Connect with us

Yazılar

“Sedat Roman Yazamazdı” yahut Yenigün’ün Siyaseti, II – Halil İbrahim Yenigün

Yayınlanma:

-

Ayaz mı ayaz bir İstanbul gecesinde yirmi beş yaşındaki Sedat ile arkadaşları Sahaflar Çarşısı’ndan Fatih’e doğru kitaplardan, edebiyattan, maziden konuşarak yürümektedirler. Daha cenazesi kalkmadan kütüphanesi satılan bir kişinin şahsında bir “iman medeniyeti”nin mirasyedi evlatlarınca nasıl tarümar edildiği üstüne derin düşüncelere dalmış, ah etmektedir. Saraçhane geçidi civarına geldiklerinde on beş on altı yaşlarında o saatte orada olmalarına anlam veremediği, çocuksu halli iki genç kız ile onları ayartmaya çalışan bir oğlana gözü çarpar. Sedat’ın nevri dönmüştür; hayatlarının kararacağından korktuğu genç kızlar için oracıkta felaket senaryoları yazmıştır ve derhal müdahale etmek ister. Arkadaşları başlarına iş almaya veya akşamlarının tadını kaçırmaya hiç niyetli değillerdir ama onu da caydırmak zordur. Arkadaşlarına göre alan da veren de razıdır, zaten kuyruk sallamasalar oğlan gelmez, bir de suçlu o çıkar. İşin nihayetinde biri Sedat’ı kollarından çekip götürürken hasta cemiyete lanetler yağdıran edebiyatçı arkadaşına şakayla karışık “Niye lanet ediyorsun bu kadar? Boşalmayı böyle yapacağına at içine, bir eser olsun!” der.

Bu hikaye bütünüyle böyle yaşanmış mıdır yoksa Sedat kurgusallıklar katmış mıdır bilinmez ama Yenigün’ün yaşama üslubuna o kadar yakışmaktadır ki onun “Ben Roman Yazmak İstemiyorum” başlıklı güzel bir yazısına konu olmuştur. Sedat neden roman yazmak istemez? Romancılığı kendi ifadesiyle “ızdırap tüccarlığı” yaparak para kazanmaktan, şöhret basamağından ibaret gördüğü için mi? Romancının sosyal yaraları teşrih etmesi, doktora tezini köy romanları üzerine yazacak kadar romanlara emek veren, 1984 gibi distopik romanları lise öğrencilerine okutup tahlil ettiren Sedat’a göre, beşeri ızdırabı toplumda duyup eserlerde çizgilendiren şöhret avcısı bir muhterisin, “insan ızdıraplarının komisyonculuğu” sıfatı mıdır?

Yazmak var oluşu, yaşamak siyaseti olan Sedat’ın, fikriyatının her bir cüzünü her dem taşım taşım yaşayan, serapa mânâ ve taşkın bir gönül insanı olduğu vakıası kavranmadan herhangi bir satırını anlamak mümkün değildir. Karakter tahliline bu denli mesafeli durduğunu düşündürten Sedat’ın, ya siyaset tahliline giriştiği onlarca yazısı kırk yıl sonra nasıl anlaşılsın?  Cemil Meriç’in deyişiyle, “hiçbir politika talihlisine yaltaklanmayacak kadar mağrur ve serazat” bir şahsiyeti daha yirmilerinde ete kemiğe büründürmüş Sedat’ın meçhule, bilinmez bir istikbale sözü ne olabilirdi?

Yaşasaydı ne olurdu sorusu, ayartıcı, bazen de vaad ettikleri gelecek üzerine masum bir zihin idmanı göründüğü kadar aslında çok da cür’etkâr değil midir? Kırkında kesilen Malcolm’un öyküsü, otuzunda bölünen Sedat’ın hikâyesi, bu insanların o taşkın halleriyle yaşayamazlık, hatta bu dünyada yaşatılamazlık durumunu özetlemiyor mudur? Kendi deyimiyle “devrimci” karakterini daha üniversite başlarında keşfeden Sedat’ın, Sedatların taşıdığı dönüştürücü, inkılâbî gücü bu denî dünya nasıl yaşatabilir, nasıl taşıyabilirdi? Hayallerin ve gerçeklerin İsa figüründe de eksik kalmış görünen bir hikâyeyi tamamlama arzusu varsa Sedatlar için nasıl olmasın? Ama tekrarla, bu şahsiyetlerin kalanlara bıraktığı en güzel miras ve örneklik, bıçak gibi kesilmiş kısacık hayatların ta kendisiyle hakikate şahitlik etmişlik değil midir?

