Connect with us

Yazılar

“Sedat Roman Yazamazdı” yahut Yenigün’ün Siyaseti, II – Halil İbrahim Yenigün

Yayınlanma:

-

Ayaz mı ayaz bir İstanbul gecesinde yirmi beş yaşındaki Sedat ile arkadaşları Sahaflar Çarşısı’ndan Fatih’e doğru kitaplardan, edebiyattan, maziden konuşarak yürümektedirler. Daha cenazesi kalkmadan kütüphanesi satılan bir kişinin şahsında bir “iman medeniyeti”nin mirasyedi evlatlarınca nasıl tarümar edildiği üstüne derin düşüncelere dalmış, ah etmektedir. Saraçhane geçidi civarına geldiklerinde on beş on altı yaşlarında o saatte orada olmalarına anlam veremediği, çocuksu halli iki genç kız ile onları ayartmaya çalışan bir oğlana gözü çarpar. Sedat’ın nevri dönmüştür; hayatlarının kararacağından korktuğu genç kızlar için oracıkta felaket senaryoları yazmıştır ve derhal müdahale etmek ister. Arkadaşları başlarına iş almaya veya akşamlarının tadını kaçırmaya hiç niyetli değillerdir ama onu da caydırmak zordur. Arkadaşlarına göre alan da veren de razıdır, zaten kuyruk sallamasalar oğlan gelmez, bir de suçlu o çıkar. İşin nihayetinde biri Sedat’ı kollarından çekip götürürken hasta cemiyete lanetler yağdıran edebiyatçı arkadaşına şakayla karışık “Niye lanet ediyorsun bu kadar? Boşalmayı böyle yapacağına at içine, bir eser olsun!” der.

Bu hikaye bütünüyle böyle yaşanmış mıdır yoksa Sedat kurgusallıklar katmış mıdır bilinmez ama Yenigün’ün yaşama üslubuna o kadar yakışmaktadır ki onun “Ben Roman Yazmak İstemiyorum” başlıklı güzel bir yazısına konu olmuştur. Sedat neden roman yazmak istemez? Romancılığı kendi ifadesiyle “ızdırap tüccarlığı” yaparak para kazanmaktan, şöhret basamağından ibaret gördüğü için mi? Romancının sosyal yaraları teşrih etmesi, doktora tezini köy romanları üzerine yazacak kadar romanlara emek veren, 1984 gibi distopik romanları lise öğrencilerine okutup tahlil ettiren Sedat’a göre, beşeri ızdırabı toplumda duyup eserlerde çizgilendiren şöhret avcısı bir muhterisin, “insan ızdıraplarının komisyonculuğu” sıfatı mıdır?

Yazmak var oluşu, yaşamak siyaseti olan Sedat’ın, fikriyatının her bir cüzünü her dem taşım taşım yaşayan, serapa mânâ ve taşkın bir gönül insanı olduğu vakıası kavranmadan herhangi bir satırını anlamak mümkün değildir. Karakter tahliline bu denli mesafeli durduğunu düşündürten Sedat’ın, ya siyaset tahliline giriştiği onlarca yazısı kırk yıl sonra nasıl anlaşılsın?  Cemil Meriç’in deyişiyle, “hiçbir politika talihlisine yaltaklanmayacak kadar mağrur ve serazat” bir şahsiyeti daha yirmilerinde ete kemiğe büründürmüş Sedat’ın meçhule, bilinmez bir istikbale sözü ne olabilirdi?

Yaşasaydı ne olurdu sorusu, ayartıcı, bazen de vaad ettikleri gelecek üzerine masum bir zihin idmanı göründüğü kadar aslında çok da cür’etkâr değil midir? Kırkında kesilen Malcolm’un öyküsü, otuzunda bölünen Sedat’ın hikâyesi, bu insanların o taşkın halleriyle yaşayamazlık, hatta bu dünyada yaşatılamazlık durumunu özetlemiyor mudur? Kendi deyimiyle “devrimci” karakterini daha üniversite başlarında keşfeden Sedat’ın, Sedatların taşıdığı dönüştürücü, inkılâbî gücü bu denî dünya nasıl yaşatabilir, nasıl taşıyabilirdi? Hayallerin ve gerçeklerin İsa figüründe de eksik kalmış görünen bir hikâyeyi tamamlama arzusu varsa Sedatlar için nasıl olmasın? Ama tekrarla, bu şahsiyetlerin kalanlara bıraktığı en güzel miras ve örneklik, bıçak gibi kesilmiş kısacık hayatların ta kendisiyle hakikate şahitlik etmişlik değil midir?

