreten düzeni sorgulamak gerekir!

Her yeni yolsuzluk iddiasında aynı öfkeyi yeniden üretip birkaç gün sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam edersek bu durumda değişen tek şey, “gündem” olacaktır. Bir skandalın yerini başka bir skandal, bir yöneticinin yerini başka bir yönetici, bir siyasî sloganın yerini başka bir slogan alacaktır.

Oysa bizim konuşmamız gereken, bütün bunların üzerinde yükseldiği düzendir.

Neden bazı insanlar hukukun bütün ağırlığını hissederken bazıları hukukun erişemediği bir alanda yaşayabiliyor? Neden emek, insanlara güvenli bir gelecek sunmakta yetersiz kalıyor? Neden toplumsal zenginlik artarken milyonlarca insan hayatını sürdürme kaygısıyla boğuşuyor? Neden siyasî başarı, kamusal sorumlulukla değil de çoğu zaman gücü ne pahasına olursa olsun elde tutmakla ölçülüyor?

Hepsinden önemlisi de şudur: Neden insanı koruması gereken kurumlar, dönem dönem insanın kendisini korumak zorunda kaldığı tehditlere dönüşüyor?

Bu sorulara cevap vermeden ne yolsuzlukla gerçek anlamda mücadele edebiliriz ne adaleti tesis edebiliriz ne de ekonomik refahı insan hayatının bütünlüğüyle bağdaştırabiliriz!

Kapitalist ekonomik düzenin her sorunu tek bir nedene indirgenemez; aynı şekilde bütün siyasî ve hukukî adaletsizlikleri yalnızca kapitalizmle açıklamak da yeterli değildir. Tabii sermayenin yoğunlaşması, ekonomik gücün siyasî nüfûza dönüşmesi, temel ihtiyaçların piyasa mantığına tâbi kılınması ve insan değerinin üretkenlik ya da tüketim kapasitesiyle ölçülmesi ciddî biçimde sorgulanmalıdır. Devletin gücü kadar sermayenin gücü de denetlenmeli, siyasî iktidar kadar ekonomik iktidar da hesap verebilir olmalıdır!

Sorun, yalnızca insanların kötü olması değildir. Sorun, insanın zaaflarını büyüten, çıkarlarını toplumsal sorumluluğun önüne koyabilen ve gücü denetimsiz bıraktığında adaletsizliği yeniden üreten ilişkilerdir.

Bugünün Türkiye’sinde yaşayan insanların önünde iki seçenek vardır: Ya her yeni skandalı geçici bir öfkeyle karşılayıp düzenin devamına razı olacaktır ya da bu skandalların hangi koşullarda mümkün hâle geldiğini sorgulayarak köklü bir hesaplaşmaya girişecektir!

Bizim ihtiyacımız, birilerinin yerine başka birilerini koymaktan ibaret olmayan bir değişimdir hatta devrimdir! İhtiyacımız; iktidarın hesap verdiği, hukukun kişilere göre eğilip bükülmediği, emeğin korunduğu, zenginliğin dar bir azınlığın sınırsız hırsına teslim edilmediği ve insan hayatının ekonomik göstergelerden daha değerli kabul edildiği bir toplumsal düzen inşa etmektir!

İnsanlar sadece hayatta kalmak için çalışmamalı, çalışarak insanca yaşayabilmelidir. Yalnızca haklı olmakla yetinmemeli, haklı olduklarında haklarını alabileceklerine güvenebilmelidir. Yalnızca bugünü kurtarmaya uğraşmamalı; yarınlarını kurabilecekleri bir dünyada yaşamalıdır, çocuklarına daha insanca ve daha Müslümanca yaşayabilecekleri bir düzen bırakabileceklerine inanmalıdır.

Bunlar, aşırı talepler değildir. Bunlar, bir toplumun insanlarına borçlu olduğu asgarî güvencelerdir.

Bütün bunları tartışabilmek için artık yalnızca kimin ne yaptığından ötede, bütün bunların yapılabilmesine imkân veren sistemi konuşmak zorundayız.

Kimi durumlarda en büyük yanılgı, düzenin ürettiği adaletsizlikleri düzenin kendisinden bağımsız sanmak olabilmektedir!

Biz, nasıl bir düzende yaşamak istiyoruz? Tek isteğimiz, bize dayatılan düzen içinde kendi sıramızın gelmemesi midir?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x