Connect with us

Yazılar

Radikal Düşüncelere Selam

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Bazı düşüncelerimiz radikal bulunmuştur. Uygulanabilir olmadıkları gerekçesiyle küçümsenmiştir. İdealist, hatta -nasıl oluyorsa- çok idealist olmakla suçlanır gibi gönlümüz alınmıştır. Hoş görülür, gözetilirken güya, kibarca itilmişizdir bir kenara.

Oysa hayatın kendisi radikaldir. Radikal düşüncelere sahiptir ve bunları uygulamaktan da geri durmaz. Doğum ve ölüm gibi. Bir ağacın kesilmesi veya bir tohumun toprağa düşmesi gibi.

Dünyanın neredeyse bütün coğrafyalarında aylardır hayat durdu, sokaklar boşaldı, insanlar gönüllü veya zorunlu olarak evlere kapandı. Küresel bir salgından ötürü, kolay kolay kimsenin aklına gelmeyen bir senaryo gereği, yaşam tarzımızı radikal biçimde değiştirdik.

İnsanların sıradan hayatlarında yaşanana bağlı olarak doğada da radikal bir değişim yaşandı. Her şey birbirine bağlı ve iç içe.

Bu radikal değişiklik adeta üzerimize düştü. Görünen o ki en büyük derdimiz eski “normal” hayata geri dönmek. Ne var ki esas soru şu: Eski normal hayata ne derece rücu etmeliyiz? Eski normal hayat kendisine ilticaya ne denli layık?

Hazır, hayat radikal bir düşünceyi ortaya koymuş, insanlığa hiç alışkın olmadığı yeni bir düzeni iki aydır icra ettiriyorken, bazı başka radikal düşünceler üzerinde kafa yormakta fayda var bana kalırsa.

Eski normal hayatımıza döndüğümüzde insanlığı köleleştiren kapitalist sistemden razı olacak mıyız?

Eski normal hayatımıza döndüğümüzde yağma ve talan düzeninden payımıza düşeni almaya mı bakacağız?

Eski normal hayatımıza döndüğümüzde bilmeden, istemeden de olsa doğanın tahribatına, ekinin ve neslin ifsadına mütevazı katkılar sunmaya devam mı edeceğiz?

Eski normal hayatımıza döndüğümüzde nifak endüstrisine, savaş endüstrisine müşteri olmaya devam mı edeceğiz?

Eski normal hayatımıza döndüğümüzde adalet ile menfaat arasındaki farkı fark edip “herkes için adalet” talep edebilecek bir zihni ve yüreği kuşanabilecek miyiz?

Eski hayatımıza dönelim lakin eski hayatlarımızın normlarıyla (normalleriyle) hesaplaştıktan ve helalleştikten sonra. Bir özeleştiri süzgecinden geçmeden, aklımızı ve kalbimizi arındırmaya girişmeden eski hale iade etmeyelim kendimizi.

Kötülük, zulüm radikal ve örgütlü bir biçimde üzerimize abanmışken radikal düşüncelere, radikal karşı çıkışlara soğuk bakmak ne denli mantıklıdır, bunu düşünelim bir de…

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

1 Yorum

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Adaletle Hükmetmek – Aydın Işık

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

İnsanî değerlere hitap eden bir uygarlık, sağlıklı ve güven üzerinde yaşaması için yaratılmış varlıkların içinde insanı muhatap alıyor. Ona yol tarif eden bizatihi Yaratıcıdır; tevhid buna işaret ediyor ve bunu, böyle tanımlıyor.

Yeryüzünde tevhide inanan insanlar teslim oldukları ilkeler üzerinde hayatı tanımlarlar, Allah’ın şanını yüceltir ve O’nun iradesini bütün iradelerin üstünde tutarlar, hayatın inşasını Âlemlerin Rabbi şanı yüce olan, yaşatan, rızıklandıran, ikramda bulunan Allah’tır. Şehadetin tarifi Kur’an, Allah’ın şanını yüceltmek, zalim egemenlere karşı canını feda edenler için açık bir tanımlama yapmaktadır.