Sedat, iyisiyle kötüsüyle devraldığı fikri miras içinden hakikat yolculuğuna çıkmıştır. Beslendiği geniş bir kişilikler ağı, temasta olduğu sayısız ekol ve dar gelirinin çoğunu adadığı kütüphane dolusu eser hayatından eksik olmamıştır. Yolu hakikat ise, derdi de mânâ, aşk, tahassüstür. Büyük bildiği şahsiyetleri can kulağıyla dinlemiş, temel bildiği eserleri titizlikle okumuştur. Fikir dünyası onlarla sınırlıysa da duygu ufku belki de hayatı boyunca sonsuzluğu sarmalamıştır. Sedat’ı Sedat Yenigün kılan da fikirlerinin ikna ediciliği, tefekkürünün derinliğinden çok doğrularını yaşama ve yaşatma çabasıdır. Nasıl ki yazarak  var oluyordur, yaşaması da Sedat Yenigün’ün siyasetidir. İşte bundandır ki Yenigün, fikir taşlarıyla siyaset bina etmez, ama siyaseti ahlâkında eritir.

Yenigün’ün düşünce yolculuğu eksik kalmış, fikrî tekamülüne varmasına cani eller fırsat vermemiştir. Malcolm ve Şeriati, fikri portrelerini çizgilendirecek kadar olgunlaşabilmişse de Sedat ancak aşkıyla, tahassüsüyle ve en çok da insanlığıyla bilinebilir. Onun görmek ve bulmak istediği bir gönül ve mânâ insanı vardır. Madde ile değil mânâ ile dürtülenen, hazla değil aşk ile yaşayan, yemyeşil bir adalet ve insanlık medeniyetinin banisi bir insan.

Yenigün, devraldığı fikri mirası olduğu gibi kabullenmedi. Devamlı bir sorgulama, soruşturma, devinme, gelişme halindeydi. On yedi yaşında kendini milliyetçiliğe adayarak özlediği mânâ insanı olacağı zannına kapılmışsa da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve İslamcı fikriyatta koyulduğu yol, hem kendini hem de hareketin kendisini dönüştürecekti. İşin ehlinin teslim ettiği gerçek, Sedat Yenigün’ün on yedisinden otuzuna aldığı yolun, Türkiye İslamcı hareketinin milliyetçilikten evrenselciliğe güzergâhının numunesi olmasıdır. Fakat Sedat’ın hikâyesi bundan ibaret değildir. Yarıda kaldığında, derin tefekkürüyle kendini devamlı sorgulamakta ve ıslah etmekteydi ama aradığı insan üstünde bütün müsemmasını taşıyan Müslüman, aradığı medeniyet de bütün kurgusallığıyla yemyeşil bir iman medeniyeti gördüğü İslâm medeniyetiydi. Bildikleri kadarıyla yaşanmış bir medeniyet, gerçekleşmiş bir ütopya ve hayallerindekini yaşamış bir insan bulduğuna kani idi. Geriye kalan bunun kavgasını vermekti. Beton duvarlara, yoksulların alınterinde tepinen zenginlere, gençliği emir eri slogancı ve afişçi yapan siyasetçilere, lapa lapa kar yağarken tir tir titreyen yoksulun ortasından kalantor arabalarıyla geçen müstekbir ve mütekebbirlere isyan, mânâyı ve aşkı reddederek madde ve haz imparatorluğu kurduğuna inandığı bütün düzenleri zalim ve müşrik düzen ilan etmişti. Bu uğurda erkek dünyasından kadına da medeniyeti inşa yükünün çoğunu yüklemekten geri durmamıştı. Kadın, mazideki düş ülkesinin en mutena en ve müstesna varlığıydı ama titizlenmek endişesinin onu nasıl da ezebileceği henüz kendisine malum olmamıştı.