Sedat, iyisiyle kötüsüyle devraldığı fikri miras içinden hakikat yolculuğuna çıkmıştır. Beslendiği geniş bir kişilikler ağı, temasta olduğu sayısız ekol ve dar gelirinin çoğunu adadığı kütüphane dolusu eser hayatından eksik olmamıştır. Yolu hakikat ise, derdi de mânâ, aşk, tahassüstür. Büyük bildiği şahsiyetleri can kulağıyla dinlemiş, temel bildiği eserleri titizlikle okumuştur. Fikir dünyası onlarla sınırlıysa da duygu ufku belki de hayatı boyunca sonsuzluğu sarmalamıştır. Sedat’ı Sedat Yenigün kılan da fikirlerinin ikna ediciliği, tefekkürünün derinliğinden çok doğrularını yaşama ve yaşatma çabasıdır. Nasıl ki yazarak  var oluyordur, yaşaması da Sedat Yenigün’ün siyasetidir. İşte bundandır ki Yenigün, fikir taşlarıyla siyaset bina etmez, ama siyaseti ahlâkında eritir.

Yenigün’ün düşünce yolculuğu eksik kalmış, fikrî tekamülüne varmasına cani eller fırsat vermemiştir. Malcolm ve Şeriati, fikri portrelerini çizgilendirecek kadar olgunlaşabilmişse de Sedat ancak aşkıyla, tahassüsüyle ve en çok da insanlığıyla bilinebilir. Onun görmek ve bulmak istediği bir gönül ve mânâ insanı vardır. Madde ile değil mânâ ile dürtülenen, hazla değil aşk ile yaşayan, yemyeşil bir adalet ve insanlık medeniyetinin banisi bir insan.

Yenigün, devraldığı fikri mirası olduğu gibi kabullenmedi. Devamlı bir sorgulama, soruşturma, devinme, gelişme halindeydi. On yedi yaşında kendini milliyetçiliğe adayarak özlediği mânâ insanı olacağı zannına kapılmışsa da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve İslamcı fikriyatta koyulduğu yol, hem kendini hem de hareketin kendisini dönüştürecekti. İşin ehlinin teslim ettiği gerçek, Sedat Yenigün’ün on yedisinden otuzuna aldığı yolun, Türkiye İslamcı hareketinin milliyetçilikten evrenselciliğe güzergâhının numunesi olmasıdır. Fakat Sedat’ın hikâyesi bundan ibaret değildir. Yarıda kaldığında, derin tefekkürüyle kendini devamlı sorgulamakta ve ıslah etmekteydi ama aradığı insan üstünde bütün müsemmasını taşıyan Müslüman, aradığı medeniyet de bütün kurgusallığıyla yemyeşil bir iman medeniyeti gördüğü İslâm medeniyetiydi. Bildikleri kadarıyla yaşanmış bir medeniyet, gerçekleşmiş bir ütopya ve hayallerindekini yaşamış bir insan bulduğuna kani idi. Geriye kalan bunun kavgasını vermekti. Beton duvarlara, yoksulların alınterinde tepinen zenginlere, gençliği emir eri slogancı ve afişçi yapan siyasetçilere, lapa lapa kar yağarken tir tir titreyen yoksulun ortasından kalantor arabalarıyla geçen müstekbir ve mütekebbirlere isyan, mânâyı ve aşkı reddederek madde ve haz imparatorluğu kurduğuna inandığı bütün düzenleri zalim ve müşrik düzen ilan etmişti. Bu uğurda erkek dünyasından kadına da medeniyeti inşa yükünün çoğunu yüklemekten geri durmamıştı. Kadın, mazideki düş ülkesinin en mutena en ve müstesna varlığıydı ama titizlenmek endişesinin onu nasıl da ezebileceği henüz kendisine malum olmamıştı.

Yenigün, Avrupa ile İslam ve şimdisi ile mazisi arasında özleştirmeler, silikleştirmeler ve inkârlardan beslenen anlatılarla madde ve mana zıdlarının dünyasında bekayı bulduğunu sanmıştı ama hayatının sonlarına doğru bu anlatı da lime lime olmaya başlamıştı. Yirmilerinin ikinci yarısında inkılâbî söyleminde olgunlaştıkça düşler ülkesindeki Osmanlı da, mazi de çatırdamaya başlamıştı ama o hâlâ o mânânın hayalini kovalamaktaydı. Nihayetinde o mânânın peşinde canını verecekti.