Kur’an’ı okuyanlar bilirler: “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, onlar hakikatte adalete şahitlik etmektedirler. Ey insanlar, siz de şahitlik ediniz!” der Kitabımız. İslam Peygamberinin amcası Hz. Hamza, Cafer-i Tayyar, Mus’ab bin Umeyr’in canlarını feda ettikleri, hakikat uğruna canını feda eden bir toplumun davasına sahip olmayan, şehadeti, mücâhedeyi, imanı ifade edemez.

Onlar Allah’ın davası için mallarını, canlarını seve seve feda ettiler. Saltanat için, kendi egemenlikleri için, iktidarları için, zalimlikleri için, zulümleri için, canilikleri için, adaletsiz egemenlikleri için, onların ayakta durmaları için, insanlara ve ölenlere şehitlik dağıtabilirler, verme yetkileri varsa verebilirler.

Bugün çağdaş firavunların toplumsal, sosyal, siyasal hayatlarında İslam yok ve İslam onlar tarafından toplumsal hayatın dışına itilmiştir. İslam’ı savunan insanlara ve toplumlara bühtan etmekteler.

Hangi irade Allah ve Resulünün tarifinin dışında bize şehitlik nimetini verebilir? Çıkar için, toprak için, şan için, şöhret için, bağ-bahçe için: Şehitlik, istismara açık bir kavram, şehit diye rastgele bu makamı verme yetkisi kimde olacak, onu kim verecek? İnsan, insana verecekse sorun yok, Allah verecekse O’nun değerleri için ve tarifi doğrultusunda olmalıydı; O’nun rızasına dayalı olmayan hiçbir şeyin  kıymet-i harbiyesi yoktur Kitab-ı Kerim’de.

Size ne oluyor da çocukların, kadınların, pir-i fanilerin imdadına koşmuyorsunuz? Peygamber bütün inananlara önemle tavsiye etti ki zalim, kim olursa olsun karşısında olunuz; mazlum, kim olursa olsun yanında durunuz ve onu kollayınız. Adalet dinin esasıdır, adaletin olmadığı yerde din bir anlam ifade etmez. Allah, adaleti emreder, İslam peygamberi adaleti emreder: Âdil olun ey Allah’ın kulları! Bütün bir insanlığa sesleniyor kutsal Kelam-ı Kadim: Taşkınlık yapmayınız,  birbirinizin haklarını haksız yere ihlal etmeyiniz,  adil olunuz ve adaletle şahitler olunuz. Şehadet de buradan gelmektedir. Allah’ın, Resulün, müminlerin hakkını koruyunuz. Ey inananlar, bu durum hakikatin dilinden ifade edilmektedir.

Faşizm yeryüzünde fesada giden bütün yollara başvuruyor, kavramları işine geldiği gibi istismar ediyor. Nerede durulması gerektiği konusunda tarih boyunca faşizm karar vermiştir. Irkçılık vasfını öne çıkararak zulmüne devam etmektedir, ötekileştirmektedir ve öteki muamelesi yapanların kirlenmiş zihinlerinde adalet olamaz! Siz ve biz, sen ve ben yaklaşımında medeniyet, çağdaşlık, hak, hukuk, adalet olmaz, vahşet olur ve faşizm olması kaçınılmazdır.

İslam medeniyeti sizin akrabalarınızın, aşiretinizin, kabilenizin hatta annenizin, babanızın aleyhine de olsa adil olunuz. Bir bireye ve topluma olan kininiz ve öfkenizden dolayı sakın ola ki adaletin önüne geçmesin, diye muhataplarını önemle uyararak emretmektedir. Kimseyi küçümsemeyiniz, kimseye hakaret etmeyiniz, diyen bir medeniyetin mensupları unutmayınız ki, İslam Peygamberini medeniyete götüren buydu. Medeniyet, adalet, hakkaniyet… Geliniz adil olalım ey insanlar, mensup olduğunuz/olduğumuz inancımızın belirlediği uygulama adalet üzere olmaktır; haklının yanında durmaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Memurum, Memurlarımız – Mustafa Zahid Ergün

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Çocuğa kimlik çıkarmak için nüfus müdürlüğüne gitti. Olaylar orada gelişti. Sicil muhafızlığına kalkışıyor, kayıt altına alınıyor.