Yenigün, Avrupa ile İslam ve şimdisi ile mazisi arasında özleştirmeler, silikleştirmeler ve inkârlardan beslenen anlatılarla madde ve mana zıdlarının dünyasında bekayı bulduğunu sanmıştı ama hayatının sonlarına doğru bu anlatı da lime lime olmaya başlamıştı. Yirmilerinin ikinci yarısında inkılâbî söyleminde olgunlaştıkça düşler ülkesindeki Osmanlı da, mazi de çatırdamaya başlamıştı ama o hâlâ o mânânın hayalini kovalamaktaydı. Nihayetinde o mânânın peşinde canını verecekti.

Sedat yazarak var oldu ama kitabını yazamadı. Çünkü Sedat biteviye kavga ve isyan halindeydi. Yeryüzünün lanetlilerinin ortasından konuştuğu inancıyla görüyor, gözlüyor, yaşıyor, eyliyor, yazıyor, en çok da isyan ediyordu. Ahlâkının isyanını ediyor, isyanının ahlâkını gözetiyordu. Onun için bilişin doğrusu ile eyleyişin doğrusu birdi; bilen, eylerdi. Vardığı doğruları yaymak için, için için yandı. Muhitini kendiyle hemhal sandı, “onlar da kuyruk sallıyor” diyen dostlarını hemdert… Mazisi çatırdarken, gençlikte o mânâ ve aşk insanını yoğurmak ve görmek istedi. Düşünce insanı oldu ama ideolog olmadı. Eylem ve mücahede insanı oldu ama teşkilât lideri olmadı. Dünyaya edibâne baktı ama kült bir edip heveskârı değildi. O yüzden biteviye yazdı, yazmadan var olamadı ama kitaplı bir yazar olmadı.

Sedat romanları çalıştı ve talebelerine romanları çalıştırdı. Karakter tahlil etti ama o coşkun ifade kudretini karakter kurmaya adamadı. Çünkü karakter cemiyette kurulmalıydı. Dert gördüğü zaman önce ona dert oldu. Cemiyetin hastalığı oracıkta teşrih edilmeli, yaralar oracıkta deşilmeliydi. İsyanına muhatap bulacağını sandı. Nasıl ki Malcolm Nation of Islam’dan o isyankâr diliyle uzaklaştırıldı, nasıl ki örgütte gördüğü kiri temizleyeyim diye çırpındı, ahlâksızlıkla mücadele ederken beyhude tasvip göreceğini sandı, Sedat da kendi dünyasında kendince ıslaha girişti. Ömrünün son yılında, derin kuvvetler eliyle Metin Yüksel cinayetinin İslamcı-Ülkücü silahlı savaşına döndürülmesine bedeniyle set çekerken bir yandan da çalıştığı lisede genç kadınları ağlarına düşüren bir ülkücü şebekeyle hesaplaşıyordu. Nice girişimden sonra hadiseyi intikal ettirdiği bir dini cemaatin mensubu bürokratların şebekenin tam göbeğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşecek, dünyası yıkılacaktı. Dünyaya nice açıdan mazisi de ümidi de yıkılmış olarak veda edecekti.

Yenigün’ün evlatlarına ve ülkesine ne bıraktığı, yaşasaydı nerede ne yapacağı üzerine hâlen cür’etkâr çok söz söylenmekte. Bütün hesapsız isyankârlığına, serazatlığına,  “Size ve [zalim] düzeninize nasıl rıza gösterilir?!” haykırışı ile dünyaya ölürkenki restine rağmen onu günümüz politika talihlilerine yaltaklanma hallerine katık eden çok insan çıktı. Yenigün’ün siyasetinin isim değil mânâ kavgası olduğunu anlamaktan uzak, asıl derdinin ahlâk ve adalet, yani onun özel anlayışıyla insanı ve yeşiliyle medeniyet kavgası olduğunu idrakten aciz çok söz sarf edildi. İsmi ne olursa olsun, müsemmasıyla bütün zalim düzenlerle kavgalı Sedat’ın gönül, aşk ve mânâ davası ile onların madde ve makamperest davasının farkının gece ile gündüz gibi aşikar olduğu çok göz ardı edildi. Yirmili yaşlarının Türkiyesi’nin kalıplarıyla ifadeye döktüğü nice sözü onun gönül dünyasının enginliğine nüfuz edilmeksizin, dolayısıyla çarpıklaşmaya mahkum biçimde anlatılmaya çalışıldı.