Sedat yazarak var oldu ama kitabını yazamadı. Çünkü Sedat biteviye kavga ve isyan halindeydi. Yeryüzünün lanetlilerinin ortasından konuştuğu inancıyla görüyor, gözlüyor, yaşıyor, eyliyor, yazıyor, en çok da isyan ediyordu. Ahlâkının isyanını ediyor, isyanının ahlâkını gözetiyordu. Onun için bilişin doğrusu ile eyleyişin doğrusu birdi; bilen, eylerdi. Vardığı doğruları yaymak için, için için yandı. Muhitini kendiyle hemhal sandı, “onlar da kuyruk sallıyor” diyen dostlarını hemdert… Mazisi çatırdarken, gençlikte o mânâ ve aşk insanını yoğurmak ve görmek istedi. Düşünce insanı oldu ama ideolog olmadı. Eylem ve mücahede insanı oldu ama teşkilât lideri olmadı. Dünyaya edibâne baktı ama kült bir edip heveskârı değildi. O yüzden biteviye yazdı, yazmadan var olamadı ama kitaplı bir yazar olmadı.

Sedat romanları çalıştı ve talebelerine romanları çalıştırdı. Karakter tahlil etti ama o coşkun ifade kudretini karakter kurmaya adamadı. Çünkü karakter cemiyette kurulmalıydı. Dert gördüğü zaman önce ona dert oldu. Cemiyetin hastalığı oracıkta teşrih edilmeli, yaralar oracıkta deşilmeliydi. İsyanına muhatap bulacağını sandı. Nasıl ki Malcolm Nation of Islam’dan o isyankâr diliyle uzaklaştırıldı, nasıl ki örgütte gördüğü kiri temizleyeyim diye çırpındı, ahlâksızlıkla mücadele ederken beyhude tasvip göreceğini sandı, Sedat da kendi dünyasında kendince ıslaha girişti. Ömrünün son yılında, derin kuvvetler eliyle Metin Yüksel cinayetinin İslamcı-Ülkücü silahlı savaşına döndürülmesine bedeniyle set çekerken bir yandan da çalıştığı lisede genç kadınları ağlarına düşüren bir ülkücü şebekeyle hesaplaşıyordu. Nice girişimden sonra hadiseyi intikal ettirdiği bir dini cemaatin mensubu bürokratların şebekenin tam göbeğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşecek, dünyası yıkılacaktı. Dünyaya nice açıdan mazisi de ümidi de yıkılmış olarak veda edecekti.

Yenigün’ün evlatlarına ve ülkesine ne bıraktığı, yaşasaydı nerede ne yapacağı üzerine hâlen cür’etkâr çok söz söylenmekte. Bütün hesapsız isyankârlığına, serazatlığına,  “Size ve [zalim] düzeninize nasıl rıza gösterilir?!” haykırışı ile dünyaya ölürkenki restine rağmen onu günümüz politika talihlilerine yaltaklanma hallerine katık eden çok insan çıktı. Yenigün’ün siyasetinin isim değil mânâ kavgası olduğunu anlamaktan uzak, asıl derdinin ahlâk ve adalet, yani onun özel anlayışıyla insanı ve yeşiliyle medeniyet kavgası olduğunu idrakten aciz çok söz sarf edildi. İsmi ne olursa olsun, müsemmasıyla bütün zalim düzenlerle kavgalı Sedat’ın gönül, aşk ve mânâ davası ile onların madde ve makamperest davasının farkının gece ile gündüz gibi aşikar olduğu çok göz ardı edildi. Yirmili yaşlarının Türkiyesi’nin kalıplarıyla ifadeye döktüğü nice sözü onun gönül dünyasının enginliğine nüfuz edilmeksizin, dolayısıyla çarpıklaşmaya mahkum biçimde anlatılmaya çalışıldı.

Sedat evlatlarına gelirleriyle müreffeh yaşatacağı meşhur bir yazar şöhreti bırakmadı. Beş yıllık yuvasında henüz borcunu bitirmediği mobilyalarının ortasında kitap zamlarının derdiyle yaşayan ilim ve düşünce ehli olarak ailesine veda edemeden gitti. Çokça mırıldandığı Yunusça bir deyişle ve kelimenin her bir anlamıyla “bir garip öldü.” Ama “Roman yazmak istemiyorum.” derken ne şöhreti ne de mülkü teptiğini söylüyordu. Sedat hasta bir cemiyetin teşrihgâhı olarak yazıyı değil, yaşamayı gördü. Doğruyla, yani ahlâkıyla erittiği siyaseti varlığı ve ahlâkıyla birdi. O yüzden bildiği gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı.

Sedat roman yazmadı. Otuz yıllık ömrüne roman sığar mı, sığardı. Ama Sedat roman yazamadı. Çünkü Sedat roman yazamazdı.

*Yazının ilhamındaki rolünden ötürü Mustafa Özel’e “Roman Yazmak İstiyorum” (Nihayet, Ocak 2021, s.4-7) başlıklı yazısı dolayısıyla şükranlarımı sunuyorum.

