Yazılar
Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil
Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.
Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?
Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.
Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.
Onun safı partiler değildir; adalettir.
Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.
Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:
Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.
Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.
Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.
DARBE NEDİR?
Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.
Bunun meşruiyeti yoktur.
Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.
Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.
Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.
Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.
Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.
Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.
İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.
Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.
PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?
Burada Müslümanın cesur olması gerekir.
Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.
Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.
Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.
İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.
Egemenlik Allah’ındır.
Hüküm yalnızca O’nundur.
Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.
Çoğunluk, haramı helal yapamaz.
Kalabalıklar hakkı belirleyemez.
Sandık, vahyin yerine geçemez.
Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.
Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.
Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.
Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.
Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.
Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.
Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!
Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!
Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!
Ya NATO ya başka bir güç!
Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…
Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.
Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.
Biz Allah’ın şahitleriyiz.
Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.
Ne liberalizmin…
Ne milliyetçiliğin…
Ne darbelerin...
Ne demokrasinin…
Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!
ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”
15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:
Kim kazandı?
Kim plânladı?
Kim destekledi?
Kim ihanet etti?
Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.
Bu süreçte ümmet ne kazandı?
İnsanlık ne kazandı?
Mazlumlar ne kazandı?
Filistin ne kazandı?
Gazze ne kazandı?
Doğu Türkistan ne kazandı?
Sudan ne kazandı?
Yemen ne kazandı?
Suriye ne kazandı?
Lübnan ne kazandı?
İran ne kazandı?
Yoksul halkımız ne kazandı?
Özgürlükler ne kazandı?
Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…
İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…
Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…
Kapitalizm daha da güçleniyorsa…
O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!
Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;
adaletin kim için gerçekleştiğidir!
Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.
Kim iktidarda?
Kim muhalefette?
Kim kazandı?
Kim kaybetti?
Kim kime destek verdi?
Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.
Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.
Darbeye de çağırmadı.
İnsanları Allah’a çağırdı.
Toplum inşa etti.
İnsan yetiştirdi.
Ahlâk kurdu.
Adalet tesis etti.
Yetim korudu.
Köle özgürleştirdi.
Kadını insan yerine koydu.
Faizi kaldırdı.
Sömürüyü reddetti.
İnsanı yeniden inşa etti.
Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!
MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU
Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.
Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.
Kur’an’ın istediği insan;
emanete sadık,
adaleti ayakta tutan,
zulme yaklaşmayan,
güce tapmayan,
çıkar için eğilmeyen,
Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.
Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.
Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.
Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!
Modern siyaset ise tam tersini yapar.
Önce sistemi değiştirir.
İnsanı ihmal eder.
Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.
MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?
Belki de artık en önemli soru budur.
Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?
Darbe mi?
Demokrasi mi?
Sağ mı?
Sol mu?
Liberalizm mi?
Milliyetçilik mi?
Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?
Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.
Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.
Doğu, adaleti kaybetmiştir.
Kapitalizm merhameti öldürmüştür.
Milliyetçilik insanı parçalamıştır.
Sekülerizm anlamı tüketmiştir.
Teknoloji büyümüş,
vicdan küçülmüştür!
İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.
Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.
Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.
Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.
Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.
Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.
İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.
ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!
Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.
Oysa bu yeni bir yol değildir.
Bu, peygamberlerin yoludur.
Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.
Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.
Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.
Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.
O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.
İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.
Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.
Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.
Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır
15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.
Siyaset konuşuyor.
Medya konuşuyor.
İktidar konuşuyor.
Muhalefet konuşuyor.
Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.
Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:
Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.
Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.
Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.
Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.
Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.
Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.
Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!
İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.
Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.
Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.
İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!
O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.
İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.
İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!
