Connect with us

Yazılar

Bir 14 Mart Yazısı: ‘Tababet San’atının Tarz-ı İcrası’nın Tadı Tuzu Kaldı mı? – Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya

Yayınlanma:

-

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan ve o yıllarda adı “Öğrenci Seçme Sınavı ve Öğrenci Yerleştirme Sınavı” olan iki sınava girip yüz binlerce aday arasından sıyrılıp ülkenin İstanbul Üniversitesi’nden sonra ikinci kurulan Ankara Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’ne girmiştim. (1) Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde işçi olan bir babanın iki evladından biri olarak tahsil hayatıma devam etme ve bir meslek sahibi olma dışında bir seçeneğim de yoktu. “Üniversite tercihinde neden tıp fakültesi?” sorusunu hem genel hem de özel olarak “Tıp Fakültesi” konulu yazılarımın soru ile aynı isimli makalemde cevaplamaya çalışmıştım. (2)

O yıl fakülte kontenjanlarının mevcut haliyle hiçbir hazırlık ve plân-program yapılmadan iki katına çıkarılması ile fakülte boyunca yaşadığımız sorunlara da bir başka makalemde değinmiştim. (3)

Kontenjan artırımı bazı sorunlara yol açmış olsa bile Ankara Tıp, köklü ve belirli kalitesi olan bir kurum olup binaları, donanımı ve akademik kadrosu ile iyi bir konumda idi. (4) Ülkenin tanınmış ve önde gelen hocalarından önemli bir kısmı fakültede derslerimize giriyordu. (5)

İlkokul 2 ve 3’te sınıf ikincisi; ilkokul 4, 5 ve ortaokul’da sınıf ve okul birincisi; lisede sınıfın ve okulun önde gelen talebelerinden biri olmama rağmen, üniversite imtihanına hazırlanmak için maddi imkânlarımız elvermediğinden dolayı dershaneye gidememiştim. Dershaneye giden bir akrabamın oğlundan edindiğim dershane dokümanları ve harçlıklarımdan biriktirdiklerimle alabildiğim üniversiteye hazırlık kitapları ile sınava hazırlanmış, lisede matematik bölümünde olmama rağmen sınav için biyoloji dahi çalıştığım için zihinsel açıdan oldukça yorgun düşmüştüm.

Bu yorgunluk fakülte boyunca sürdü. Eğitim sistemine olan bütün inanç ve güvencimi de yitirmiştim. Tıp Fakültesi zaten en uzun ve zorlu bir eğitime sahip olup bir de eğitim ortamı ile ilgili hayal kırıklığı yaşayıp sorunlarla karşılaşınca ve üstüne üstlük içinde bulunduğum yaşlardan kaynaklanan kişilik ve kimlik oluşumu, arayışı gibi faktörler de eklenince fakültede durumu idare edip daha çok paramedikal (tıp harici) kitap ve yayınlar ilgilerimde öne çıktı. (6) Beşinci sınıfta bir stajdan bütünleme sınavına kaldığım için bir iki aylık gecikmeyi saymazsam, altı buçuk not ortalaması ile Ağustos 1988’de mezun oldum.

O yıl yeni uygulamaya konan “Tıpta Uzmanlık Sınavı”na girip de başarılı olamayınca mecburi hizmet kurası çektim ve Ağrı yollarına revan oldum. Kura çekimi sırasında ve sonrasında bazı meslektaşlarımızın bir yol ve yöntemini bularak daha uygun ve elverişli yerlerde zorunlu görevlerini tamamladıkları konusunu tatsız ve aslı astarı olmadığını düşündüğüm bir rivayet olarak zikredip geçeyim. Ağrı Verem Savaş Dispanseri Tabibi olarak meslekte ve memurlukta ilk tecrübelerimi kazandım, ismi lâzım değil, darbeci bir paşanın o yıllarda dinleyicilerine söylediği “Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın ki kaçmasınlar!” sözüne uyarak kaçmadım, acı tatlı şeyler geldi başıma ve hepsi birer anı olarak hafızamdaki yerlerini aldı. (7) Doktorların o yıllarda maaşları çok da iyi değildi. Pratisyen hekimin muayenehane açtığı yıllar bitmek üzere idi. Uzman doktorlar ise ya sadece muayenehanede (varsa özel hastanede) ya da daha sıklıkla bir ayağı devlet (sigorta, üniversite, vb.) hastanesinde diğer ayağı muayenehanede hastadan ekstra para (bıçak parası vb.) talep ederek hakları olanı aldıklarını düşünüyorlardı. Meşhur tabiri ile “doktorların eli hastaların cebinde” idi ve “Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz!” diye bir inanış vardı; hani halka sorsanız gerçek payı da yok değildi. Nedendir bilinmez, zorunlu görevde en yakın dostlarım meslektaşlarımdan ziyade dispanserin bitişiğindeki Sağlık Meslek Lisesi’nin müdür ve öğretmenleri oldu. İlginçtir fırça, hakaret, değersiz görme gibi olumsuz tavır ve tutumlar da çoğunlukla ve özellikle idareci pozisyondaki meslektaşlarımdan sâdır oldu. (8,9)

Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı üçüncü girişimde kazanmak ve tekrar memleketim Ankara’ya dönmek nasip oldu. O yıllarda bile aslı astarı var mı bilmem ama ilk kez sınava girdiğimde sınav sorularının birilerine verildiği iddiaları ortalıkta dolaştı durdu. Sınavı kazanamayan birilerinin Azerbaycan gibi bazı ülkelerdeki üniversite ve hastanelerde girmek istedikleri bölümlere kayıt yaptırıp kısa bir süre sonra da Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerine yatay geçiş yaptıklarına ise bizzat şahit olmuştum.

Fakültede aynı dönemden bir arkadaşımın ihtisas yaptığı yer olması hasebi ile önerdiği, Ankara’da olmasının ailemin yanına dönüşe imkân vereceği ve o kadar çalışıp çabalayıp zar zor alabildiğim puanla iyi kötü bir uzmanlığa girebileyim diye tercih listemin sondan bir önceki sırasına yazdığım ‘Göğüs Cerrahisi’ne girmiştim. Girdikten sonra bile bir iki defa daha ihtisas sınavlarına başvurduğumu, umduğumu bulamadığımı, bulamayınca da elimdekiyle yetinip göğüs cerrahisine yavaş yavaş ısınmaya ve alışmaya başladığımı not edeyim. Zira o yıllarda bile göğüs cerrahisi, cerrahi branşlar arasında az bilinir olması, hasta ve hastalık sayısının kısıtlı oluşu, ameliyatlarının zor oluşu, nöbetler, muayenehaneciliğe ve şimdilerde de performans sistemi ve özel hastaneciliğe pek de elverişli olmaması hasebiyle ihtisasa giriş sınavlarında çok tercih edilmiyordu. Ki şimdilerde bile ihtisas sınavlarında en düşük puanla girilen ve hatta yeterli başvuru olmadığı için kontenjanlarının çoğu boş kalan uzmanlık dalları arasındadır. Uzman olan göğüs cerrahlarının önemli bir kısmı inaktif olup gitgide branşlarından uzaklaşmakta, çoğu bulundukları kurumda idare edilmekte ya da idareci pozisyonda bulunmaktadırlar.

O yıllarda Sağlık Bakanlığı’na (ve Sosyal Sigortalar Kurumu’na) bağlı Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde Klinik Şefliği sistemi vardı. Hani şu ‘Şef’in İlkeleri’ diye esprili bir şekilde söylenir ya! “Madde 1. Şef her zaman haklıdır. Madde 2. Şefin haksız olduğu durumlarda 1. Madde uygulanır!” Teorik olarak 4 yıl olan uzmanlık eğitimim pratikte 4.5 yılda tamamlandı. Akademik açıdan tıp fakülteleri, Sanatoryumlardaki uzmanlık eğitimini biraz hafife alsalar da, vaka potansiyeli açısından durum hiç de öyle değildi. Zaten zamanla akademik açıdan da fark kapanmış, hatta Sanatoryumlarda yetişen asistanların çoğu yeni açılan üniversitelerdeki Göğüs Cerrahisi Anabilim Dallarını kurmuşlardır. Hani ‘sefil asistan’ diye meşhur bir deyim var ya, aldığımız maaş düşük olduğu gibi, bolca nöbet vardı ve ücreti de yetersiz idi. O yıllarda döner sermayeden pay alma uygulamaları yeni yeni başlıyordu, fakat sadece bir iki defa az buçuk döner alabilmiştik. Hatta bütçemize üç beş kuruş katkı olsun diye ben dahil asistanlardan bazıları Ulus’ta bir hastanede nöbet tutuyor, nöbet ertesi hastanenin yolunu tutuyorduk. Asistan iken evlenmeme ve eşim de hemşire olarak çalışmasına rağmen, babamın işçi emeklisi ikramiyesi ile aldığı evde oturuyor, ay sonunu ancak getirebiliyorduk. İhtisas bitip Van’da yeni kurulan tıp fakültesine geçerken, evin eşyasını nakliye şirketi ile anlaşıp taşırken bile kardeşimden borç almak zorunda kalmıştım. İhtisas yılları mali açıdan olmasa da eğitim, arkadaşlık ve mesleki açıdan verimli ve güzel hatıralarla geçip gitti. (10,11,12)

İhtisas bitimine doğru ‘ne yapacağım’ diye düşünüp dururken ve aynı yerde devam etme çareleri düşünürken, klinik şef muavinimizin Van ya da Urfa illerinde yeni kurulan tıp fakültelerine geçme teklifi, doğudaki bu illerin uzaklığı nedeniyle çok sıcak gelmemişti. Daha batıda bir ildeki üniversiteye geçebilmek için o üniversitedeki bir meslektaşımın aracılığı ile rektörle yaptığım görüşme ise olumsuz sonuçlanmıştı. Ankara’da kalamayınca ve tercihli kurada da İstanbul çıkınca bir çırpıda soluğu ta Van’da aldım (ki nedeni de Angaralılar’ın meşhur İstanbul korkusudur).