Sedat evlatlarına gelirleriyle müreffeh yaşatacağı meşhur bir yazar şöhreti bırakmadı. Beş yıllık yuvasında henüz borcunu bitirmediği mobilyalarının ortasında kitap zamlarının derdiyle yaşayan ilim ve düşünce ehli olarak ailesine veda edemeden gitti. Çokça mırıldandığı Yunusça bir deyişle ve kelimenin her bir anlamıyla “bir garip öldü.” Ama “Roman yazmak istemiyorum.” derken ne şöhreti ne de mülkü teptiğini söylüyordu. Sedat hasta bir cemiyetin teşrihgâhı olarak yazıyı değil, yaşamayı gördü. Doğruyla, yani ahlâkıyla erittiği siyaseti varlığı ve ahlâkıyla birdi. O yüzden bildiği gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı.

Sedat roman yazmadı. Otuz yıllık ömrüne roman sığar mı, sığardı. Ama Sedat roman yazamadı. Çünkü Sedat roman yazamazdı.

*Yazının ilhamındaki rolünden ötürü Mustafa Özel’e “Roman Yazmak İstiyorum” (Nihayet, Ocak 2021, s.4-7) başlıklı yazısı dolayısıyla şükranlarımı sunuyorum.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Türkiye ile Mısır: Normalleşmenin Seyri – İslam Özkan

Yayınlanma:

-

AKP’nin ekonomi gündemi diğer alanlardaki fiyaskoları ciddi ölçüde arka plana itti. Örneğin Müslüman Kardeşler’e -ki AKP’nin siyasi müttefikidir- sahip çıkmaması hakkıyla değerlendirilmedi.

Son dönemde yapılanlar, iktidarın Sisi darbesi ve hemen sonraki süreçlerde Müslüman Kardeşler’in davasını sahipleniyor görünmesinin en önemli nedeninin, Mısır’da İhvan karşıtı gösterilerle neredeyse eş zamanlı yaşanan Gezi olaylarının iktidara yönelik tehdidi olduğu algısını güçlendiriyor.

İktidarın Rabia meselesini bu kadar sahiplenmesi, aslında bütünüyle koltuk mücadelesinden ve kendisini iktidarda tutma gayretinden ibaret kavgasını, sanki İslami-ideolojik bir kavgaymış gibi kamuoyuna sunma gayreti olarak açıklanabilir. Bu şekilde Müslüman dünyanın desteğini arkasına alarak hem dışarıda, hem içeride konsolidasyon amaçlanmıştı. Şayet sahiplenme fikri duruş ve dini inançlardan kaynaklanan ideolojik bir tutum olsaydı, aynı tavrın bugün de sürmesi gerekirdi. Ancak iktidarda yıllandıkça tıpkı bir Leviathan gibi taraftarlarını dahî yutan, kendisine daha çok kurban isteyen doymak bilmez güç arayışı inanç, itikat, fikri hedef gibi herhangi bir yüce değerle ilgisinin kalmadığını gösterir niteliktedir.

Önce Müslüman Kardeşler’e yakın kanallardaki siyasi programlar kaldırıldı. Ardından Nisan ayında doğrudan İhvan’ın kanalı olan “Mükemmilin”i kapattılar. Şimdi de birçok İhvan üyesi, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. En son gazeteci Husam el Ğamri, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alındı. Muhtemelen talimat en üstten gelmiş ve “Sisi yönetimi ne istiyorsa yapılsın, İhvan yetkililerinden Türkiye’de siyasi faaliyet yapmayacaklarına dair belge imzalatılsın!” denmiş. Arap basınına göre bütün İhvan yetkilileri taahhüt içeren belgeyi imzalamışlar.

Türkiye’nin Mısır’la ilişkileri normalleştirme konusundaki bu ısrarının arkasında Libya’da giderek etkisizleşen Ankara’nın, Mısır’la barışarak yeniden orada etkin hale gelme arayışlarının yattığı belirtiliyor. Bu arada Husam Ğamri’nin tutuklanma nedeni, Şermu’ş Şeyh’te yapılacak iklim toplantısı önünde gösteri yapılması çağrısında bulunması olduğu tahmin ediliyor. Zira Ğamri bu çağrıyı yaptıktan sonra oğlu Yusuf el Ğamri, Mısır polisi tarafından kaçırılmıştı.