Elli dakika sıra bekledi. Bu çok nitelikli bekleme faaliyetinin ortalarında yeni evlenmiş genç bir çift geldi. Doğrudan şefe gidip ‘böyle böyle’ deyip arkada başka bir işle uğraşan ve kimlik çıkarmaya yetkisi olmadığını sonradan öğrendiği birine işini hâllettirdi. Şef imza attı, işlem bitti, stajyer kız, neyle uğraştığını çok merak ettiği bilgisayarın başından ağır ve bıkkın hareketlerle kalkmayı başardı. Neyse alıp başlarını gittiler, biraz eğilip bükülme ve çokça teşekkürden sonra.

Elli dakikanın sonlarına yaklaşmıştı. Zira elindeki kâğıt öyle diyordu. Makine vermişti neticede, yanlış olamazdı ya. Dipteki memurun oralarda bir olay patlak verdi. Masanın karşısında sıra bekleyen vatandaş, üst daireden getirdiği selâmla işini hâlletmek için sırayı önemsemeden atladı milletin önüne. Fotoğrafların ebadı uymadığı için, çektirip gelmesini ve sıra numarası almadan yine kendini bulmasını söyledi memur. Kenarda oturanlardan biri, “madem böyle oluyor” onun işini de arada hâlletmesini istedi. Memur tutuştu tabiî. Beyefendi öyle değildi de böyleydi de, yanlış anladınız da, falan da filan. Bu tür itirazlara karşı hazırlıklı birine benzemiyordu. Yere düşen kâğıtları almaya çalışması, ellerini kenetleyerek konuşması sıkılmış (sıkışmış) bir durumda kaldığını gösteriyordu. Yan masadaki arkadaşı duruma müdahale etmese kasılıp kalacaktı besbelli. Madem bu tür hakkını savunan kişileri başından savacak refleksi gösteremiyorsun, o zaman işlerini düzgün yap, kimseye eyvallah’ın olmasın. He, reflekslerin, tartışma kabiliyetin var diye de adam kayıracak hâlin yok elbette!

“Afakî konuşuyorsun, bak, afakî konuşuyorsun!” diye söze girdi yan masadaki “durum kurtarıcısı”. Böyle diye diye, adamı, pek de zengin olmayan lügat hafızasında bu kelimenin anlamını bulabilmek için zihninin dehlizlerine yollarken bunun yanında da bir sonraki ve sonradan kuracağı cümleler için vakit kazanıyordu. Bunu o kadar doğallıkla yapıyordu ki, şaşmamak elde değildi.

İtiraz eden kişiye bunun yanında elli kere “Ama bak işlem yapmadı işte.” dendi. Oysa işlem, fotoğraflar çok büyük geldiği için yapılmamıştı. Malzeme tam olsaydı gayet güzel yapılacaktı. Ve işi yap(a)mayan memur yollarken tanıdıklarını, “Hazırlayıp gelin, numara almadan beni bulun.” diye ayrıca bir iltimas daha yapmıştı. Bizimkinin işi de tam bu lafazanın masasındaydı. İsteyerek lafa karıştı ve bu “arkadan iş görme” vukuatını kenardan hatırlattı tekrar, ne duysa beğenirsiniz: “Ama sen şimdi bizi zan altında bırakıyorsun, niye o zaman söylemedin.” Aynı aymazlığa devam etti memur. Adam işlem yapmaya niyet etmiş, eyleme geçmiş, şartlar olgunlaşmadığından sonuç alamamış, hâlâ “Ama yapmadım ki.” diye kendini aklamaya çalışıyor; öteki de “Ama senin dediğin zaman aşımına uğradı.” diyor. Komediye bak. Al birini vur ötekine. Bozacının şahidi şıracı… Parmak yüzükten geçerken gibi, illâ tam ve net olarak göreceğiz demek ki.