Uzmanlık sonrası mecburi hizmet ile yeni kurulan tıp fakültelerinin öğretim üyesi ihtiyacı birleşince Van Tıp’taki hikâyem de başlayıverdi. Ve dile kolay, tam 11 yıl sürdü. Doğu ve Güneydoğu’daki doktor, asker, polis ve diğer memurların mecburi hizmetinden fazla, hatta belki birçok yöre insanından bile fazla kaldım. Kendimi hiçbir zaman Van’a ait hissetmesem, aidiyet bağı kuramasam da benim açımdan Van Tıp Yılları güzel ve verimli yıllar oldu. Van Tıp’a ve Van’a bir şeyler verdim; Van, Vanlılar ve Van Tıplılardan da çok şeyler aldım. Bir fakültenin, hastanenin kuruluşunun zorluklarını ve heyecanını yaşadım. Dostluklar, arkadaşlıklar kurdum. İlk defa doktorlukta elim biraz para gördü desem yeridir. Hem kurum geliştirme katkısı nedeniyle maaş, hem de sabit bile olsa düzenli bir döner sermayeden katkı payı ödemesi vardı. Eşim de çocuklar nedeniyle görevini bırakmasına rağmen, tasarruflu davranarak biriktirdiğim parayla yıllarca birçok evde kiracı olarak oturduktan sonra on bir yılın sonunda biri Van’da diğeri Ankara’da iki adet ev dahi alabilmiştim, hatta ikinci el bile olsa arabamı da yenileyebilmiştim. Fakültedeki yardımcı doçentlik görevimin başında kısa bir bocalamadan sonra kesin ve radikal bir karar aldım ve bugüne kadar da uyguladım. Hiç muayenehanecilik yapmadım. Üniversitede iken bile hiçbir hastamı özel muayene ve ameliyata yönlendirmedim, hiçbir hastamdan para almadım, performans puanı endişesi ile hiçbir hastama yaklaşmadım. Otuz üç yıllık meslek hayatımda devlet memuru olarak mali ve özlük hakları açısından yaptığım anlaşmaya bağlı kaldım. (13)

Memleketin en doğusunda, türlü yokluk, yoksunluk ve sıkıntılarla kurulmasına çalışılan yeni bir tıp fakültesinin kuruluşuna şahitlik etmek, katkıda bulunmak olağanüstü bir deneyim oldu. Üstelik zor zamanlardı ve 28 Şubat Süreci rüzgârları oldukça sert esiyordu. Van Tıp benim açımdan tam bir laboratuar ve aynı zamanda bir okul işlevi gördü. Her tür farklı inanç, düşünce, tavır ve tutuma sahip insanlarla bir arada bulunmak zenginleştirici bir sonuca yol açtı. Eğitimci vasfımı ben orada kazandım. Orada akademik hayatta dur durak bilmeden, yılmadan çalışmak gerektiğini öğrendim. Yurtiçi (Ankara Tıp) ve yurtdışı (Fransa Strasbourg Tıp) iki göğüs cerrahisi merkezine gidip bilgi, görgü ve tecrübemi kendi imkânlarımla da olsa arttırmaya çalıştım. Doçentlik başvurumda iki defa üst üste başarısız olsam ve bir ara vazgeçip ihtisas yaptığım yere klinik şef muavini olmak için dönmek amacıyla sınava girsem de (ki dosya aşamasında akamete uğramıştı) üçüncü doçentlik başvurumda Allah lütûf ve yardım etti, muradıma erdim. Uzman olduktan dokuz ay sonra değil ama dokuz yıl sonra nur topu gibi bir akademik titrim oldu. Her doçentlik başvurum daha dosya aşamasında o günkü sınav-jüri sisteminin ve bir zamanlar öğrencisi olduğum üniversitenin ideolojik ön-yargılı duvarlarına çarpıp çarpıp geri döndü. Ama beni öldürmeyen şey güçlendirdi, biledi, mücadele azmimi perçinledi. Sonunda kulları ne yapıp edip engel olmaya çalışsa da O diledi, “ol dedi ve oldu!”

Van Gölü’nde yaşayan inci kefallerinin üreme döneminde yumurtalarını bırakmak için göle dökülen Erciş yolu üzerindeki tatlı akarsuyun akış yönünün tersine yüzüp karşılarına çıkan engelleri aşmak için olağanüstü bir çaba gösterdikleri gibi, Türkiye’nin dört bir yanından gelip Van’da inci kefali misali bütün sıkıntıları, zorlukları göğüsleyen ve karşımıza çıkan engelleri aşmak için büyük bir azimle gayret sarf eden bizler, Van’da değişik zaman dilimlerinde görev yaptık; birçok acı tatlı anı biriktirdik, dostluklar, arkadaşlıklar kurduk. Sonra yine az bir kısmımız dışında hepimiz yine geldiğimiz gibi zaman içinde birer ikişer Türkiye’nin dört bir yanına dağıldık. Son Van depremi ile büyük hasar alıp tümüyle yıkılan ve şehir parkı haline getirilen Van Tıp Fakültesi ve Hastanesinin yerinde bugün yeller esiyor ve tarihe karışıp ‘bir varmış bir yokmuş’ misali oldu ama o hikâyeyi yazmak da bana nasip oldu. (14)

Van’a veda etmek ve yeni bir açılım, yeni bir başlangıç yapma zamanım gelip geçmişti fakat bu yöndeki uğraşlarım hep başarısızlıkla sonuçlandı. Zira “fişlenmiştim, adım-eşkalim bilinmekte” idi. (15)

Tam umutların bitip tükendiğini düşündüğüm bir zamanda, bir rüzgâr esti ve kendimi bir zamanlar gitmemek için ta Van’a gittiğim İstanbul’da buldum. (16)

Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde yeni bir sayfa açtım. Tanımadığım, tanınmadığım bir yerde bütün sıkıntılara, zorluklara, yadırgamalara rağmen enerjimi muhafaza ederek, tempomu hiç bozmadan sabırla, adım adım yürüdüm. İlkelerimden asla taviz vermedim, inancıma ve kendime olan saygımı asla yitirmedim; yitirilmesine, yitirmek isteyenlere de ne pahasına olursa olsun izin vermedim. Her türlü maddi ve manevi kaybı göze aldım ama çizgimden, duruşumdan, yürüyüşümden asla taviz vermedim. Hastane ihmâl edilmiş eski ve sorunları hayli fazla bir hastane olmasına rağmen, ondan bundan şikayet etmeden elimden geleni yaptım, elimdeki mevcut şeyleri korumak için direndim, bedel ödemeyi dahi göze aldım. Halbuki kötü adam, “geçimsiz, uyumsuz, muhalif” biri gibi nitelenebilecek davranışlardan kaçınarak birçokları gibi pekâlâ klinik şefliğinin, başhekim ve yardımcığının tadını çıkarabilir, keyfini sürebilirdim. Her türlü ortama hemen adapte olur, “gelene ağam, gidene paşam” derdim, araziye uyup kimseyle kavga etmez, konumumu tehlikeye atacak hiçbir risk almazdım. (17) İşime, aşıma, menfaatime, keyfime, makam-mevkiime bakabilirdim. Bütün bunlar olabilirdi fakat o zaman da ben, ben olmazdım. Bu nedenle “başhekimliğe veda” etmeyi de göze aldım, boşaltılıp yıkılmasının önüne geçmek için herkesle, her şeyle kavgalı hale geldiğim hastanenin binalarından biri olmasına rağmen evim, yuvam olarak gördüğüm cerrahi bloğun boşaltılıp yıkılmasının ardından “son mektup” da yazdım. (18, 19)

Dördüncü cerrahi klinik şefi olarak başladığım Süreyyapaşa Hastanesi’nde gün geldi tek cerrahi klinik şefi, tek cerrahi doçenti ve başhekim oldum. Hatta bir ara başka bir hastanenin göğüs cerrahisi kliniği kapanmasın diye vekil klinik şefliğini bile üstlendim. Üstelik bütün bunlar mahkeme sonucu şeflikten alınıp aynı hastaneye uzman olarak atanmam sonrasındaki sıkıntılı süreçte oldu. “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” ne demekmiş, yaşadım ve gördüm.

663 sayılı “Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında”ki kanun hükmünde kararname ile kamu hastaneleri kurumu ve genel sekreterlikler kurulup klinik şeflikleri lağvedilip şef ve şef muavinlerinin öğretim görevlisi pozisyonuna indirgendiği çalkantılı ve sıkıntılı zamanlarda başhekimlik ve klinik sorumluluğu üstlendim, o süreçleri mümkün olduğunca yapıcı ve az hasarlı bir biçimde atlatmaya çalıştım. Az hasarlı dememe aldırmayın, aslında en ağır hasarı ben aldım. Belki bu süreçte tek olumlu gelişme Sağlık Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri’ni eğitim ve akademik açıdan bünyesinde toplaması ve toparlaması için kurulan “Sağlık Bilimleri Üniversitesi” kadrosuna 12 yıllık kıdemli doçentlikten sonra profesör olarak geçmem oldu.

Fakat zaman içinde gördüm ki, hiçbir şey söylendiği ve zannettiğimiz gibi değilmiş. Yeni yapıda akademik ve idari hiyerarşi, ne üniversitede ne de hastanede gözetildi, teamüllere uyulmadı. “Lâ havle ve lâ kuvvete, illâ billâhil aliyyil azîm” diyerek son üç yılda her türlü başıma gelene, getirilene sabrettim, hâlihazırda maddi olmasa da Süreyyapaşa ile manevi bağım tamamen koptu. On beşinci yılın sonunda, yolun sonuna geldim.

Hele bu yılın başında üniversite kadrosunda olup da düne yani üniversiteye geçinceye kadar Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak çalıştığımız hastanelerde bizlere “Siz artık üniversite mensubusunuz, bu hastanelerde çalışmaya devam edebilmeniz için artık afilye hastane protokolüne uymak zorundasınız!” denilip tek taraflı dayatılan ve bir nevi “teslimiyet sözleşmesi” de denilebilecek “hizmet sözleşmesi” adı altında bugüne kadar olan iş güvencemizi ve akademik özgürlükleri yok sayan bir sözleşmeye imza atmak zorunda bırakıldık ki söyleyecek söz bulamıyorum! Bu sözleşme ile birlikte ilgili hastane başhekiminin not verdiği, her şeye müdahil olduğu ve bir yıllık yapılan sözleşmenin sonunda notunuz ve performansınız düşük olduğu gerekçesi ile sizinle tekrar sözleşme yapılmayabileceği ve yola devam edilmeyebileceği gibi bir konuma düşmek ne demektir varın siz tahmin edin. Muhalefet şerhi koyarak imzalamak zorunda kaldığım bu sözleşme, benim açımdan “tababet san’atının tarzı icrası” konusunda bütün inancımı, hevesimi ve umutlarımı bitirdi.