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

Yazılar

Fevziye Abla (Şenoğlu) ve Ahmet Abi (Örs) – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Malum, geçtiğimiz günlerde NATO zirvesi denen ihanet zirvesi bahane gösterilerek birçok insan geçerli bir gerekçe gösterilmeksizin çok çirkin bir şekilde şafak operasyonlarıyla evlerinden gözaltına alındı ve ihanet zirvesi bitene kadar da serbest bırakılmadı, daha sonra adli kontrolle serbest bırakılan dostlarımızın birçoğunun da telefonuna el konuldu. Gözaltına alınan kişilerden ikisi Ahmet abi ve Fevziye abla. (Bu yazıda ikisi üzerinde duracağım. Bu, elbette ki diğer arkadaşları arka plâna atmak anlamına gelmiyor! Bedel ödeyen, hakikatin peşinde olan tüm dostlarımızın mücadelelerini tek tek selamlıyorum.)

Bahsettiğim iki şahsiyetten biri Ahmet abi…Ahmet abiyi her an, her yerde görmek mümkündür, nerede ararsanız oradadır Ahmet abi. Gerek 1 Mayıs eylemlerinde gerek Filistin eylemlerinde gerek öğrencileriyle ve öğretmenleriyle dayanışma içerisinde gerek emekçilerin hak arayışında gerek Hrant Dink anmalarında…  Nerede bir toplumsal muhalefet, hakikat ve adalet arayışı varsa Ahmet abi oradadır. Onu tanıyan kişilerin ilk danışacağı kişilerden biridir Ahmet abi. İslamî çevre içerisinde Ahmet abi, kendine has ve özgün bir duruşuyla nadide bir şahsiyettir. Edebiyatçı oluşunun da verdiği özgünlükle sürekli üreten ve bunu sahaya da yansıtan, sürekli meydanlarda olan, meydanın nabzını tutan, özellikle İslamî çevrelerde alışılmışın dışına çıkan ve merak uyandıran eylemleriyle dikkatleri hemen üzerine çeken, organize ettiği eylemlere katılan arkadaşlara, oracıkta büyük bir şaşkınlıkla “Çok farklı bir eylemdi!” dedirten, hakikati ne pahasına olursa olsun eğip bükmeden muktedirlerin yüzüne söyleyen ve bunun bedelini de ödeyen parhesist bir şahsiyet Ahmet abi! Özellikle Aksa Tufanı ile tabiri caizse gece gündüz sahadaki koşuşturmalarına, emeklerine tanıklık ettik, şahidiz. Çok şey anlatılır, yazılır ancak en azından bir teşekkür mahiyetinde dahî olsa şahitliğimizi bu yazıyla kısaca not tutarak Ahmet abiye selamlarımızı iletiyor, meydanlarda omuz omuza dayanışmamızı büyütüyoruz.

Diğer bahsetmek istediğim şahsiyet ise Fevziye abla… Fevziye ablanın ismi geçince hep şu soruyu soruyorum kendime: “Koskoca Adana’da Fevziye abla ve arkadaşları dışında gerçekten hiç delikanlı yok mu?” Adana’da nereye gidersek gidelim Fevziye abla ile karşılaşmak mümkün. Karşılaştığınız an kaçarınız yok, illâki sizi alıp o sıcak muhabbetiyle birlikte ikramlarını sunacak! Adana’ya gidecek olanların ona uğramadan ayrılmaları kesinlikle büyük bir eksiklik olur. Bu arada Fevziye abla da Ahmet abi gibi edebiyat öğretmeni. O da Ahmet abi gibi sahayı teneffüs eden, meydanları çok iyi bilen biri. Fevziye ablayı bir bakarsınız İncirlik önündeki protestolarda, bir bakarsınız savaş tanklarına attığı taşlarla, bir bakarsınız Ceyhan’da nöbette, bir bakarsınız siyasi partilerin önündeki protestolarıyla, bir bakarsınız İnönü meydanındaki mazlum halklar için açtığı dayanışma çadırında, bir bakarsınız öğrencisiyle çalışma masasında görebilirsiniz. Nerede değil ki? Gıpta edilecek bir şahsiyet! Ben Fevziye ablayı şu şekilde tanımlıyorum: “Tek başına bir ümmet!” Fevziye abla gerek eylemleriyle gerek söylemleriyle hakikat neyse ve bunun bedelini hiç düşünmeden dile getiren ve eyleyen bir başka parhesist kişiliktir. Onun da mücadelesine tanığız! Bu yazı aracılığıyla mücadelesini selamlıyor, kendisine teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x