Sırası geldiğinde önüne vardı ve bir şey demeden konuyu tekrar açma ihtiyacı duydu memur, memurumuz. Hiçbir şey demeden bekledi, kıpır kıpırdı önceki sözlerini tamamlayabilmek için. Çünkü haksızdılar ve olaya şahitlik eden herkes oradan ayrılmadan tatmin edilmeliydiler, muhtemel ve müstakbel şikâyetleri önlemek için. “Ben işime bakarım, vatandaşın işlemini yaparım, geçer giderim.” dedi. O zaman beş dakika önce niye arkadaşını koruma refleksi göstermişti? Bu dairenin fedaisi miydi? Ama onun gibi tıynete sahip biri olmazsa zaten orada, o şekilde hâl ve tavırlar sergileyerek kim barınabilir ki?

Şef koltuğuna dört beş ayrı kişinin oturduğunu ve bunların pervasızca birbirlerinin yerine imza attıklarına şahit oldu. Hatta çocuğunun kimliğinde, müdür kısmında kadın adı olduğunu, sonradan, cilt kaplama aşamasında gördü. Oysa oraya imzayı atan bir kadın değildi. Torpile müdahale eden kişinin aslında kendisi için torpil istediğini söyleyerek ve bu yolla onu kötüleyerek kendi hareketini gizledi memur. Kendi adamına torpil yapmasaydı, diğerinin torpil damarı harekete geçer miydi? Herkese âdil davransaydı kim niye torpil istesin ki? Benim olmayan torpil, tutanın elinde patlasın anlayışı da sakat.

O dairede kimliği halka karşı kutsallaştırıyorlar. Ama kendileri yetkisiz imza atıp pul mesabesinde gördüklerini ortaya koyuyorlar.

Orada olan tek şey; organize olmuş kötülüğün birleşememiş iyiliği iğfaliydi.

Sıra beklerken yanına 3 çocuğuyla bir kadın oturdu. Ameliyat olacak çocuğunun kimliği kaybolmuş ve hâliyle hastane işlem yapmadığı için yenisini çıkarmaya gelmişler. Onu dinliyoruz: “6 kişi 1300 lira (2015 yılında) ile geçinemiyoruz.” dediğinde, “Millet eskiden darlık zamanlarında çorbaya kuru ekmeği katık ederek idare ediyormuş, hâline şükret.” demiş sosyal yardımlaşma görevlisi.

Bunları yazmaktan kasıt Mizancı Murad’ın Mansur’undan beri Oğuz Atay’ın da yerlere vurduğu, günümüzde de hiç azalmayıp aksine artan zihniyet meselesine bir mim koymaktı.

Bir 5-6 dakika sürdü hararetli tartışma. Adam gitti, bunlar biraz daha devam etti. Adalet, hak, hakkaniyet, adam kayırma kavramlarının çokça geçtiği tartışma sonrası sırası gelince vardı memurun önüne ve dedi ki: “Bizim çocuğun adı Âdil olacak.” Adam bir baktı yüzüne, ciddi mi diye. Sandı ki, o kargaşada kızıp da söyledi. Baktı ki şaka etmiyor, yazıverdi. Ona da kontrol ettirdi. Bu ismi insanlık tarihi kadar eski, her dönemde cari olacağı için seçmişti oysa. Bu lanetlenmiş çağda yaşaması da etkili oldu elbette. O gün yaşanan hadiseler ise içinden şu zalim şüpheyi kaldırmakla kalmayıp, bir de onu oraya aldırdı, iyi mi!

Ah be ablam diyemedin mi, “Gel kardeş, bak sende 4 çocuk da yoktur, gel biz maaşları değişelim de sen geçin 1300 lira ile.” Neymiş, asgarî ücret almıyorsan, fakir değilmişsin. Yuh be kardeşim. Hem alt limitten bir fazla çocuğu da olmuş bak. “Nasıl bakacağım o kadar çocuğa?” dediyse, suçlu mu oldu şimdi.

İşlemleri yapılırken bir vatandaş “Beni de muhtara gönderdiniz, ama bak, yine gittim, sıra aldım, tekrar bekliyorum.” dedi. Memur, adam hakkında, “Sen şuradaydın da şöyle bir kişiyle geldin de şunu şunu dedin de.” vs. öyle bir detaya girdi ki, adam bu boş bilgi bombardımanı karşısında “hı hı” diyerek emme basma tulumba gibi kafayı sallamaktan kafayı buldu. Zaten bir işin başındaki kötü niyetli kişilerin en büyük marifeti manipülasyon ve (dez)enformasyon ile sürekli gündemi kendi lehine değiştirmek değil midir? “Kral çıplak” dediğin zaman, gözünün içine baka baka insanı öyle bir soyuyor ki, “Ulan benmişim ya çıplak.” diyor en sonunda. Kendi aleyhine bile olsa vatandaşa derdini anlatmasında yardımcı olması gereken/beklenenler, hem lafı ağzınıza tıkayıp hem de herkesi suçlu durumuna düşürüyorlar.

O torpil mağduru adamın kolundan tutup “Bak abicim şu herif sana ‘ama işlem yapmadı ki’ dedi ya, gel biz hemen buradan çıkalım.” deyip bahçede yürürken bu tip rezaletin her türlüsüne söve söve başka bir ilçede başka bir memura yaptırabilirlerdi işlerini. Ama o rezaletin içinde kalarak belki de pis kokulara burnumu tıkayarak şahitliğe devam etmesini tek bir gerekçeyle açıklayabilirdi. O da bu metni kaleme almak. Bunu ancak yergi affettirebilir.

Sürekli yeni silahlar üreten küresel emperyalistlere karşı daha tesirli silahlar üretmek elimizde bile olsa bunu yaparsak sonunda dünyayı havaya uçururuz. Ne yapmalı peki? Onların tesirli silahlarını devre dışı bırakan, daha düşük maliyetli, kullanışlı aksi sistemler geliştirmeli. Tartışmada sürekli sesini yükselten memur gibi o da onunla aynı tavrı takınsa sonunda mutlaka kavga çıkar. Ne yapmalı peki? O memuru farklı zamanlarda takip edip davranışlarını şikâyet edip hakkında dava açmalı. Yoksa adam başka türlü hatalı olduğuna yanlış yaptığına mümkün değil inanmıyor.

Memura; “Bak şu haksızlığı yaptın.” diyor. “Bunu tespit etmek ve söylemek senin yetkin değil.” diyor. Bunun üzerine daha ona ne söylenir ki!

Diğer daireden inen memurun boş bıraktığı masasında işine kim bakıyor, onun orada olması gerekip de olmadığı dakikalarda hangi beli bükük ihtiyar sıra bekliyor çaresiz. Nüfus memuru hastanede bir işini hâlletmeye gitmiş, işe bak ki hastanedeki de postaneye gitmiş 5 dakikalığına. Postane müdürü uzun bir aradan sonra ancak gelen bir misafirini pastaneye götürmüş. Müdür ya, olur o kadar. İşe bak ki özel sektör olmasına rağmen pastanenin işçileri de o gün grevdelermiş. Greve katılanlardan biri arada kaçamak yapıp çocuğunun durumunu sormaya okula gitmiş. Artık biliyorsunuz, öğretmen yeni aldığı, ilk göz ağrısı ev için tapu dairesindeymiş o sıralar. Aa, bak sen, tapucu arkadaş da kısa bir iş için nüfus idaresine gitmesin mi! Yandı gülüm keten helva. İşin ilginci, tüm bu gidip gelmeler, kaçamaklar falan öyle bir çakışmış ki, herkes burnundan soluyarak dakikalarca bekledikleri kapılardan işlerini hâlledemeden yerlerine geri dönmüşler. Bunlardan üçü kavşaktaki trafik ışıklarına dikkat etmedikleri için, öfke kaynaklı dalgınlıktan ötürü girmişler mi burun buruna. Görece kazasız belâsız iş yerlerine dönenler, havada değişik bir karartı görmüşler. Kin, nefret ve öfke ile solunmuş onlarca nefesten arda kalan kaçak mazot dumanı gibi, kara kömür renginde bir şey. Koltuklarına oturup sıradaki işleriyle ilgilenecekleri yerde, bir de sakinleşmek için sigara, çay, tuvalet molası vermişler. Ee, hak ettiler ama… O gün, olmak bilmeyen akşamı, saatlerce ona azar, buna küfür derken zor dar etmişler. Şunu da merak etmiyor değilmiş: Mesai saatinde görev yerinden ayrıldığında başına bir şey geldiğinde ne hüküm veriliyor, kanunda ne yazıyordu bu hususta?