Evet, son yirmi yılda sağlık alanında, sağlığa erişim ve hizmetleri iyileştirme noktasında önemli ve kayda değer gelişmeler oldu, döner sermaye katkı payı ile maaşlarda olmasa bile sağlık çalışanlarının gelirlerinde ciddi bir artış oldu. Şehir hastaneleri ile illerdeki hastaneler yenilenip daha çağdaş ve kaliteli hale getirildi, getiriliyor. Küçük bir kısmı hariç nerdeyse bütün illerde hatta bazı ilçelerde bile tıp fakülteleri açıldı ve açılmaya da devam ediyor. (20) Fakat bunların yanında hekimlik açısından eğitim ve çalışma şartlarındaki olumsuzluklar; hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, mesleki hiyerarşinin kaybolması, hekimlerin iş güvencesi ve özlük haklarındaki gerilemeler ve doçentlik, profesörlük dahil akademik süreçlerde nicelik artışına rağmen nitelikte yaşanan azalma gibi çok çeşitli sorunlar bizleri derin endişelere sevk ediyor.

Görünen o ki, her geçen gün özelleşen, ticarileşen, piyasa koşullarına uyumlu hale getirilen sağlık sektöründe sistemin çarklarını döndüren, özel hastane zincirlerinde ciro (kasa) endişesi içinde çalışmak zorunda kalmış ya da devlete (aslında halka, kamuya) ait hastanelerde memurlar içinde performans uygulamasına icbar edilmiş tek meslek grubu olma gibi bir seçenek(sizlik)le karşı karşıya kalmış durumdayız.

Hepimiz doktora yapmış ‘tıpçı’lara dönüştük; artık neredeyse san’at olmaktan çıkmış, çıkarılmış tababeti icra eden, uygulayan kişilere indirgendik; hikmeti, felsefeyi yitirmiş ama yine de hekim olarak da anılan birilerine döndük.

Artık ‘tababet san’atının tarz-ı icrası’nın pek tadı tuzu kalmadı.

Yazımın başında demiştim ya, benim babam bir işçi idi.

Köyünden şehrin varoşlarına, gecekondu muhitlerine gelmiş ve ailesinin geçimini sağlamak için belediyede işe girinceye kadar türlü işlerde çalışmıştı.

Babamın oğlu olarak, uzun, zorlu ve yorucu bir yüksek tahsil de yapsam, profesör olarak akademik açıdan mesleğimin zirvesinde de olsam, idari olarak başhekimlik dahi yapsam, sonuç yine değişmedi, değişmiyor.

En nihayetinde bir “Tıp İşçisi”, o kadar.

Rahmetli Cem Karaca’nın o meşhur şarkısı plakçalarda hâlâ dönmeye devam ediyor.

“İşçisin sen, işçi kal!”

Bu “ahval ve şerait”te, bu duygu ve düşüncelerle tıp bayramımızı (günümüzü) kutluyorum.

Kaynaklar:

  1. https://www.akademikakil.com/koye-bir-haber-geldi-tababet-sanatinin-icrasi-ile-gecen-33-yil-ani-1/irfanyalcinkaya/
  2. https://www.akademikakil.com/universite-tercihinde-neden-tip-fakultesi/irfanyalcinkaya/
  3. https://www.akademikakil.com/tip-fakultesi-acilma-ve-kontenjan-belirleme-kriterleri/irfanyalcinkaya/
  4. https://www.akademikakil.com/tip-fakultelerinde-kalite-ve-kantite/irfanyalcinkaya/
  5. https://www.akademikakil.com/hoca-fakultede/irfanyalcinkaya/
  6. https://www.akademikakil.com/ikisi-tip-ilahiyat-bir-arada-olur-mu/irfanyalcinkaya/
  7. https://www.akademikakil.com/patron-kim/irfanyalcinkaya/
  8. https://www.akademikakil.com/doktorun-doktora-yaptigini/irfanyalcinkaya/
  9. https://www.akademikakil.com/bahattin/irfanyalcinkaya/
  10. https://www.akademikakil.com/besibiryerde/irfanyalcinkaya/
  11. https://www.akademikakil.com/keramet/irfanyalcinkaya/
  12. https://www.akademikakil.com/hekim-ve-hakim/irfanyalcinkaya/
  13. https://www.akademikakil.com/ahlaksiz-teklif/irfanyalcinkaya/
  14. https://www.youtube.com/watch?v=afoobbw4Yno&t=20s
  15. https://www.akademikakil.com/fislenmisim-adim-eskalim-bilinmekte/irfanyalcinkaya/
  16. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yyu-tip-fakultesinden-8-ogretim-uyesi-istifa-etti-3549001
  17. https://www.akademikakil.com/kaymakam-olmus-ama/irfanyalcinkaya/
  18. https://www.memurlar.net/haber/391274/bashekim-istifaya-goturen-sureci-kaleme-aldi.html
  19. https://www.akademikakil.com/son-mektup/irfanyalcinkaya/
  20. https://www.akademikakil.com/turkiyedeki-tip-fakultelerinin-panoramasi/irfanyalcinkaya/

 

 

4 Comments
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Ahmet AKBABA
Ahmet AKBABA
5 yıl önce

Sonuç; İbrahim Hakkı hazretlerinin dediği hiç olmak. Tıp bayramınız kutlu olsun. Hocam.

Osman N.Yinanç
Osman N.Yinanç
5 yıl önce

Çok güzel özetlemişsin kıymetli kardeşim.Ben heyecanımı fakülteye başladığımız ilk yıllarda yitirdim.Son sınıfta stajlardaki hocaların tavırları,asistanların durumu beni profluğu dahil bu meslekten tamamen soguttu.Boğaziçi,ODTÜ dahil en iyi Üniversitelerin,en popüler fakültelerinde okunacak puanla Tıp okumanın pişmanlığı ile 1988 de dönem kaybetmeden mezun oldum.Hep doktorluğun etrafında dolaştım.10 yıl idarecilik,10 yıl Başbakanlıkta kurum hekimliği(memurluk),son 10 yıldırda Aile hekimliği yaparak doktorculuk oynuyorum.Bir Pkk lı doçent,bir Feto cunun Tus sorularını verebileceklerini söylemesine ve seninde bahsettiğin ve onlarca çevremdeki arkadaşların 1-2 ay gidip Azerbeycanda kalarak istedikleri bölümde ihtisasa girmelerine rağmen uzmanlığa hiç heveslenmedim.Böylece bir ömür severek,daha rahat okuyarak ve maddi yönden en fazla kazanan doktordan kak be kat fazla kazanarak daha rahat ve mutlu yaşanacakken yanlış bir tercih yüzünden pişmanlıkla geçti.Kader..Kul yazılanı yaşıyor..Tek kazancımız hastanelerde yardımcı olduğumuz gariplerin duası.

Haberler

Gazze’nin Kayıp Kuşağı: Üç Yıllık Savaşın Geride Bıraktığı Öğrenciler

Yayınlanma:

-

700.000 çocuk için çadır sınıfları artık okula en yakın şey ancak bunlar, bir zamanlar sahip oldukları eğitimi, günlük yaşam düzenini ve topluluk duygusunu geri getiremiyor. Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

Öğrencilerime ders vermek için son kez sınıfımda bulunduğumdan bu yana üç yıl geçti. Onlar için en iyi şekilde görünmek amacıyla ne giyeceğimi düşünerek güne hazırlanmak için şafak vakti uyanmadığım üç yıl… Al-Fukhari’deki evimden Gazze şehrine doğru her zamanki yolculuğumu yapmadığım, taksinin penceresinden okula giden çocuklara bakmadığım üç yıl…

Okulun önünde toplanan, arkadaşlarıyla kalbimi sevinçle doldurarak sohbet edip gülen çocuk kalabalığını görmeyeli üç yıl oldu. Savaş yılları benden o sabah ritüelimi çaldı: Çocukların okul kapısında beni selamlamaları ve bana benzersiz bir enerji veren kucaklamaları… Sınıfa girdiğimde ise o günkü ödevlerini ve derslerimizi konuşmaya başlamadan önce beni karşılayan sesleri…

Tel El-Hawa mahallesindeki özel bir Katolik okulu olan Rosary Sisters okulu, kalıcı bir öğretmenlik pozisyonu bulmak için pek çok denemeden sonra 2019 yılında çalışmaya başladığım yerdi. Nihayet bu mesleği her gün icra edebilmek, benim için bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Öğretmenlikten bir an bile sıkılmadım, işten tek bir gün bile geri kalmadım; öğrencilerimle birlikte olmak bana büyük bir güç ve destek verdi.

Üç yıldır okulun hademesi Jawaher’i görmedim. Sabahları beni selamlayan, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soran ve laboratuvarın kapısını bizim için açan sesini özlüyorum. Eskiden birlikte oturup hayatlarımızı konuşurduk: Bana yaşadığı zorlukları, çocuklarını yetiştirirken verdiği mücadeleyi ve oğlu Walid’in evlendiğini görmeyi nasıl hayal ettiğini anlatırdı.

Üç yıldır, okul sekreteri olan meslektaşım Wasima’nın sesini de duymadım; bizi boş dersler için görevlendirirken sesi koridorlarda yankılanırdı. Ek işlerimizi takip etmek için kullandığı kâğıt parçalarını saklardım; sırf yıl sonunda ona gösterip, meslektaşlarım yokken her zaman devreye girerek ne kadar çalışkan bir öğretmen olduğumu kanıtlayabilmek için!

Üç yıl boyunca, savaştan sağ çıkıp okula geri döneceğimiz umuduna sarılmıştım ama ne yazık ki İsrail, okulu yerle bir etti. Diğer pek çok okul gibi bizim okuldan geriye kalanlar yerinden edilmiş kişiler için barınak hâline gelirken ders kitapları da ısınmak ve yemek pişirmek için yakıt olarak kullanıldı.

Geçtiğimiz bu üç yıl, içimdeki bir şeyi paramparça etti; artık eskisi gibi bir insan değilim. Bütün bir eğitim ekosistemini kaybettim: okulu, meslektaşlarımı, tüm hayatımın etrafında döndüğü öğrencileri… Birçoğu Mısır’a göç ederken birkaçı da kendilerini ayakta tutacak herhangi bir eğitim fırsatı arayışıyla Gazze’de kaldı.

Ve birçoğu İsrail tarafından öldürüldü — Habiba, Salma, Abdullah ve Issa; her birinin kendine özgü bir hikâyesi ve geleceği vardı — ayrıca meslektaşlarım Wasima ve Wahiba da! Bu, asla telafi edilemeyecek bir kayıp.

Harabeye Dönmüş Bir Eğitim Sistemi

Bugün, Gazze’deki eğitim sektörü hâlâ harabe halindedir. Hükümet Basın Ofisinin verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki okulların yaklaşık yüzde 95’i savaş süresince hasar görmüşken eğitim binalarının yüzde 90’ından fazlasının yeniden inşasına veya kapsamlı bir onarıma ihtiyacı bulunmaktadır. Veriler, 662 okul binasının doğrudan bombardımanına maruz kaldığını ve bunların arasında tamamen yıkılan 163 okul ve üniversitenin bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan, Filistin Eğitim Bakanlığına göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 20.500’den fazla okul ve üniversite öğrencisi ile 805 okul personeli ve 246 üniversite öğretim üyesi ve personeli hayatını kaybetti. Bu, toplumsal dokuyu tehdit eden ve Gazze’nin entelektüel ve kültürel toparlanmasının geleceğine uzun bir gölge düşüren yıkıcı bir kayıptır!