Devamını Okuyun

Yazılar

İslamcılık Kavramına Hayır – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Allah’ın bilgisini kabul edip hayatına geçirmeye çalışan, insanlığa onuru için anlatmaya çalışan mümin ve muttaki devrimciler “İslamcı” kavramını kullanılarak dinci/yobaz/müşrik asalaklarla aynı kümeye konulmaya çalışılmaktadır.

“İslamcı” kavramı biyopolitika gereği egemenler tarafından üretilmiştir. Küresel egemenler ve onların köleleri burjuva sınıfı tarafından pozisyonlarını korumak, kendilerini yıkacak olan tek alternatif olan “İslam’ı” yok edip çıkarlarını devam ettirmek için pompalanmaktadır.

Batı bilgisi, epistemolojisi, felsefesi ile yetişen Müslüman kimlikler her zamanki/her şey gibi bunu da bünyelerine kabul etmişler; bireysel/toplumsal düşünce ve hareketlerini şekillendirmektedirler vahyi de ona göre yapılandırmaya çalışmaktadırlar. Sonuç, bozuk olanı kabul etmeyen vahiy hem insanı, hem de bilgiyi kusmaktadır.

Sonuç olarak ortaya çıkan durum “İslamcı” kelimesine hapsolmuş kimlikler Allah a değil egemen Tanrısına ibadet eder hale gelmiştir.

Allah’ın bilgisini kabul eden Müslüman, mü’min/muttaki/Allah’ın dostudur. Başka sembol/etiket/isim kabul edemez.

“İslamcı” kelimesi reddedilmeli kaldırılmalıdır.

No to Islamism!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Şûra Sûresinde Direniş ve Dayanışma Ahlâkı

Yayınlanma:

-

Şûra sûresinde direniş ve dayanışma ahlâkını/fıkhını işleyen hârikulâde bir bölüm var.

Bu bölüm belki de sûrenin en meşhur bölümüdür ya da bu bölümde yer alan kimi ayet ve kavramlar İslam tarihi boyunca, bir yandan da çağdaş dönemde tartışmalara sıkça mevzubahis olmuştur.

Sûreye adını veren “şûra” kavramı tartışmaların özünü oluşturmaktadır. Yukarıdaki paragrafta özellikle çağdaş dönemde bu bölümün sıkça tartışıldığını söylemiştim; özellikle Müslümanların, İslamcılığın yaşadığı krizlerin ele alındığı her tür düşünsel faaliyette mesele kaçınılmaz olarak “şûra” kavramına gelmiştir.

Batı karşısında yaşanan büyük, köklü ve sarsıcı mağlubiyetlerin ardından yine Batıya gerek fikrî düzeyde cevap yetiştirme, gerekse de mağlubiyetten bir an önce kurtulma kaygısı “şûra” kavramına kilit bir rol yüklenmesine sebebiyet vermiştir: Hanedanlıklar ve saltanat rejimlerinden kurtularak nasıl özgürleşecek; ilim, fen ve siyaset yolunda Batı gibi nasıl yol alacaktık? “Şûra” kavramı, Batı benzeri bir demokratikleşme sürecini bize armağan edecek miydi?

“Şûra” kavramını bağrında mayalayan Şûra sûresi ne diyordu bu duruma peki? Hangi bağlam ve bütüne bu kavramı yerleştirmişti?

Sûrenin 36. ayeti dünya hayatının, dolayısıyla ona bağlı zevklerin geçici olduğunu, Allah katında olanın ise daha iyi ve kalıcı olacağını beyan ediyor. Ardından da bu kalıcı ödül ve nimetlerin kimlere verileceği sıralanıyor.

Burada geçici olanla kalıcı olan arasındaki açık karşıtlık ve kalıcı olanın gaybî alanda vâr olacağına dönük metafizik vurgu dikkat çeker ve bu durum İslamî siyasetin membaını işaret eder. Tam olarak bu noktayı, bu mühim ve çarpıcı hususu işaretlememiz gerekmektedir. Bu hakikatin siyaset felsefesi tartışmalarında benzeri yoktur.