“Ben de memurum, bu işleri az buçuk bilirim.” deyince, hemen yakınlık kurmaya çalışıp “Şimdi hocam bak, aslında şöyle de böyle de…” gibi laflarla iyice ütülenen kafasını dalgalandırmak için püfür püfür esen, Dünyanın yetenekli adamlarından rüzgâra verdi.

Son söz: Bir devlet görevlisi, yaptığı bariz bir haksızlık karşısında mukavemet edecek birine karşı kendini savunamayacaksa o zaman en baştan haksızlık edip bu sürtüşmeye girdiğinde işler trajikomik bir hâl alıyor. Ama paşalar gibi kendini savunabiliyorsa lâfebeliğiyle, mugalâtayla, o zaman yapabiliyor. Sen başka bir dairedeki memurun yakın-uzak akrabalarının işlerini hâlletmezsen, senin de onun dairesinde işin çıktığında, o da seninkini görmezden gelir. Hadi senin şahsî işin olsa gam yemezsin de bir yakının senden bunu rica ettiğinde, yaptıramazsan, madara olursun ahali arasında. “O kadar senedir oradasın, ayda yılda bir işimiz düştü, onu da hâlledemedin, tuf sana.” derler adama.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yol Medeniyet midir?

Hasret Aktaş

Yayınlanma:

-

Medenileşmenin ilk kuralının yerleşik hayata geçmek olduğu söylenir. Bu konuda ulaşımın önemine vurgu yapmak için ‘yol medeniyettir’ diye bir kavram üretilmiş.

Günümüzde yol gerçekten medeniyet midir?

Sanayi ve işçi kenti olan İstanbul, durmadan yükselen toplu konutlar ve ultra lüks rezidanslar arasında ikiye bölünmüş durumda. Sanayi ve iş sahalarına, merkeze yakın semtler daha lüks, maddi yönden zengin hale getirilirken; yine bu konuda düşük seviyedeki konutlar ise kentin diğer uçlarına, kıyılara inşâ ediliyor. İş yerlerine yaklaşık 1-2 saat uzaklıktaki TOKİ evlerinde oturan vatandaşa bu mesafeyi azaltacağı vaad edilen tünel, köprü, yol çalışmaları ile birlikte medenileşme süreci başlıyor.

Hiç tanımadığınız birileri, yöneticilerin ortaklık ve aracılığı ile tüm yaşam alanlarımız gasp etmişler. Özel şirketlere buraları işletme hakları verilmiş. Tüm ticari hesap ve çıkarlardan önce zekice bir işgal çalışması gibi sanki tüm bunlar.

Tabi bazı pazarlıkların sonucu hayal kırıklığı olabiliyor. Mesela Avrasya tünelinden geçen araç sayısı bu yıl vaad edileni bulmadı. İşletmeci firmaya 391 milyon 870 bin 500 lira ödeyeceğiz hesapsız kitapsız, art niyetli ortaklarca emeği hiç edilen halklar olarak bizler!

Ödemeliyiz, çünkü yol medeniyettir(!)

Devamını Okuyun

GÜNDEM