19 Eylül’de okul yılının başlangıcında, Gazze’deki tahmini 700.000 öğrenci, İsrail’in henüz ele geçirmemiş olduğu Şerit’in yüzde 30’luk kısmına sıkışmış hâlde, çadırlar ve diğer geçici eğitim alanları içindeki derme çatma sınıflara gitmeyi bekliyordu. BM ve ortakları, öğrencilerin dönüşümlü olarak yüz yüze öğrenim görebilmeleri için 500’den fazla bu tür alan kurdu ve bu alanlar 100.000’e kadar öğrenciye hizmet veriyor.

Bu arada, Gazze Şeridi’nin her yerinde özel çadırlı eğitim merkezleri de ortaya çıktı. Bazıları ücretsizken eski okul öğretmenleri tarafından yönetilen UNICEF’e bağlı girişimler de mevcut; diğerleri ise aylık en fazla 10 NIS (3 dolar) tutarında sembolik bir ücret alıyor. Tabii çadır sınıflar, Gazze’deki okul çağındaki nüfusu barındırmak için son derece yetersiz kalıyor. Sayısız çocuk, kendilerini barındıracak tesislerin bulunmaması nedeniyle okula gidemiyor.

Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

40 yaşındaki Ahlam Karira, şehrin batı kesiminde yer alan Khan Younis kampındaki geçici çadır sınıflardan birinde Arapça öğretmeni olarak çalışıyor. “Her gün kavramları açıklamaya ve çocukların [öğrenmesine] yardımcı olmaya çalışıyorum ancak çadır ortamı her şeye zarar veriyor. Boğucu bir sıcaklık var, tuvalet olmadığı gibi oturacak yer de yok!” diye +972 Magazine’e anlattı.

“Çocuklar susadığında içme suyu bulmak bir mücadeleye dönüşüyor. Burada çocuklar acı dolu gerçekliklerinden kaçamıyorlar. O gerçekliği çadırın içinde yaşıyorlar ve ders sırasında zihinleri başka yerlere kayıyor.”

On iki yaşındaki Rawan Al-Sir, Han Yunus kampındaki çadırlarda derslere katılmak için aylık 10 NIS ücret ödeyen öğrencilerden biri. “Haftada üç gün eğitim çadırına gidiyorum; alan dar ve öğrenci sayısı çok fazla olduğu için her gün gidemiyoruz.” diye anlatıyor maruz kaldıkları tabloyu. “Çadırda Arapça, İngilizce, fen ve matematik gibi temel dersleri çalışıyoruz ancak diğer dersler verilmiyor.”

“Çadır adeta bir fırın gibi!” diye ekliyor. “Herkese yetecek kadar sandalye olmadığı için yerde oturuyoruz ve öğrenci sayısının fazla olması nedeniyle ortam kalabalık ve gürültülü oluyor. Ayrıca çadırda su temin edilemediği için kendi suyumuzu da getirmek zorundayız.”

Ben de 2025 yılının ilkbaharında, öğrencilerime kavuşmak için sabırsızlanarak bu çadırlarda iki ay boyunca ders verdim. Çocukları düzgün sınıflarda görmeye alışkın biri olarak, sıcaklığın 40°C civarında seyrettiği bir çadırın içinde yerde oturduklarını görmek benim için büyük bir şok oldu.

Ders verirken aşırı derecede terlerdim. Çocuklar yorgun ve bitkin bir şekilde bana bakarak, serinlemek için yüzlerine su serpmek üzere bir anlığına dışarı çıkmak için izin istiyorlardı. Benim de o rahatlamaya ihtiyacım vardı çünkü yoğun sıcaklık nefes alma yeteneğimi yavaş yavaş yitiriyormuşum gibi hissettiriyordu, yine de devam ettim!

Sonunda çadırlarda ders vermeyi bırakmaya karar verdim. Bu ortamın çocuklar için psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıcı olduğuna ve yaşadıkları acı gerçeklikten onları koruyamadığına ikna oldum. Sonunda, öğrenmenin sağlayabileceği sınırlı faydanın, verdiği zarardan daha ağır bastığını hissettim.

Karira’ya göre, çadırlar şu anda Gazze’deki öğretmenlerin eğitim sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmak için sahip oldukları tek seçenek. “Ancak bunlar sorun için temel bir çözüm değil.” diye vurguladı. “Çocukların gerçek okullara ve uygun sınıflara dönmeleri gerekiyor.”

Savaş başladığında beşinci sınıfa giden Al-Sir, her gün okulunu özlüyor. “Savaşın çabucak bitmesini ve Gazze [şehrinden] güneye sürülmek yerine evlerimizde kalabilmeyi ummuştum. Hayatımızla ilgili derin bir kayıp ve hüzün hissediyorum. Keşke eskisi gibi olabilseydi. Okulun yerini hiçbir şey tutamaz.”

Kaybedilen Üç Yıl

Çadırlarda öğrencilere ders verdiğim süre boyunca onların dikkat ve kavrama yeteneklerinde önemli bir düşüş fark ettim. Bu durum; sadece çadır içindeki koşulların değil, aynı zamanda yaşadıkları ardışık travmaların ve üstlenmek zorunda kaldıkları sayısız sorumluluğun da bir sonucuydu.

Bir keresinde, altıncı sınıf öğrencilerine fen dersi verirken bir öğrenci konuyu kavramakta zorlandığı için benden konuyu defalarca açıklamamı istedi. “Özür dilerim öğretmenim; kendimi bir eşek gibi hissediyorum. Çadırımızda çok büyük sorumluluklar üstleniyorum!” dedi bana. Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine bakmak zorunda kaldığını ve öğrenmeye devam etmek için zar zor konsantre olabildiğini kastediyordu.

Okula gidemedikleri uzun ayların bu çocukların yeteneklerini nasıl körelttiğini görmek beni kahrediyor! Ne Arapça okuyup yazabilen ne de basit aritmetik işlemleri yapabilen 15 yaşındaki çocuklar vardı. Birçoğu kalemi nasıl tutacağını bile bilmiyordu.

Bu, giderek genişleyen bilgi uçurumunun bütün bir nesli etkileyeceği benim için netleşti. Bu durum, pek çok kişinin “eğitim soykırımı” olarak tanımladığı, İsrail’in Gazze’nin eğitim altyapısını kasıtlı olarak yok etme çabasının bir parçasıydı.

Bugün, Gazze’deki öğretmenler ve öğrenciler bu sorunun hâlâ devam ettiğini belirtiyorlar. Karira’nın ortaokul öğrencilerinin çoğu hâlâ okumayı ve yazmayı bilmiyor. “Görevim, standart bir müfredatı öğretmekten temel okuma-yazma eğitimine ve dil öğrenimi için gerekli temeli atmaya doğru kaydı.” diyor ve “Bunu bir felâket olarak görüyorum. Bu sorun çözülmez ve imkânsızlıkların üstesinden gelinmezse gelecek nesilleri eğitim başarısızlıklarına kurban verme riskiyle karşı karşıya kalırız.” diye ekliyor.

“Hâlâ kendimi 12 yaşında bir çocuk gibi hissediyorum.” diyor 15 yaşındaki İbrahim Aşur, üç yıllık eğitimini kaybetmenin travmasıyla boğuşurken +972’ye ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Savaş öncesi eğitimle şimdiki eğitim arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Eskiden çok güzel, kaliteli bir özel okula gidiyordum ama şimdi, katlanmak zorunda kaldığımız zorlu koşullar nedeniyle hiçbir şeyi kavrayamadığım eğitim çadırlarına gidiyorum. Sürekli gürültü, bombardıman korkusu, küçük çadırlarda aşırı kalabalık ve sistemli bir öğretimin eksikliği var. Bu üç akademik yıl boyunca hiçbir şey anlamadım, çok fazla bilgiyi kaçırdım!”

Gazze şehrinden 37 yaşındaki matematik öğretmeni Rima Shuqair, on yılı aşkın bir süredir hem devlet okullarında hem de özel okullarda ders veriyor. Onun “öğrencilerin akademik performansında ciddî düşüş” olarak tanımladığı durum, kariyerindeki en büyük zorluk olabilir.

“Okul hayatındaki üç yıllık ara nedeniyle çok büyük bir boşluk oluştu.” diye hayıflanıyor. “Savaş başladığında ikinci sınıftaki bir çocuk şimdi beşinci ya da altıncı sınıfta!”

Çalıştığı Gazze şehrindeki özel okulda Shuqair, aritmetiğin temellerini gözden geçirerek öğrencilerinin geride kaldıkları konuları telafi etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor ancak bu boşluğu kapatmanın tek başına “tam bir akademik yıl süreceğini” tahmin ediyor.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör. Bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor.” diye izah ediyor çocukların durumunu Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar, çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye verdiği demeçte, okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söyledi.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör; bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum, ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor,” diye belirtti Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar; dersleri çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye yaptığı açıklamada okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söylüyor:

“Ebeveynler sık sık çocuklarının saldırganlaştığından ve sağlıksız davranışlar sergilediğinden şikâyet ediyorlar. Çocuklar, su için sıraya girmek ya da yemek pişirmek için odun ve karton toplamak gibi okuldan çok uzak rutinlerin içinde sıkışıp kalıyorlar. Bu faaliyetler olumsuz duyguları hafifletmeye hiç katkıda bulunmuyor. Aksine, çocuğu sürekli bir korku hâlinde tutuyor ve ona savaşı hatırlatıyor.”

Uygun eğitim tesislerinin eksikliği de öğrencilerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz bir etki yaratmakta. Yassin, “Okul sadece dersler ve akademik konularla ilgili değildir; bir çocuğun kendini güvende hissettiği güvenli bir alan oluşturur.” diyor ve ekliyor: “Eğitim ortamı, normal hayata dönüşü temsil eder.”

Bu nedenle Yassin, eğitim çadırlarının sağladığı faydaların, ortaya çıkardığı zorluklardan daha ağır bastığına inanıyor. “Çadır, [öğrenme için] uygun olmayan bir ortam ve bize istikrarsızlığı hatırlatıyor. Yine de çocukları eğitim rutinlerine geri döndürmeyi başardı, sorunlu davranışları hafifletmeye yardımcı olan olumlu bir ortam yarattı ve onları su ve yemek için kuyrukta bekleme gibi zorlu gerçekliklerden birkaç saatliğine olsun korudu.”