36 ile 43 arasındaki ayetleri bir bütün hâlinde okuyup değerlendirince ortaya çıkan siyasal kavrayışın imlediği direniş ve dayanışma ahlâkı perspektifiyle 37. ayetten itibaren sıralanan davranışlara bakalım. Bu davranışlar hep 36. ayetin ikinci bölümüne dönecek ve Kur’an tarafından ahiretteki kalıcı nimet ve ödülleri kazanma vesileleri olarak sunulacaktır.

İlk vesile 37. ayette sunulur: “bağışlanmaz günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınanlar ve öfke bastığında da kolayca affedenler [için][1]

38. ayette iç içe geçmiş prensipler, geniş bir ahlâk temeline oturtulmuş ilkeler bir arada verilir. “Rabbin çağrısına kulak vermek (Bu düstûr kulluğun tümünü ihata eden bütüncül bir vurgu olarak algılanmalıdır.) ve salâtta dikkatli ve devamlı olmak” bu ayette öncelikli olarak dillendirilir. Bir insan önce Allah’ın çağrısına kulak verir, O’nun mü’mini olur. Sonra onun razı olacağı bir kulluk düzeni/sistemi için mücadele eder. “Salat” kavramı o bütünü ifade eden mucizevi bir kavramdır ancak kendisine tarihsel akışta operasyon yapılmış, çok büyük çoğunlukla sadece “namaz” olarak karşılanmıştır. “Salât”ta dikkatli ve devamlı olmak dâimî biçimde teyakkuz durumunda olmayı, ayetlerin daha sonra sıralayacağı ilkeler bahsinde görüleceği üzere “direniş ve dayanışma” hâlini ikame edip yaşamsallaştırmayı ifade eder.

Rablerinin kalıcı ödül ve nimetine kavuşmaları için mü’minlerin yapmaları gerekenler sıralanırken sıra “şûra” kavramına gelir ancak bu kavram öncesi ve sonrasında gelen ayetlerden çıkarılması gereken “direniş ve dayanışma” ile vücut bulacak “salât”, amacına matuf olarak algılanmalıdır. Bunu tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor.

Bir siyasal anahtar kavram olan “şûra”nın metafizik bağlamda ele alınması bence yazının girişinde de vurguladığımız üzere siyaset felsefesi/teorileri bağlamında yürütülen tarihsel bütün tartışmalarda seçkin bir yerde durmaktadır. Ahiretteki kalıcı ödül ve nimetlere ulaşmanın şartı “şûra”ya inanmak ve onu pratize etmektir.

Bu durumda siyasal pozisyon almak imanın ve ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartlarındandır.

“Şûra”nın bu denli öne çıkan merkezîliği bir yandan şaşırtıcı, öte yandan bölümdeki ayetler toplamında tasvir edilen tevhidî direniş ve dayanışma hattı için normaldir. 37. ayetteki “bağışlanmaz günahlar”dan ve “hayâsızlık”tan kaçınma vurgusundaki temel ahlâkîlik şartı ile toplumsal mücadele hattındaki kişilerin  “öfke bastığında kolayca affedenler”den olmaları arasında kopmaz ve bütünleyici bir bağ vardır. Bu bağ, toplumsal mücadele sorumluluğunu taşıyanları pek tabii olarak “şûra”ya götürür. İşte o zaman iman tekâmül etmeye başlar.

Ele aldığımız bölümde 36. ayetten sonra gelen bütün ayetlerdeki ilke ve vesileler hep 36. ayette vurgulanan kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Burada bir aşamalılıkla karşı karşıya kaldığımız unutulmamalıdır. Temel ahlakî duruşu kuşanıp toplumsal mücadele içinde hangi amaca doğru, hangi ilkelerle yürünüleceği kayıtlanmıştır. “Salât”a giden yolda diğer kardeşleriyle “şûra” mekanizması çerçevesinde yola koyulmuş, seyrüsefer öncesi ve sırasında nefsini terbiye etmiş, mücadele hattı boyunca yol arkadaşlarına ve muhataplarına karşı öfkesini kontrol altına alabilmiş, şirk ve zulümden, zina ve katlden uzak durmuş, “infak” ile dayanışma sorumluluğunun zirvesine yükselmiş mü’minlerin tablosu bu anlatımda belirginlik kazanmaktadır.