Ruwaida Amer – +972 Magazin – 8 Ekim 2026

https://www.972mag.com/gaza-lost-generation-education-school-war/

(Çeviri: Dilaver Demirağ)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Çarpık Dincilik, Çarpık Modernlik, Çapsızlığın Kartviziti

Yayınlanma:

-

Söze bir ezber bozumuyla başlayayım: Din ve modernlik özde aynıdır. Biliyorum, hemen “Ne alaka?” diyeceksiniz! Söyleyeyim: Din de modernite de aynı şeyi yapar: Belirsizliği, askıda olmayı ortadan kaldırır. Birisi bir tür manevî determinizm inşa eder; kulluk şartlarını yerine getirirseniz kurtulursunuz. Diğeri de aklın kurallarına uymanız hâlinde maddî kurtuluşun geleceğini söyler ve ikisinin bir ortak özelliği de tedbirdir. O yüzden de hâlimiz “Ne deve ne kuş!” deyimine uygun.

Bu ülke, Osmanlı’nın çöküşünden beri ikisi de çarpık, ikisi de çapsız bir modernlikten muzdarip! Yöneticiler de o zamandan beri hep aynı yalana iman etmemizi söylüyor: Sıkın dişinizi, yakalayıp geçeceğiz! Kemalizm kendi içinde tutarlı olmaya çabaladı ama modernliği yanlış anlamanın üst yapı değişiminin yani kültürel rotamızı dönmenin yeterli olacağını iddia etti ama duvara tosladı. AKP de benzerini yaptı ve kültürel rotamızın değişimi ile ülkenin mâkus talihinin değişeceğini söyledi. Kemalizm’e göre sorun geri kalmışlıktı ve bunun sebebi de Sünnî ulemanın gelenekçi din anlayışıydı. Bu din biçimi miadını doldurmuştu, Batı modernliğini ithal ettiğimizde sorun çözülecekti. AKP içinse sorun, bu toplumun değerlerine yabancılaşmış Batılı elitlerdi ve sorun, biz manevî köklerimizle yeniden buluşursak çözülecekti.

İkisi de vaadini gerçekleştiremediği gibi bu değişimi devlet zoru ile yapma çabasına girişti ama ne Mehmet Akifçi muhafazakâr modernlik ne de Batıcı modernlikçi modernleşme başarılı olabildi! Tersine, toplum, enerji kaybedip patinaj yaptı. Bu nedenle yoz modernlik de yoz dincilik de bu topraklara en büyük kötülüğü yaptılar. Üstelikte toplumu, kendi içinde kültürel sınıflara bölüp antagonizmaya, uzlaşmaz çelişki de denen mutlak zıtlığa böldüler. Her ikisi de “bağımsızlık” derken ABD’ye göbekten bağlı bir duruma geldi. Trump, en son açıklamasında “Erdoğan, ben ne istersem yapar!” diyerek bu bağımlılığı gözler önüne serdi.

Cumhuriyet kurulalı tam 100 yıldan fazla bir zaman geçti ve bu geçen sürede hâlâ doğanın uç hallerine dayanıklı kentler inşaa edemedik. İklim değişiminin sonucu olan aşırı yağışlar Batı kentlerini vurmuyor ki söz konusu kentlerin alt yapıları nereden bakarsanız bakın en az 100 yıllık ve bu alt yapılar, en uç koşullarda bile çökmüyor! Biz de ise her yağışta seller can kaybına neden olacak bir şekilde gerçekleşiyor çünkü alt yapı çökmüş hâlde! İstanbul gibi bir mega kentte alt yapı hâlâ dayanıklı hâle sokulamamış durumda. Nedeniyse kalkınma ve kalkınmanın sonucu olan beton kentler! “Kalkınma” ifademe de itiraz edeceksiniz belki ama “kalkınma”, sandığınız şey değil. Ne vâdettiği modernleşmeyi sağlar ne refah üretir ne de sizi güçlü kılar ne de bağımsız olmanızı sağlar! Sadece ve sadece bir avuç zenginin servetinin artmasına neden olur. Kalkınmanın sahte vaatleri bu yazıyı aşar; ona ayrı bir başlık açmak ve onu, o eksende ele almak gerekir.

Elbette sorun salt bizle sınırlı değil. Bir haber: “Pakistan’ın Peşaver kentinde özel okulun çatısının çökmesi 32 öğrenci 1 öğretmen hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı. Dawn gazetesinin haberine göre, Peşaver kentinin Afridi Abad bölgesindeki özel okulun çatısı, öğrencilerin dersliklerde bulunduğu sırada çöktü.”[1]

Bu olay, geçtiğimiz hafta İstanbul’da meydana gelen bina çökmesi sonucunda biri çocuk, beş kişinin ölümü vakasına benziyor.

Daha önce Suriye’de, İran’da meydana gelen 6.0 şiddetindeki depremlerde bile ciddî can kayıpları yaşandı. Kısacası sözde İslam dünyasının geri kalmışlıkta bir hayli ileride olduğu görünüyor.

Tüm bu geriliklerin nedeni ise yönetenler.

Oysa Allah’ın şeriatına uyulsa insana bahşedilen akıl nûru kullanılsa ne çatı çöker ne sel olur ne küçük şiddetteki depremlerde can kayıpları gerçekleşir. Kısacası sorun modernleşmeyi bir vitrin, bir imaj olarak gören akılsız “akıl”da! Yöneticiler kendi şahsî çıkarlarını toplumun felâhından önde tutunca tepeden tırnağa çürümüşlük “din” kılığında ortada dolaşıyor.

Türkiye’ye gelelim. AKP öncesi durum farklı mıydı? Kesinlikle değildi çünkü Kemalist kadrolarda da modernlik bir imajdı. Yakup Kadrinin romanları, yönetenlerle yönetilenler arasındaki farkı net olarak gösterir. Meşhur cumhuriyet balolarında iktidar sosyetesi bir araya gelirken balo salonunun birkaç metre aşağısında savaştan yeni çıkmış yoksul halkın perişanlığı sosyetenin şıklığı ile tezat teşkil ediyordu. Bu bakımdan siyasî aktörler ve o aktörlerin ideolojik motivasyonları değişse de gösterişçilik değişmedi.

Modernlik, Belirsizlik ve Doğa: Gösterişçi Modernliğin Sefalet Sarayları

“Yüksek modernizm” diye bir olgu vardır. Bu modernizm dünyayı nicelleştirirken yerel bilgiyi de göz ardı eder. Descartesçı bilimin despotizmi ile plânlar yapılır. James Scott buna “devlet gibi görmek” der. Bireyi, toplumu, çevreyi veya doğayı kolay bir şekilde yönetebilmek amacıyla onları “okunabilir” kılma vizyonu James Scott’a göre “yüksek modernist” devletlerin temel uğraşı olmuştur.

Pek çok kalkınma plânında başarısız olan yüksek modernist devletlerin bu başarısızlıklarının altında “devlet gibi görmek” olarak adlandırılan bakış tarzı bulunmaktadır. Toplumu, doğayı ya da egemenliği altında bulunan oldukça karmaşık unsurları okunabilir kılmak amacıyla basitleştirmek, standartlaştırıp soyut bir kategoriye indirgemek ve homojenize etmek, “devlet gibi görme”nin ve dolayısıyla kalkınma plânlarındaki başarısızlıkların temel nedenleridir.

“Yüksek modernist ideoloji” denilen şey, bir hakimiyet ideolojisiydi. Bunu tasavvur etmenin en iyi yolu onu, bilimsel ve teknik ilerleme hakkında kendine güvenin, üretimin büyümesinin, insan ihtiyaçlarının artan tatmininin, doğanın (insan doğası dâhil) hâkimiyet altına alınmasının ve her şeyden önce toplumsal düzenin doğa yasalarının bilimsel kavranışına uygun biçimde rasyonel olarak tasarlanmasının güçlü hatta azametli bir versiyonu olarak düşünmektir. “Yüksek modernizm”, esas olarak müphemliği yani bir şeyin aynı anda iki biçimde de olduğu durumları ortadan kaldırmak için uğraşan bir rasyonalizm biçimiydi.

Bu ideoloji bizde Kemalizm’de tezahür eder. Yüksek modernizmi taşıyanlar, rasyonel düzeni dikkat çekecek şekilde görsel, estetik terimlerle görmeye eğilimliydi. Onlar için verimli, rasyonel olarak düzenlenmiş bir kent, köy ya da çiftlik; sistematik olarak düzenlenmiş ve geometrik anlamda muntazam görünen bir kentti. Scott, bu vizyonun sağcı ya da solcu herkeste bulunacağını ama en fazla toplumu yeni bir kalıba dökmek isteyen ütopistlerde olduğunu belirtir. Bu vizyon en fazla Atatürk’ün şahsında tecessüm etmiştir. Atatürk bir ütopistti. Toplumu, sıfırdan kendi cumhuriyet vizyonunda inşa etmek istiyordu, en fazla çatıştığı Sünnî ulema onun gözünde eskinin, köhnemiş rejim/ancient rejim olarak hanedanlığın, eski imparatorluk düzeninin sembolleriydiler. Atatürk, Osmanlı’nın artık köhnemiş olduğunu söylerken haklıydı ki Hanedanlık da artık işlerin yolunda gitmediğinin farkındaydı ve yeniyi tedricî reformlarla hayata geçirmek istedi. Üstelik cumhuriyetçilerden çok daha fazla farkındaydılar ve bu nedenle sanayileşmeyi de denediler ama dönemin süper gücü İngiltere karşısında yenildiler. Neticede İngiltere artık ortadan kalkması gereken İmparatorluğun çökmesine karar verdi. Atatürk, modernleşme denemelerindeki başarısızlıktan yola çıkarak “zihnen modernleşilmedikçe ekonomik ve siyasî olarak da modernleşilemeyeceği” mantığı ile Fransız Devrimini taklit eden bir seferberlikle cumhuriyeti inşaa etmeye girişti. Tabii 500 yıllık bir modernleşme sürecini 20 yıla sığdırmak mümkün olamadığından tüm çabası yarım kaldı. Tam da bu nedenle yerini “ne kuş ne deve” diyeceğimiz hibrit yahut melez bile sayılamayan çarpık bir modernleşmeye bıraktı.  Bu modernleşme, Mehmet Akif’te cisimleşen muhafazakâr modernleşme ya da kalkınmacı modernlik dediğimiz modernleşmeye yani teknik modernleşmeye dönüştü.

Bu modernlik, esas olarak Batının teknik kapasitesini taklit edip sonra da Batılı bir sanayileşme ile Batının büyük ekonomileri arasına girmeye dayanır. Batıcı modernliğin tersine kültürel olarak kendi kimliğini muhafaza edip Batı kültürünü uzak tutmak ister. Alt yapı tamamen Batılı kapitalist mantığa uyumlandırılır, üst yapı ise yerlidir.

Atatürk’ün cumhuriyet ideası nasıl bir ütopya ise muhafazakâr modernlik anlayışı da o kadar ütopisttir çünkü hiçbir teknik buluş ve hiçbir ekonomik model, alındığı kaynaktan muaf değildir. Televizyonu edinip Dallas’ı reddedemezsiniz çünkü o teknik, bir paket hâlinde geldiğinden Dallas da gelir. Bu bakımdan yerlilik, sonuçta sadece parlak bir vitrin süsü olur.

Kalkınmacı modernlik dönemleri Kemalizm’in tersine toplumun en fazla sekülerleştiği, çok daha fazla modernleştiği dönemler oldu çünkü alınan teknolojilerle toplum, Batı kültürü ile daha fazla temas kurdu. Dahası, toplumun göreli refah artışı ile tüketimciliğin artışı bir maddîleşme kültürü yarattı. Tüm bunlar, ithal edilen kapitalizmin daha doğrusu devlet eliyle kapitalistleşmenin neticeleri oldu çünkü para kazanmak, parayı elde etmek başlıca hayat amacı hâline gelince sosyal değerlerdeki yozlaşma da kolaylaştı. Bu yüzden de rüşvet, yolsuzluk ve kayırma üçlüsü ile ortaya çıkan ahbap-çavuş kapitalizmi ve devletin rantiyeleşmesi en fazla muhafazakâr modernlikte ortaya çıktı.

Mehmet Akif yaşasaydı ve önerdiği muhafazakâr modernleşmenin böylesi büyük bir yozlaşmaya neden olduğunu görseydi o ünlü “Batının ilmini, fennini alalım ama kültürünü dışarıda bırakalım!” tezini terk ederdi. Kaldı ki Akif’in önerisiyle Türkiye sağının yaptığı şey arasında uçurum var çünkü onun “Alalım!” dediği şey, esasında bir adaptasyondu. Tıpkı ithal ikameci montaj sanayi gibi ülkenin kendisinin bilim insanı, teknisyen üretebileceği ortamı şekillendirmekti. Aslında Akifçi muhafazakâr modernite, bir tüketmeci görgüsüz modernleşme değil düşünümsel bir modernleşmeydi. Yani hedef ve bu hedefe varacak araçların hedefle uyumlandırılması bir anlamda plânlı bir modernleşme! Yani Akif’i doğru anlayan Faruk Yeşil’in önerdiği gibi Batı karşısında bağımsızlığını koruyacak, onun karşısında güçlü duracak bir gelişim modeliydi düşündüğü. Yaşasaydı o da “Kendi değerlerimize uygun bir yazılım yazalım!” derdi. Yeşil’le siyasî duruşlarımız ayrı olduğundan anlaşamazsak da onun amacını gayet iyi anladığımı belirteyim. Bu anlamda Akif’in Müslümanca modernleşmek ideali ile AKP’de vücut bulan Makyavelist modernleşme arasında bir uçurum var.

Bu anlamda Atatürk’ün modernleşme ütopizmi ile AKP’nin modernleşme biçimi aynı devleti ele geçirmek ve bu devletle toplumu yeni bir kalıba dökerek modernleşmektir. Aralarındaki tek fark kültür! Atatürk, tutarlı bir modernist olarak suyu kaynağından içen bir Türkiye düşledi. Ne olursa olsun Atatürk bir idealistti. Tam da o idealist soyutluğu şiddet üretti. Erdoğan ve AKP için idealist kavramı pek söylenecek bir şey değil ama sözde düşmanları ile aynı sosyal mühendislik ve devlet zoru uygulanıyor. Bu zora dayanan “millî şef ideası” ve tek parti iktidarı nerede ise tıpkı basım! İkisinin de niyeti, tamamı ile başka olmasına karşın aynı sonucu vermesi tam da Osmanlı modernleşmesinin neticesi olan modern devletin modernleşmenin başat aktörü olmasıdır. Atatürk döneminde de onun niyetlerine rağmen oluşan şey, bir bürokratik oligarşiydi ve mahkeme-jandarma (bugün polis) eli ile muhaliflerin tasfiyesi bürokratik bir oligarşi yaratıyordu. Atatürk döneminde yolsuzluk hiç olmadı demesek de yaygın değildi, nedeni onun idealist bir modernist olmasıydı. AKP dönemi ise nerede ise “Selam verdim, selamımı rüşvet değildir diye almadılar!” diyen Fuzûlî’nin Şikâyetnâme dizesine uygun bir yozlaşma yaşanmasının nedeni bu bürokratik oligarşidir.

Tam da bu nedenle doğanın uç durumlarında yaşanan felaketin nedeni de bu sahte kartvizit modernleşmedir. Sonuçta “modernlik” dediğimiz şeyin özü öngörmek ve öngörülen durumlara yönelik önlem almaktır ve yine modernite sözleşme esaslıdır. Sözleşme gereğince devlet, şiddet tekelini elinde tutma hakkını toplumun güvenliğini sağlamak için elde eder. Bizdeki sahte modernleşmede ise devlet, toplumun dayanılmaz ağırlığıdır. Bu nedenle devlet hesap vermez. Batıda, Japonya’da ve başka birçok ülkede gördüğümüz gibi bürokratın hatta politikacının, yöneticinin başarısızlık ya da kusurlu olması hâlinde görevini bırakması, yaptığı yanlışıyla zarara yol açan bürokrat ya da yöneticinin hukuk önünde hesap vermesi söz konusu değildir. Çünkü devlet, sözleşmeye dayanmaz; meşruiyeti kendinden menkuldür. Bu modernleşmenin ürünü olan hesap veren devlet, hukukun üstünlüğü ilkeleri ile taban tabana zıttır. Devlet, toplumuna karşı hesap vermekle mükellef değildir ve lâyüs’eldir yani hesap sorulamazdır, hesap vermez! Vatandaş da devlete aittir ve onun hiçbir hukukî güvencesi yoktur.

Agamben’de gördüğümüz istisna hâli, bu topraklarda modern devlet oluştuğundan beri hep mevcut oldu. Bu ülkede devlet, zora dayalı olarak yönetir ve bu zora karşı çıkmaya, ona itiraz edip hesap vermeye kalkanlar bedelini ağır öder. AKP’nin özellikle Gezi isyanından başlayıp dozajı her geçen gün artan zorbalığının kökeninde bu modern devletleşme hâli var. Devlet, aşırı zorba hâle gelince toplum da sindi. Osmanlı’nın Tanzimat döneminde bile görülen hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında da devam eden isyan geleneği de son buldu. İslam geleneğinde adalet yolundan sapıp zulme yönelen yöneticiye isyan hakkı, bunun hukuken meşru sayılması özellikle Cumhuriyet sonrası ağır şekilde cezalandırılan bir modern devlet geleneğine dönüştü. Bu da yöneticilerin her türlü ezayı, cefayı zulmü uygulamasını kolaylaştırdı, hesap sorulmayacağını bilmek bürokratik oligarşiyi cesaretlendirdi ve adaletsizlik, zulüm olağanlaşırken yolsuzluk da adeta zirve yaptı

Tüm bunların sonucu modernliğin iki kuralı hiç uygulanmadı, çeşitli afet hallerine dönük tedbirsizlik ve vatandaşın güvenliğinin sağlanması. Bürokrat suç işlediğinde çoklukla kollanırken vatandaş suç işlediğinde eğer bürokrasiden güvencelere sahip değilse ağır şekilde cezalandırıldı, burada da işlenen suçlar eğer toplumun güçsüz kesimlerine yönelikse hafif cezalarla, bürokrasiden icazetli ise hiç ceza almadan kurtuldu.

Tam da bu yüzden İstanbul gibi bir mega kentte hatta pek çok ilde şiddetli yağışlar nedeni ile can kaybı yaşanması hiç de rastlantı olmadı. Bizdeki yüksek modernizm, devletin bilimle ve rasyonalist akılla toplumu şekillendirmesi olmadı. Bizde toplum, devletin zor aygıtlarıyla bir kalıba dökülmesiyle oldu.

Bu nedenle Batıdan gelen siyasî fikirlerde bizdeki “ne kuş ne deve” modernliğine uygun şekilde çarpık ve orijininden çok fazlası ile kopmuş bir kartvizit oldu. Batılı siyasî fikirler bir üstünlük biçimi oldu ve otoriter modernleşmemize uygun otoriter kimlik kartları oldu.

Kartvizit modernliğinin sonucunda semboller, imajlar çok büyük siyasî anlamlar kazandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında modernleşmenin sembolü şapka ve etek-ceket olarak tayyör iken AKP döneminde bu SİHA oldu. SİHA, Batı karşısında onmaz aşağılık duygumuzun sloganı olan “Avrupa Avrupa duy sesimizi, Bu duyduğun Türk’ün ayak sesleri” sloganı gibi “Dünyaya Türk’ün gücünü gösterdik!” dediğimiz SİHA, bizim zafer şarkımız oldu. Neticede Barcelona’dan dört gol yiyen en güçlü futbol takımımız ve onum muadilinin Avrupa’da nal toplaması, dünya kupasında sahadan silinmemiz gibi silindik çünkü futbolda da bilimsel futbol ilkeleri, takım disiplini ve fizikî dayanıklılık, taktik, strateji gibi ilkeleri hayata geçirmeyen futbol kulüplerimiz, şöhretli yabancı futbolcu ithal ederek Avrupa’da milyonlar harcayıp nal toplar oldular. Bunun sonucunda millî takım da dünya futbolunda ancak kıyıda köşede bir yer bulabildi kendine.

Atatürk’ün saptaması doğruydu. Modernlik, öncelikle zihinsel bir kurulum ama o zihinsel kurulum, hiçbir zaman olmadı çünkü modernlik ithal ettiğimiz bir şey oldu; nasıl ki dünyaca ünlü bir futbol oyuncusunu buraya transfer ettiğinizde geldiği takımda sergilediği başarıyı yakalayamıyor ve çoklukla dış sahalarda nal topluyorsa modernlik de ister ilmini/fennini yani bilimini ve tekniğini -ki en fazla sekülerlik kaynağı da bu ikisidir- isterse kültürünü topyekûn ithal edin, sizi modern yapmaya yetmiyor. Bunca başarısızlığa rağmen hâlâ modernitede ısrar ise bu ülkeye, bu insana eziyet çektirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu dolandırıcılıktan kurtulmadığımız müddetçe depremlerde ve sellerde daha çok insanımız ölecek! Suud’un selameti için kendi çocuklarımızı kurban etmeye devam edeceğiz. Üç kuruş birikimlerimiz de fonlarda iç edilecek ama biz iyine bu dolandırıcı siyasî partilere oy olup yağacağız!