“Şûra” kavramına ve kavramın işlevine tekrar dönmek kaydıyla devam edelim. Bütün bu birlikteliğin esas itibariyle odaklandığı, tabiri caizse bam teli mesabesindeki menzil 39. ayetteki vurgu olmalıdır: “(36. ayette vaat edilen kalıcı nimetler) … bir zorbalık ile karşılaştıkları zaman kendilerini savunanlar [için](dir).

Bütün bu ayet toplamının ıslah maksatlı, ıslahın büyük parça ve basamağının ise direniş hâli olduğu böylece Kur’an tarafından tespit edilmiş bulunuyor. Zorbalığa, zulme, baskı ve sömürüye karşı direniş haktır ve ahiret günü kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Direniş, “salât”a giden yolda kaçınılmazdır, belki “salât”ın bizzat kendisidir, muhakkak ve ancak “şûra” ile ikame edilip sevk ve idare olunabilir. Bütün bu halkaların oluşturduğu zincir iman edenleri cennetteki kalıcı nimetlere ulaştırır.

Bu yürüyüşün ya da benzetmemizden mülhem halka halka oluşun büyük bir hassasiyetle icra edilmesi gerekir yoksa kalıcı nimetlere ulaşmak mümkün olmaz. O hassasiyetin çerçevesi de 40. ayette çizilmiştir Rabbimiz tarafından ve direniş ahlâkının zirvesidir, benzeri yoktur: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir; o halde, kim [düşmanını] affeder ve barış yaparsa mükâfatı Allah katındadır, çünkü O, zalimleri sevmez.”

Demek ki “salât”a giden yolda “şûra” kılı kırk yaran hassasiyetlerle gerçekleşmelidir. Omuz omuza vermiş, infakla dayanışmanın zirvesine ulaşmış bütün hırs ve intikam arzularından arınmış, hem yoldaşlarına hem de muhataplarına öfkeyle muamele etmeyen, kendi ahlâkî bütünlüğünü ikmal ederek örnekliğini yetkin bir şekilde inşa edebilmiş öznelerin “şûra”sı, adalet ve hakkaniyetin ideal seviyesini amaçlamalıdır. İnsanlığı kurtaracak, Hz. Peygamber’in eşsiz bir şekilde modellediği merhamet ve adaleti sergileyecek tutum “şûra” tarafından ısrarla en önde tutulacaktır.

Şûra sûresi 40. ayette dikkat çekilen hassasiyet modern dönemde sanırız ki en çok Aliya İzzetbegoviç tarafından temsil edilmiştir.[2] Zalim düşmanın kötülüğünü intikamcı bir hırsla kuşanmayı reddeden ve nefislere ağır gelse de ahlakilik hassasiyetinde ısrar eden ve bunu bir örneklik olarak Müslümanlara armağan eden Aliya’nın tavrı insanlığın semasında bir yıldız gibi parlamaktadır.

Kendini direniş örgütü, hareketi ya da çevresi olarak tanımlamış herkes ancak bu hassasiyeti hayata geçirebildiği ölçüde ahlaki üstünlüğü ele geçirebilecek ve mutlak sûrette bütün tezvirat ve kara propagandaya galip gelecektir. Ahlaki üstünlük yitirildiği ve direniş zulüm üretmeye başladığı an insanların bellek ve vicdanında hakikat ağır bir yara alacaktır. Bu yaranın kolay kapanmayacağı ve düşmanın açtığı yaradan çok daha fazla kanayıp bünyeyi tahrip edeceği açıktır. O nedenle “şûra” bu minvalde aşırı duyarlı bir sinir ucu toplamı olmalıdır.

Bütün duyarlılıklara rağmen haklı bir direniş kimi çevrelerce mahkûm edilmek istenebilir oysaki zulme karşı direniş haktır! Bunu 41 ve 42. ayetler teyit eder: “Zulme uğradıklarında kendilerini savunanlara gelince; onlara hiçbir suç isnat edilemez ancak [başka] insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar suç işlemişlerdir: onları şiddetli bir azap beklemektedir.