Başlıkta yazdığım gibi çarpık bir modernliğe sözde ilaç olacak şey ise derdimizi daha çok azdırdı. Çarpık modernleşmeye çarpık sağcı ve sahte bir dincilikle cevap verildi ama tek parti döneminde bile dindarlar genç nesillerden endişe duymadı; iman, bu denli tehdit altında görülmedi. AKP ile bir 10 yıl daha devam edersek gerçek manada Müslüman gençler kelaynak kuşları gibi korunmaya alınacak durumda olacak. Şimdiden başlayan dinden uzaklaşma hâli daha da artacak ve deizmden ateizme geçiş, büyük bir artış gösterecek!

Evet, yolları çatallanan bir bahçedeyiz: Ya kendi uygarlık serüvenimizi güncelleyecek ve küllerimizden doğup kapitalizmin elinde eriyip giden insanlığa “Başka türlüsü de mümkün!” diyeceğiz ya da çürüyüp gitmeye devam edeceğiz. Açıkçası benim ilkinden yana en ufak bir umudum yok çünkü dolandırılmayı çok ama çok arzuluyoruz!

Bu şarkı burada bitmedi, şarkının daha çok notası var ve ben bu notaları çalmaya devam edeceğim. Bundan sonraki yazım din ve dindarlık üzerine olacak çünkü adalet ilkesi gereği Batı dünyasını, o uygarlığı eleştirmek kolay ama şu an geçerli din anlayışı ile yüzleşmek zor. O yüzden iğneli beşikte sallanmaya hazır olun!

[1] Pakistan’da özel okulun çatısı çöktü: 27 öğrenci, 1 öğretmen hayatını kaybetti

https://www.evrensel.net/haber/6005020/pakistan-da-ozel-okulun-catisi-coktu-27-ogrenci-1-ogretmen-hayatini-kaybetti

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Soykırımın Gölgesinde İnsanlığın Sessizliği

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanına yazılmış bir imtihandır!

Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “İsrail ne yaptı?”nın çok ötesinde.

Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?

Kim sustu?

Kim ticaretine devam etti?

Kim silah verdi?

Kim petrolünü, çeliğini, çimentosunu, gıdasını, limanını, hava sahasını ve parasını bu düzenin devamına sundu?

Kim diplomatik ilişkilerini sürdürdü?

Kim uluslararası mahkemelerin kararlarını görmezden geldi?

Ve daha da acısı:

Kim Müslümanların temsilcisi, ümmetin lideri olduğunu söylemesine rağmen bütün bunların karşısında yalnızca birkaç kınama cümlesi kurmakla yetindi?

Gazze artık yalnızca İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının hikâyesi değildir.

Gazze, aynı zamanda dünyanın Filistinlilere yapmadıklarının hikâyesidir!

Hukukun bir anlamı yoksa mahkemeler neden var?

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı.

Mahkeme, Netanyahu ve Gallant’ı; savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması, sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçladı.

Bu kararın ardından insanlığın önünde çok basit bir soru vardı:

Uluslararası hukuk, gerçekten herkes için mi?

Yoksa hukuk, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece mi geçerliydi?

Bugün gelinen noktada bu sorunun cevabı hâlâ dünyanın yüzüne bakmaktadır.

Bir devletin lideri hakkında uluslararası mahkeme tarafından tutuklama kararı verilecek fakat aynı lider, başka ülkelerde kırmızı halılarla karşılanabilecek.

Diplomatik ilişkiler devam edecek.

Ekonomik anlaşmalar devam edecek.

Silah ve teknoloji transferleri devam edecek.

Ticaret devam edecek.

Ve bütün bunların üzerine bir de “uluslararası hukuk düzeni”nden söz edilecek.

Bu nasıl bir hukuk düzenidir?

UCM’nin kararları uygulanmayacaksa, uluslararası hukuk yalnızca zayıflara uygulanacaksa, mahkemeler yalnızca güçlülerin dokunamadığı insanları yargılayacaksa, o zaman dünyanın bütün hukuk kürsülerine şu soruyu sormak gerekir:

Adalet, nerede?

Üstelik mesele, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir.

SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde büyük silah ithalatının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini Almanya’dan aldı. Gazze’yi imha eden tankların, uçakların yakıtı Türkiye’den, yani Gazze’deki yıkım sürerken İsrail’in askerî kapasitesini besleyen uluslararası tedarik sistemi de varlığını korudu.

İşte asıl çelişki burada ortaya çıkıyor:

Bir tarafta ateşkes çağrıları, diğer tarafta savaş makinesini besleyen ekonomik ve askerî ilişkiler…

Bir tarafta “uluslararası hukuk” sözleri…

Diğer tarafta o hukukun gerektirdiği sonuçları almaktan kaçınmak!

Bu yalnızca siyasi bir çelişki değildir.

Bu, ahlâkî bir çöküştür!

Batı’nın çifte standardıdır!

Batılı devletlerin tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.

Bazı Avrupa ülkeleri İsrail’e yönelik silah ve ticaret politikalarında kısıtlamalara gitmiş, bazıları Filistin devletini tanımış, bazıları İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. 2025-2026 döneminde Avrupa’da bu yönde çeşitli adımlar da atılmıştır.

Fakat bütün bunlar, daha büyük bir soruyu ortadan kaldırmıyor:

Neden bu adımlar çok daha önce ve çok daha kapsamlı biçimde atılmadı? Bölge ve İslam ülkeleri İsrail’e karşı nahif kınama cümlelerinin dışında bir şey yapmış değil, Türkiye de buna dahildir!

Gazze’deki yıkımın boyutu artık inkâr edilemeyecek kadar büyüdüğünde bile ekonomik çıkarlar, stratejik ittifaklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman insan hayatının önüne geçebildi, bu nasıl bir utanmazlıktır!

İnsan hakları konusunda dünyaya ders verenler, konu İsrail olduğunda bir anda “stratejik ortaklık” diline dönüyor.

Demokrasi savunuluyor.

İnsan hakları savunuluyor.

Kadın hakları savunuluyor.

Çocuk hakları savunuluyor.

Savaş suçları yargılanıyor.

Fakat Filistinli bir çocuk öldüğünde bütün bu evrensel değerlerin sınırları birdenbire belirginleşiyor.

Demek ki sorun değerlerin yokluğu değilmiş.

Sorun, değerlerin kim için uygulanacağının önceden belirlenmiş olmasıymış. Bunu İslam dünyasının hâlâ anlamamış olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Diğer yandan da aynaya bakmak zorundayız

Batı’yı eleştirmek kolay.

Asıl zor olan kendi evimizin önüne bakmaktır.

İslam ülkeleri Gazze konusunda sayısız açıklama yaptılar.

Zirveler düzenlendi.

Bildirgeler yayımlandı.

Kınamalar yapıldı.

“Derin endişeler” ifade edildi.

“Uluslararası toplum göreve çağrıldı.”

Bütün bunlardan sonra çok daha basit bir soru soruyoruz:

Peki, ekonomik ve siyasî ilişkiler ne oldu?

Bir ülkenin İsrail’le ticareti devam ederken aynı ülkenin hükümeti Gazze’deki insanlık dramını kınadığında doğal olarak şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Kınama ile ticaret arasındaki mesafe kaç kilometredir?

Çünkü bazı şeyler yalnızca sözle açıklanamaz.

Para da bir sözdür.

Ticaret de bir sözdür.

Petrol de bir sözdür.

Çelik de bir sözdür.

Çimento da bir sözdür.

Liman da bir sözdür.

Diplomatik ilişki de bir sözdür.

Bütün bu ilişkiler devam ederken yapılan kınamalar, eğer somut bir politikaya dönüşmüyorsa, bir süre sonra vicdanı rahatlatan diplomatik ritüellere dönüşür.

Örneğin Dünya Bankası’nın ticaret verileri, 2024 yılında İsrail’in Portland çimentosu ithalatında Mısır ve Türkiye‘nin de önemli tedarikçiler arasında olduğunu gösteriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin resmî verileri ise İsrail’le ticaretin 2025 yılında yaklaşık 3,2 milyar dolar seviyesinde olduğunu; bu ticaretin tahıl, demir-çelik, mineral yakıtlar ve çeşitli sanayi ürünlerini de kapsadığını bildiriyor.

Bunlar yalnızca rakam değildir.

Rakamların arkasında bir siyasî tercih vardır!

Bir devlet, başka bir devletle milyarlarca dolarlık ticaret yaparken aynı zamanda onu uluslararası alanda siyasî olarak izole etmeye çalışıyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık, ciddi bir samimiyetsizlik var demektir!

Müslüman devletler neden bütün imkânlarını kullanmıyor?

İslam dünyasının elinde yalnızca dua ve kınama yoktur.

Ekonomik güç vardır.

Enerji vardır.

Limanlar vardır.

Ulaşım koridorları vardır.

Ticaret vardır.

Diplomasi vardır.

Uluslararası kuruluşlarda oy gücü vardır.

Milyarlarca insanın tüketim gücü vardır.

Fakat bütün bunların ortak bir siyasî iradeye dönüşmesi konusunda ciddi bir sorun bulunmaktadır.

Oysa bu devletler isterse çok daha güçlü bir diplomatik ve ekonomik baskı mekanizması oluşturabilir.

Devletler topluma coco-cola boykotunu öğütleyip kendileri İsrail’e petrol, çelik, çimento ve gıda göndermeye devam ediyorsa ortada çok büyük bir kandırmaca var demektir.

İsrail’le ilişkilerin kademeli olarak sınırlandırılması…

Silah ve askeri teknoloji transferlerinin engellenmesi…

Askerî amaçla kullanılabilecek stratejik ürünlerin denetlenmesi…

İsrail’in uluslararası kuruluşlarda hesap vermesini sağlayacak ortak diplomatik girişimler…

UCM kararlarının uygulanması için ortak tutum…

Filistin’in yeniden imarı için bağımsız ve şeffaf bir fon…

İslam ülkelerinin ve dünya ülkelerinin Gazze’ye kesintisiz insani yardım için ortak lojistik mekanizma kuramayacak kadar aciz olması kabul edilemez bir durumdur!

Ve en önemlisi:

İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin ekonomik ve diplomatik bir bedeli olduğunu göstermek.

Bunlar yapılabilir.

Mesele imkân meselesi değildir.

Mesele siyasî irade meselesidir!

Şimdi de sivil toplumun sessizliğiyle yüzleşelim

Belki de en acı meselelerden biri budur.

İslam dünyasında iktidarların yanlış politikalarını eleştirmesi gereken birçok sivil toplum kuruluşu, cemaat, vakıf, sendika, meslek örgütü ve kanaat önderi, Gazze konusunda gerektiği kadar yüksek ses çıkaramadı.

STK’ların tamamına yakını birkaç istisna dışında iktidarların siyasî sınırlarına hapsoldu.

Bazıları ekonomik ilişkilerden dolayı sustu.

Bazıları “devletin bekası” söyleminin arkasına saklandı.

Bazıları ise birkaç sosyal medya paylaşımıyla sorumluluğunu yerine getirdiğini düşündü.

Oysa sivil toplumun görevi iktidarın sözcülüğünü yapmak değildir!

Sivil toplumun görevi, iktidarın yanlışına karşı toplum adına konuşabilmektir!

Bir hükümet yanlış yapıyorsa, bunu söylemek hükümete düşmanlık değildir!

Bir devlet İsrail’le ticarî ilişkilerini sürdürüyorsa bunu sorgulamak devlete düşmanlık değildir!

Bir hükümet Filistin konusunda etkisiz kalıyorsa bunu eleştirmek ülkeye ihanet değildir!

Tam tersine:

Hakikati söylemek, toplumun iktidara karşı en önemli ahlâkî denetim mekanizmalarından biridir!

STK’lar sadece para toplayan, iktidar kalk, dediğinde kalkan; otur, dediğinde oturan bir şebekeye dönüşmüş durumdadır!

Eğer STK’lar yalnızca iktidarın izin verdiği kadar konuşabiliyorsa artık sivil toplum olmaktan çıkmıştır.

Eğer vakıflar yalnızca iktidarı rahatsız etmeyecek meselelerde mazlumlardan söz ediyorsa, o mazlumluk söylemi de anlamını kaybeder!

Eğer “hak”, “adalet”, “ümmet”, “tevhid” ve “insanlık” kavramları yalnızca siyasi konfor alanımızın içinde kullanılıyorsa, o kavramların içini boşaltmış oluruz!

Gazze, İslam dünyasının sivil toplumuna da ayna tutmuştur.

İşte o aynada görünen manzara hiç de hoş değildir.

Peki, bundan sonra ne yapılmalı?

Artık yalnızca “Gazze için ne hissediyoruz?” sorusunu sormak yetmez.

“Gazze için ne yapıyoruz?” sorusunu sormak zorundayız.

Bundan sonra yapılması gerekenler açıktır:

  1. Kınama siyasetinden yaptırım siyasetine geçilmelidir.

Her yeni saldırıdan sonra bildiri yayımlamak yerine, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin somut diplomatik ve ekonomik sonuçları olmalıdır hatta Mekke İttifakı ülkeleri fiilî durum oluşturarak Gazze’den Filistin’den İsrail’i defetmelidir. Gazze’ye acil gıda ve sağlık ekip ve ekipmanlarının transferini sağlamalıdır; bu, Mekke İttifakı için rüştünü ispatlama konusunda iyi bir fırsat olacaktır. ABD ve İsrail kontrolünde olan bir yapılanma olmadığını gösterecektir.

  1. Ticaret şeffaflaştırılmalıdır.

Devletler, İsrail’le yaptıkları ticaretin kalemlerini topluma açık biçimde yayımlamalıdır.

Petrol nereden geliyor, Nereye gidiyor?

Hangi ürünler gidiyor?

Hangi şirketler taşıyor?

Hangi limanlar kullanılıyor?

Hangi kamu kurumları aracılık ediyor?

İnsanlar bunları bilmelidir!

  1. Stratejik ürünler konusunda ortak politika oluşturulmalıdır.

Enerji, yakıt, çelik, çimento, askerî malzeme; çift kullanımlı teknolojiler ve kritik lojistik hatlar konusunda ortak bir İslam dünyası politikası geliştirilmelidir!

  1. UCM kararları siyasî bir metin olmaktan çıkarılmalıdır.

UCM kararlarını tanıyan devletler, mahkemenin kararlarını uygulama konusunda ortak hareket etmelidir.

Hukuk, yalnızca başkalarının uyması gereken bir metin değildir!

Hukuk, gerektiğinde kendi müttefikimize karşı da uygulanabilmelidir. Batı, bu konuda sınıfta kalmıştır!

  1. Filistin’in yeniden inşası bağımsız bir ekonomik projeye dönüştürülmelidir.

Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası yardımlara mahkûm bir Filistin yerine, İslam ülkelerinin ortak finansmanıyla sürdürülebilir bir yeniden yapılanma fonu kurulmalıdır. Filistin bundan böyle İsrail tasallutundan da kurtarılmalıdır!

  1. Sivil toplum iktidarlardan bağımsızlığını yeniden kazanmalıdır.

STK’lar hükümetlerin açıklamalarını tekrar etmek için değil, gerektiğinde hükümetlere “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sorabilmek için vardır!

  1. Akademi, medya ve hukukçular daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Gazze, yalnızca duygusal sloganlarla konuşulmamalıdır!

Uluslararası hukuk araştırılmalı.

Ticaret zincirleri araştırılmalı.

Silah tedarik zincirleri araştırılmalı.

Şirketlerin sorumlulukları araştırılmalı.

Devletlerin yükümlülükleri belgelenmeli.

Ve bütün bunlar kamuoyuna anlatılmalıdır!

  1. Boykot, bilinçli ve belgeli hâle getirilmelidir.

Öfkeyle hazırlanmış rastgele listeler yerine şirket sahipliği, tedarik zinciri, yatırım ilişkileri ve İsrail’le ekonomik bağlantılar konusunda doğrulanabilir bilgiler kullanılmalıdır.

Çünkü mücadele, yalnızca öfkeyle değil, bilgiyle kazanılır.

Gazze bize ne öğretti?

Gazze bize bir halkın yalnız bırakıldığında ne kadar büyük bir bedel ödeyebileceğini gösterdi!

Ama bundan daha fazlasını gösterdi.

Güçlülerin hukukunun nasıl işletildiğini gösterdi!

Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını gösterdi!

Diplomasinin bazen vicdanı nasıl susturabildiğini gösterdi!

Devletlerin çıkarlarının insan hayatının önüne nasıl geçebildiğini gösterdi!

Daha da önemlisi;

Bir toplumun kendi yöneticilerine hesap sormadığı zaman, en ağır zulümlerin bile sıradanlaşabileceğini gösterdi!

Bugün Gazze için ağlamak kolaydır!

Gazze hakkında paylaşım yapmak kolaydır!

Bayrak asmak kolaydır!

Bir mitinge katılmak kolaydır, hele de iktidar mitinglerine!

Bir bildiri yayımlamak kolaydır!

Zor olan şudur:

Kendi hükümetine soru sormak!

Kendi şirketinin ticaretini sorgulamak!

Kendi ülkenin politikasındaki çelişkiyi söylemek!

Kendi çevrenin sessizliğine itiraz etmek!

Ve bunu hiçbir siyasi çıkar hesabı yapmadan yapmak!

Artık mesele Filistin değil, insanlığın geleceğidir!

Bugün Gazze’de yaşananları yalnızca Filistin meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Eğer bir çocuğun öldürülmesi karşısında dünyanın tavrı çocuğun milliyetine, dinine veya yaşadığı coğrafyaya göre değişiyorsa artık mesele Filistin olmaktan çıkmıştır!

Mesele insanlığın ortak ahlâkıdır.

Eğer uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için uygulanıyorsa hukuk değildir!

Eğer insan hakları yalnızca bize yakın insanlar için savunuluyorsa insan hakları değildir!

Eğer adalet yalnızca güçlülerin izin verdiği kadar varsa adalet değildir!

Eğer Müslüman ülkeler bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken diğer yandan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebiliyorsa ortada ciddi bir ahlâkî çelişki vardır.

Eğer sivil toplum, iktidarların yanlışlarını söylemeye cesaret edemiyorsa toplumun vicdanını kim temsil edecektir?

Son söz: Gazze’nin bizden istediği şey merhamet değil, sorumluluktur!

Gazze bizden yalnızca gözyaşı istemiyor.

Hafıza istiyor.

Adalet istiyor.

Hesap sorulmasını istiyor.

Çifte standardın sona ermesini istiyor.

Siyasî irade istiyor.

En çok da şunu istiyor:

Bir daha hiçbir mazlumun, dünyanın çıkar hesapları arasında kaybolmayacağı bir düzen!

7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların hesabı, sadece tarih tarafından tutulmayacak.

Devletlerin kararları da yazılacak.

Hükümetlerin sessizliği de yazılacak!

Sivil toplumun sessizliği de yazılacak!

İnsanların duyarsızlığı da yazılacak!

Şirketlerin ticareti de yazılacak!

Silahların hangi ülkelerden geldiği de yazılacak!

Limanların kimlere açıldığı da yazılacak!

Diplomatların hangi cümleleri kurduğu da yazılacak!

Ve sivil toplumun nerede durduğu da yazılacak!

Çünkü tarih yalnızca öldürenleri yazmaz.

Seyredenleri de yazar!

Bugün insanlığın önünde hâlâ bir tercih vardır:

Gazze’yi yalnızca bir trajedi olarak mı hatırlayacağız?

Yoksa Gazze’nin açtığı yaradan daha adil, daha bağımsız ve gerçekten evrensel tevhidî bir hukuk düzeninin doğmasına mı vesile olacağız?

Bunun cevabı Washington’da, Brüksel’de, Tel Aviv’de veya New York’ta yalnızca hükümetlerin vereceği bir karar değildir.

İstanbul’da da verilecektir.

Kahire’de de,

Riyad’da da,

İslamabad’da da,

Doha’da da,

Kudüs’te de!

En önemlisi de bizim vicdanımızda verilecektir.

Çünkü Gazze, bize yalnızca bir halkın nasıl öldürüldüğünü göstermedi.

Bir dünyanın, kendi değerlerini ne kadar kolay terk edebildiğini de gösterdi!

Şimdi yapılması gereken, bu utancı yalnızca dile getirmek değil;

onu değiştirecek bir iradeye dönüştürmektir!

Bunun da ilk şartı şudur:

Artık yalnızca İsrail’i değil, İsrail’in yaptığı zulüm karşısında susan, çıkarını adaletin önüne koyan ve kendi sorumluluğunu inkâr eden herkesi sorgulamak zorundayız!

Elbette adalet, yalnızca zalime “dur” demek değildir.

Adalet, zalimin zulmünü mümkün kılan düzeni de değiştirmektir!!!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

4
0
Would love your thoughts, please comment.x