Bölümün sonundaki 43. ayet, ahlakî hassasiyeti zirveye çıkarmaktadır. Burada, “sıkıntıya göğüs germe ve affetmenin gönülden istenen bir davranış olduğu”nu beyan eden Rabbimiz direniş ve dayanışma ahlâkını vahiyle çerçevelemektedir. Zulme karşı direnişin sinir ve tahammülleri tahrip edip zayıflattığı bir aşamada mü’min örnekliğine gölge düşürmeyecek bir tutum tavsiye edilmekte, af ve bağışlama rejiminin insanlık için tek hakiki kurtuluş olduğunun altı çizilmekte, böylece cennetteki kalıcı nimet ve ödüllere ulaşmanın bir başka mümkün yolu gösterilmektedir.

Direniş ve dayanışma ahlâkının “şûra” kavramını merkeze alarak büyük bir ahlâkî hassasiyetle ilerleyen yapısı bölüm boyunca hep 36. ayete irca olunan gaybî bağlanışla ilintilendirilmektedir, bunu görmüş olduk. Dolayısıyla temel siyasal bir organizasyon ya da anlayış olarak “şûra”, temel ibâdî bir yükümlülüktür, bu bahiste benzeri yoktur. İman ve teslimiyetle ilgilidir, doğrudan ahirete dönük sonuçlar doğurur. Şûra sûresindeki ölçülere göre “şûra”ya katılmak ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır, her mü’min için Rabbimizin, ifa edilmesi gereken temel buyruklarındandır. Bütün diğer emirlerle doğrudan aynı seviyededir.

Demokrasi ve “şûra” tartışmalarında ihmal edilen temel yönler bu değerlendirmeler ışığında gün yüzüne çıkmış olmalıdır. Her mü’minin doğrudan dâhil olduğu ve neticesinde ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmayı mümkün kılacak ıslahı hedefleyen direnişi dayanışmayla örgütleyen bir işleyiş mekanizması olarak “şûra” bütün siyaset teorilerinin ötesinde, bambaşka bir yerde durmaktadır.

Hayatın ifsada karşı bir ıslah yükümlülüğü içinde seyreden çizgisi içinde devredilemez sorumluklar bahsinde sıralanan ve birbirleriyle irtibatlandırılılarak zincir kılınan halkalar ancak dev bürokratik devlet mekanizmalarının dışında ve hatta onlara rağmen, küçük ama dayanışma ve ittifakı önemseyen birim ya da topluluklarla mümkün kılınabilir. Hantal bürokratik, siyasal mekanizma ve yapıları bir arada tutmak ancak diktatörlüklerin işidir.

Ahiret yurdundaki kalıcı nimetlere ulaşmanın yol ve yöntemlerini direniş ve dayanışma ahlâkı ilkeleriyle sunan Şûra sûresindeki bu bölümle ilgili yazımızı sûrenin başka bir pasajındaki çarpıcı ilkeyi içeren şu iki ayeti ekleyerek bitirelim:

İmana erip doğru ve yararlı işler yapanları ise [cennetin] çiçek dolu bahçelerinde [bulacaksın]; onlar Rablerinin katında diledikleri her şeye sahip olacaklardır: [ve] bu, büyük bir lütuftur, ki Allah onu iman edip doğru ve yararlı işler yapan kullarına bir müjde olarak vermektedir. De ki, [ey Muhammed]: “Bu [mesaj] karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı sevmenizden başka bir şey beklemiyorum”. Kim güzel bir iş yap[ma erdemine ulaşır]sa ona daha büyük güzellikler bağışlarız: ve gerçek şu ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir. (Şûra, 22-23)

Burada, üzerinde tefekkür ettiğimiz ayet grubundaki direniş ve dayanışma ahlâkına bir başka kıymetli ilke ekleniyor. Ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmak için yol arkadaşını sevmek, onunla her dâim dayanışma hâlinde olmak!

[1] Uzak durmanız emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, [küçük] kusurlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir meskene yerleştiririz. (Nisâ, 31)

[2] Düşüncesi ve Pratiğiyle Aliya İzzetbegoviç, Oğuz Bingöl, Tasfiye dergisi, sayı: 56

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM