Connect with us

Yazılar

Bir 14 Mart Yazısı: ‘Tababet San’atının Tarz-ı İcrası’nın Tadı Tuzu Kaldı mı? – Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya

Yayınlanma:

-

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan ve o yıllarda adı “Öğrenci Seçme Sınavı ve Öğrenci Yerleştirme Sınavı” olan iki sınava girip yüz binlerce aday arasından sıyrılıp ülkenin İstanbul Üniversitesi’nden sonra ikinci kurulan Ankara Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’ne girmiştim. (1) Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde işçi olan bir babanın iki evladından biri olarak tahsil hayatıma devam etme ve bir meslek sahibi olma dışında bir seçeneğim de yoktu. “Üniversite tercihinde neden tıp fakültesi?” sorusunu hem genel hem de özel olarak “Tıp Fakültesi” konulu yazılarımın soru ile aynı isimli makalemde cevaplamaya çalışmıştım. (2)

O yıl fakülte kontenjanlarının mevcut haliyle hiçbir hazırlık ve plân-program yapılmadan iki katına çıkarılması ile fakülte boyunca yaşadığımız sorunlara da bir başka makalemde değinmiştim. (3)

Kontenjan artırımı bazı sorunlara yol açmış olsa bile Ankara Tıp, köklü ve belirli kalitesi olan bir kurum olup binaları, donanımı ve akademik kadrosu ile iyi bir konumda idi. (4) Ülkenin tanınmış ve önde gelen hocalarından önemli bir kısmı fakültede derslerimize giriyordu. (5)

İlkokul 2 ve 3’te sınıf ikincisi; ilkokul 4, 5 ve ortaokul’da sınıf ve okul birincisi; lisede sınıfın ve okulun önde gelen talebelerinden biri olmama rağmen, üniversite imtihanına hazırlanmak için maddi imkânlarımız elvermediğinden dolayı dershaneye gidememiştim. Dershaneye giden bir akrabamın oğlundan edindiğim dershane dokümanları ve harçlıklarımdan biriktirdiklerimle alabildiğim üniversiteye hazırlık kitapları ile sınava hazırlanmış, lisede matematik bölümünde olmama rağmen sınav için biyoloji dahi çalıştığım için zihinsel açıdan oldukça yorgun düşmüştüm.

Bu yorgunluk fakülte boyunca sürdü. Eğitim sistemine olan bütün inanç ve güvencimi de yitirmiştim. Tıp Fakültesi zaten en uzun ve zorlu bir eğitime sahip olup bir de eğitim ortamı ile ilgili hayal kırıklığı yaşayıp sorunlarla karşılaşınca ve üstüne üstlük içinde bulunduğum yaşlardan kaynaklanan kişilik ve kimlik oluşumu, arayışı gibi faktörler de eklenince fakültede durumu idare edip daha çok paramedikal (tıp harici) kitap ve yayınlar ilgilerimde öne çıktı. (6) Beşinci sınıfta bir stajdan bütünleme sınavına kaldığım için bir iki aylık gecikmeyi saymazsam, altı buçuk not ortalaması ile Ağustos 1988’de mezun oldum.

O yıl yeni uygulamaya konan “Tıpta Uzmanlık Sınavı”na girip de başarılı olamayınca mecburi hizmet kurası çektim ve Ağrı yollarına revan oldum. Kura çekimi sırasında ve sonrasında bazı meslektaşlarımızın bir yol ve yöntemini bularak daha uygun ve elverişli yerlerde zorunlu görevlerini tamamladıkları konusunu tatsız ve aslı astarı olmadığını düşündüğüm bir rivayet olarak zikredip geçeyim. Ağrı Verem Savaş Dispanseri Tabibi olarak meslekte ve memurlukta ilk tecrübelerimi kazandım, ismi lâzım değil, darbeci bir paşanın o yıllarda dinleyicilerine söylediği “Mecburi hizmete gelen doktorları ağaca bağlayın ki kaçmasınlar!” sözüne uyarak kaçmadım, acı tatlı şeyler geldi başıma ve hepsi birer anı olarak hafızamdaki yerlerini aldı. (7) Doktorların o yıllarda maaşları çok da iyi değildi. Pratisyen hekimin muayenehane açtığı yıllar bitmek üzere idi. Uzman doktorlar ise ya sadece muayenehanede (varsa özel hastanede) ya da daha sıklıkla bir ayağı devlet (sigorta, üniversite, vb.) hastanesinde diğer ayağı muayenehanede hastadan ekstra para (bıçak parası vb.) talep ederek hakları olanı aldıklarını düşünüyorlardı. Meşhur tabiri ile “doktorların eli hastaların cebinde” idi ve “Ne verirseniz verin bu doktorların gözü doymaz!” diye bir inanış vardı; hani halka sorsanız gerçek payı da yok değildi. Nedendir bilinmez, zorunlu görevde en yakın dostlarım meslektaşlarımdan ziyade dispanserin bitişiğindeki Sağlık Meslek Lisesi’nin müdür ve öğretmenleri oldu. İlginçtir fırça, hakaret, değersiz görme gibi olumsuz tavır ve tutumlar da çoğunlukla ve özellikle idareci pozisyondaki meslektaşlarımdan sâdır oldu. (8,9)

Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı üçüncü girişimde kazanmak ve tekrar memleketim Ankara’ya dönmek nasip oldu. O yıllarda bile aslı astarı var mı bilmem ama ilk kez sınava girdiğimde sınav sorularının birilerine verildiği iddiaları ortalıkta dolaştı durdu. Sınavı kazanamayan birilerinin Azerbaycan gibi bazı ülkelerdeki üniversite ve hastanelerde girmek istedikleri bölümlere kayıt yaptırıp kısa bir süre sonra da Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerine yatay geçiş yaptıklarına ise bizzat şahit olmuştum.

Fakültede aynı dönemden bir arkadaşımın ihtisas yaptığı yer olması hasebi ile önerdiği, Ankara’da olmasının ailemin yanına dönüşe imkân vereceği ve o kadar çalışıp çabalayıp zar zor alabildiğim puanla iyi kötü bir uzmanlığa girebileyim diye tercih listemin sondan bir önceki sırasına yazdığım ‘Göğüs Cerrahisi’ne girmiştim. Girdikten sonra bile bir iki defa daha ihtisas sınavlarına başvurduğumu, umduğumu bulamadığımı, bulamayınca da elimdekiyle yetinip göğüs cerrahisine yavaş yavaş ısınmaya ve alışmaya başladığımı not edeyim. Zira o yıllarda bile göğüs cerrahisi, cerrahi branşlar arasında az bilinir olması, hasta ve hastalık sayısının kısıtlı oluşu, ameliyatlarının zor oluşu, nöbetler, muayenehaneciliğe ve şimdilerde de performans sistemi ve özel hastaneciliğe pek de elverişli olmaması hasebiyle ihtisasa giriş sınavlarında çok tercih edilmiyordu. Ki şimdilerde bile ihtisas sınavlarında en düşük puanla girilen ve hatta yeterli başvuru olmadığı için kontenjanlarının çoğu boş kalan uzmanlık dalları arasındadır. Uzman olan göğüs cerrahlarının önemli bir kısmı inaktif olup gitgide branşlarından uzaklaşmakta, çoğu bulundukları kurumda idare edilmekte ya da idareci pozisyonda bulunmaktadırlar.

O yıllarda Sağlık Bakanlığı’na (ve Sosyal Sigortalar Kurumu’na) bağlı Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde Klinik Şefliği sistemi vardı. Hani şu ‘Şef’in İlkeleri’ diye esprili bir şekilde söylenir ya! “Madde 1. Şef her zaman haklıdır. Madde 2. Şefin haksız olduğu durumlarda 1. Madde uygulanır!” Teorik olarak 4 yıl olan uzmanlık eğitimim pratikte 4.5 yılda tamamlandı. Akademik açıdan tıp fakülteleri, Sanatoryumlardaki uzmanlık eğitimini biraz hafife alsalar da, vaka potansiyeli açısından durum hiç de öyle değildi. Zaten zamanla akademik açıdan da fark kapanmış, hatta Sanatoryumlarda yetişen asistanların çoğu yeni açılan üniversitelerdeki Göğüs Cerrahisi Anabilim Dallarını kurmuşlardır. Hani ‘sefil asistan’ diye meşhur bir deyim var ya, aldığımız maaş düşük olduğu gibi, bolca nöbet vardı ve ücreti de yetersiz idi. O yıllarda döner sermayeden pay alma uygulamaları yeni yeni başlıyordu, fakat sadece bir iki defa az buçuk döner alabilmiştik. Hatta bütçemize üç beş kuruş katkı olsun diye ben dahil asistanlardan bazıları Ulus’ta bir hastanede nöbet tutuyor, nöbet ertesi hastanenin yolunu tutuyorduk. Asistan iken evlenmeme ve eşim de hemşire olarak çalışmasına rağmen, babamın işçi emeklisi ikramiyesi ile aldığı evde oturuyor, ay sonunu ancak getirebiliyorduk. İhtisas bitip Van’da yeni kurulan tıp fakültesine geçerken, evin eşyasını nakliye şirketi ile anlaşıp taşırken bile kardeşimden borç almak zorunda kalmıştım. İhtisas yılları mali açıdan olmasa da eğitim, arkadaşlık ve mesleki açıdan verimli ve güzel hatıralarla geçip gitti. (10,11,12)

İhtisas bitimine doğru ‘ne yapacağım’ diye düşünüp dururken ve aynı yerde devam etme çareleri düşünürken, klinik şef muavinimizin Van ya da Urfa illerinde yeni kurulan tıp fakültelerine geçme teklifi, doğudaki bu illerin uzaklığı nedeniyle çok sıcak gelmemişti. Daha batıda bir ildeki üniversiteye geçebilmek için o üniversitedeki bir meslektaşımın aracılığı ile rektörle yaptığım görüşme ise olumsuz sonuçlanmıştı. Ankara’da kalamayınca ve tercihli kurada da İstanbul çıkınca bir çırpıda soluğu ta Van’da aldım (ki nedeni de Angaralılar’ın meşhur İstanbul korkusudur).

Uzmanlık sonrası mecburi hizmet ile yeni kurulan tıp fakültelerinin öğretim üyesi ihtiyacı birleşince Van Tıp’taki hikâyem de başlayıverdi. Ve dile kolay, tam 11 yıl sürdü. Doğu ve Güneydoğu’daki doktor, asker, polis ve diğer memurların mecburi hizmetinden fazla, hatta belki birçok yöre insanından bile fazla kaldım. Kendimi hiçbir zaman Van’a ait hissetmesem, aidiyet bağı kuramasam da benim açımdan Van Tıp Yılları güzel ve verimli yıllar oldu. Van Tıp’a ve Van’a bir şeyler verdim; Van, Vanlılar ve Van Tıplılardan da çok şeyler aldım. Bir fakültenin, hastanenin kuruluşunun zorluklarını ve heyecanını yaşadım. Dostluklar, arkadaşlıklar kurdum. İlk defa doktorlukta elim biraz para gördü desem yeridir. Hem kurum geliştirme katkısı nedeniyle maaş, hem de sabit bile olsa düzenli bir döner sermayeden katkı payı ödemesi vardı. Eşim de çocuklar nedeniyle görevini bırakmasına rağmen, tasarruflu davranarak biriktirdiğim parayla yıllarca birçok evde kiracı olarak oturduktan sonra on bir yılın sonunda biri Van’da diğeri Ankara’da iki adet ev dahi alabilmiştim, hatta ikinci el bile olsa arabamı da yenileyebilmiştim. Fakültedeki yardımcı doçentlik görevimin başında kısa bir bocalamadan sonra kesin ve radikal bir karar aldım ve bugüne kadar da uyguladım. Hiç muayenehanecilik yapmadım. Üniversitede iken bile hiçbir hastamı özel muayene ve ameliyata yönlendirmedim, hiçbir hastamdan para almadım, performans puanı endişesi ile hiçbir hastama yaklaşmadım. Otuz üç yıllık meslek hayatımda devlet memuru olarak mali ve özlük hakları açısından yaptığım anlaşmaya bağlı kaldım. (13)

Memleketin en doğusunda, türlü yokluk, yoksunluk ve sıkıntılarla kurulmasına çalışılan yeni bir tıp fakültesinin kuruluşuna şahitlik etmek, katkıda bulunmak olağanüstü bir deneyim oldu. Üstelik zor zamanlardı ve 28 Şubat Süreci rüzgârları oldukça sert esiyordu. Van Tıp benim açımdan tam bir laboratuar ve aynı zamanda bir okul işlevi gördü. Her tür farklı inanç, düşünce, tavır ve tutuma sahip insanlarla bir arada bulunmak zenginleştirici bir sonuca yol açtı. Eğitimci vasfımı ben orada kazandım. Orada akademik hayatta dur durak bilmeden, yılmadan çalışmak gerektiğini öğrendim. Yurtiçi (Ankara Tıp) ve yurtdışı (Fransa Strasbourg Tıp) iki göğüs cerrahisi merkezine gidip bilgi, görgü ve tecrübemi kendi imkânlarımla da olsa arttırmaya çalıştım. Doçentlik başvurumda iki defa üst üste başarısız olsam ve bir ara vazgeçip ihtisas yaptığım yere klinik şef muavini olmak için dönmek amacıyla sınava girsem de (ki dosya aşamasında akamete uğramıştı) üçüncü doçentlik başvurumda Allah lütûf ve yardım etti, muradıma erdim. Uzman olduktan dokuz ay sonra değil ama dokuz yıl sonra nur topu gibi bir akademik titrim oldu. Her doçentlik başvurum daha dosya aşamasında o günkü sınav-jüri sisteminin ve bir zamanlar öğrencisi olduğum üniversitenin ideolojik ön-yargılı duvarlarına çarpıp çarpıp geri döndü. Ama beni öldürmeyen şey güçlendirdi, biledi, mücadele azmimi perçinledi. Sonunda kulları ne yapıp edip engel olmaya çalışsa da O diledi, “ol dedi ve oldu!”

Van Gölü’nde yaşayan inci kefallerinin üreme döneminde yumurtalarını bırakmak için göle dökülen Erciş yolu üzerindeki tatlı akarsuyun akış yönünün tersine yüzüp karşılarına çıkan engelleri aşmak için olağanüstü bir çaba gösterdikleri gibi, Türkiye’nin dört bir yanından gelip Van’da inci kefali misali bütün sıkıntıları, zorlukları göğüsleyen ve karşımıza çıkan engelleri aşmak için büyük bir azimle gayret sarf eden bizler, Van’da değişik zaman dilimlerinde görev yaptık; birçok acı tatlı anı biriktirdik, dostluklar, arkadaşlıklar kurduk. Sonra yine az bir kısmımız dışında hepimiz yine geldiğimiz gibi zaman içinde birer ikişer Türkiye’nin dört bir yanına dağıldık. Son Van depremi ile büyük hasar alıp tümüyle yıkılan ve şehir parkı haline getirilen Van Tıp Fakültesi ve Hastanesinin yerinde bugün yeller esiyor ve tarihe karışıp ‘bir varmış bir yokmuş’ misali oldu ama o hikâyeyi yazmak da bana nasip oldu. (14)

Van’a veda etmek ve yeni bir açılım, yeni bir başlangıç yapma zamanım gelip geçmişti fakat bu yöndeki uğraşlarım hep başarısızlıkla sonuçlandı. Zira “fişlenmiştim, adım-eşkalim bilinmekte” idi. (15)

Tam umutların bitip tükendiğini düşündüğüm bir zamanda, bir rüzgâr esti ve kendimi bir zamanlar gitmemek için ta Van’a gittiğim İstanbul’da buldum. (16)

Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde yeni bir sayfa açtım. Tanımadığım, tanınmadığım bir yerde bütün sıkıntılara, zorluklara, yadırgamalara rağmen enerjimi muhafaza ederek, tempomu hiç bozmadan sabırla, adım adım yürüdüm. İlkelerimden asla taviz vermedim, inancıma ve kendime olan saygımı asla yitirmedim; yitirilmesine, yitirmek isteyenlere de ne pahasına olursa olsun izin vermedim. Her türlü maddi ve manevi kaybı göze aldım ama çizgimden, duruşumdan, yürüyüşümden asla taviz vermedim. Hastane ihmâl edilmiş eski ve sorunları hayli fazla bir hastane olmasına rağmen, ondan bundan şikayet etmeden elimden geleni yaptım, elimdeki mevcut şeyleri korumak için direndim, bedel ödemeyi dahi göze aldım. Halbuki kötü adam, “geçimsiz, uyumsuz, muhalif” biri gibi nitelenebilecek davranışlardan kaçınarak birçokları gibi pekâlâ klinik şefliğinin, başhekim ve yardımcığının tadını çıkarabilir, keyfini sürebilirdim. Her türlü ortama hemen adapte olur, “gelene ağam, gidene paşam” derdim, araziye uyup kimseyle kavga etmez, konumumu tehlikeye atacak hiçbir risk almazdım. (17) İşime, aşıma, menfaatime, keyfime, makam-mevkiime bakabilirdim. Bütün bunlar olabilirdi fakat o zaman da ben, ben olmazdım. Bu nedenle “başhekimliğe veda” etmeyi de göze aldım, boşaltılıp yıkılmasının önüne geçmek için herkesle, her şeyle kavgalı hale geldiğim hastanenin binalarından biri olmasına rağmen evim, yuvam olarak gördüğüm cerrahi bloğun boşaltılıp yıkılmasının ardından “son mektup” da yazdım. (18, 19)

Dördüncü cerrahi klinik şefi olarak başladığım Süreyyapaşa Hastanesi’nde gün geldi tek cerrahi klinik şefi, tek cerrahi doçenti ve başhekim oldum. Hatta bir ara başka bir hastanenin göğüs cerrahisi kliniği kapanmasın diye vekil klinik şefliğini bile üstlendim. Üstelik bütün bunlar mahkeme sonucu şeflikten alınıp aynı hastaneye uzman olarak atanmam sonrasındaki sıkıntılı süreçte oldu. “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” ne demekmiş, yaşadım ve gördüm.

663 sayılı “Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında”ki kanun hükmünde kararname ile kamu hastaneleri kurumu ve genel sekreterlikler kurulup klinik şeflikleri lağvedilip şef ve şef muavinlerinin öğretim görevlisi pozisyonuna indirgendiği çalkantılı ve sıkıntılı zamanlarda başhekimlik ve klinik sorumluluğu üstlendim, o süreçleri mümkün olduğunca yapıcı ve az hasarlı bir biçimde atlatmaya çalıştım. Az hasarlı dememe aldırmayın, aslında en ağır hasarı ben aldım. Belki bu süreçte tek olumlu gelişme Sağlık Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri’ni eğitim ve akademik açıdan bünyesinde toplaması ve toparlaması için kurulan “Sağlık Bilimleri Üniversitesi” kadrosuna 12 yıllık kıdemli doçentlikten sonra profesör olarak geçmem oldu.

Fakat zaman içinde gördüm ki, hiçbir şey söylendiği ve zannettiğimiz gibi değilmiş. Yeni yapıda akademik ve idari hiyerarşi, ne üniversitede ne de hastanede gözetildi, teamüllere uyulmadı. “Lâ havle ve lâ kuvvete, illâ billâhil aliyyil azîm” diyerek son üç yılda her türlü başıma gelene, getirilene sabrettim, hâlihazırda maddi olmasa da Süreyyapaşa ile manevi bağım tamamen koptu. On beşinci yılın sonunda, yolun sonuna geldim.

Hele bu yılın başında üniversite kadrosunda olup da düne yani üniversiteye geçinceye kadar Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak çalıştığımız hastanelerde bizlere “Siz artık üniversite mensubusunuz, bu hastanelerde çalışmaya devam edebilmeniz için artık afilye hastane protokolüne uymak zorundasınız!” denilip tek taraflı dayatılan ve bir nevi “teslimiyet sözleşmesi” de denilebilecek “hizmet sözleşmesi” adı altında bugüne kadar olan iş güvencemizi ve akademik özgürlükleri yok sayan bir sözleşmeye imza atmak zorunda bırakıldık ki söyleyecek söz bulamıyorum! Bu sözleşme ile birlikte ilgili hastane başhekiminin not verdiği, her şeye müdahil olduğu ve bir yıllık yapılan sözleşmenin sonunda notunuz ve performansınız düşük olduğu gerekçesi ile sizinle tekrar sözleşme yapılmayabileceği ve yola devam edilmeyebileceği gibi bir konuma düşmek ne demektir varın siz tahmin edin. Muhalefet şerhi koyarak imzalamak zorunda kaldığım bu sözleşme, benim açımdan “tababet san’atının tarzı icrası” konusunda bütün inancımı, hevesimi ve umutlarımı bitirdi.

Evet, son yirmi yılda sağlık alanında, sağlığa erişim ve hizmetleri iyileştirme noktasında önemli ve kayda değer gelişmeler oldu, döner sermaye katkı payı ile maaşlarda olmasa bile sağlık çalışanlarının gelirlerinde ciddi bir artış oldu. Şehir hastaneleri ile illerdeki hastaneler yenilenip daha çağdaş ve kaliteli hale getirildi, getiriliyor. Küçük bir kısmı hariç nerdeyse bütün illerde hatta bazı ilçelerde bile tıp fakülteleri açıldı ve açılmaya da devam ediyor. (20) Fakat bunların yanında hekimlik açısından eğitim ve çalışma şartlarındaki olumsuzluklar; hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, mesleki hiyerarşinin kaybolması, hekimlerin iş güvencesi ve özlük haklarındaki gerilemeler ve doçentlik, profesörlük dahil akademik süreçlerde nicelik artışına rağmen nitelikte yaşanan azalma gibi çok çeşitli sorunlar bizleri derin endişelere sevk ediyor.

Görünen o ki, her geçen gün özelleşen, ticarileşen, piyasa koşullarına uyumlu hale getirilen sağlık sektöründe sistemin çarklarını döndüren, özel hastane zincirlerinde ciro (kasa) endişesi içinde çalışmak zorunda kalmış ya da devlete (aslında halka, kamuya) ait hastanelerde memurlar içinde performans uygulamasına icbar edilmiş tek meslek grubu olma gibi bir seçenek(sizlik)le karşı karşıya kalmış durumdayız.

Hepimiz doktora yapmış ‘tıpçı’lara dönüştük; artık neredeyse san’at olmaktan çıkmış, çıkarılmış tababeti icra eden, uygulayan kişilere indirgendik; hikmeti, felsefeyi yitirmiş ama yine de hekim olarak da anılan birilerine döndük.

Artık ‘tababet san’atının tarz-ı icrası’nın pek tadı tuzu kalmadı.

Yazımın başında demiştim ya, benim babam bir işçi idi.

Köyünden şehrin varoşlarına, gecekondu muhitlerine gelmiş ve ailesinin geçimini sağlamak için belediyede işe girinceye kadar türlü işlerde çalışmıştı.

Babamın oğlu olarak, uzun, zorlu ve yorucu bir yüksek tahsil de yapsam, profesör olarak akademik açıdan mesleğimin zirvesinde de olsam, idari olarak başhekimlik dahi yapsam, sonuç yine değişmedi, değişmiyor.

En nihayetinde bir “Tıp İşçisi”, o kadar.

Rahmetli Cem Karaca’nın o meşhur şarkısı plakçalarda hâlâ dönmeye devam ediyor.

“İşçisin sen, işçi kal!”

Bu “ahval ve şerait”te, bu duygu ve düşüncelerle tıp bayramımızı (günümüzü) kutluyorum.

Kaynaklar:

  1. https://www.akademikakil.com/koye-bir-haber-geldi-tababet-sanatinin-icrasi-ile-gecen-33-yil-ani-1/irfanyalcinkaya/
  2. https://www.akademikakil.com/universite-tercihinde-neden-tip-fakultesi/irfanyalcinkaya/
  3. https://www.akademikakil.com/tip-fakultesi-acilma-ve-kontenjan-belirleme-kriterleri/irfanyalcinkaya/
  4. https://www.akademikakil.com/tip-fakultelerinde-kalite-ve-kantite/irfanyalcinkaya/
  5. https://www.akademikakil.com/hoca-fakultede/irfanyalcinkaya/
  6. https://www.akademikakil.com/ikisi-tip-ilahiyat-bir-arada-olur-mu/irfanyalcinkaya/
  7. https://www.akademikakil.com/patron-kim/irfanyalcinkaya/
  8. https://www.akademikakil.com/doktorun-doktora-yaptigini/irfanyalcinkaya/
  9. https://www.akademikakil.com/bahattin/irfanyalcinkaya/
  10. https://www.akademikakil.com/besibiryerde/irfanyalcinkaya/
  11. https://www.akademikakil.com/keramet/irfanyalcinkaya/
  12. https://www.akademikakil.com/hekim-ve-hakim/irfanyalcinkaya/
  13. https://www.akademikakil.com/ahlaksiz-teklif/irfanyalcinkaya/
  14. https://www.youtube.com/watch?v=afoobbw4Yno&t=20s
  15. https://www.akademikakil.com/fislenmisim-adim-eskalim-bilinmekte/irfanyalcinkaya/
  16. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yyu-tip-fakultesinden-8-ogretim-uyesi-istifa-etti-3549001
  17. https://www.akademikakil.com/kaymakam-olmus-ama/irfanyalcinkaya/
  18. https://www.memurlar.net/haber/391274/bashekim-istifaya-goturen-sureci-kaleme-aldi.html
  19. https://www.akademikakil.com/son-mektup/irfanyalcinkaya/
  20. https://www.akademikakil.com/turkiyedeki-tip-fakultelerinin-panoramasi/irfanyalcinkaya/

 

 

4 Comments
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Ahmet AKBABA
Ahmet AKBABA
5 yıl önce

Sonuç; İbrahim Hakkı hazretlerinin dediği hiç olmak. Tıp bayramınız kutlu olsun. Hocam.

Osman N.Yinanç
Osman N.Yinanç
5 yıl önce

Çok güzel özetlemişsin kıymetli kardeşim.Ben heyecanımı fakülteye başladığımız ilk yıllarda yitirdim.Son sınıfta stajlardaki hocaların tavırları,asistanların durumu beni profluğu dahil bu meslekten tamamen soguttu.Boğaziçi,ODTÜ dahil en iyi Üniversitelerin,en popüler fakültelerinde okunacak puanla Tıp okumanın pişmanlığı ile 1988 de dönem kaybetmeden mezun oldum.Hep doktorluğun etrafında dolaştım.10 yıl idarecilik,10 yıl Başbakanlıkta kurum hekimliği(memurluk),son 10 yıldırda Aile hekimliği yaparak doktorculuk oynuyorum.Bir Pkk lı doçent,bir Feto cunun Tus sorularını verebileceklerini söylemesine ve seninde bahsettiğin ve onlarca çevremdeki arkadaşların 1-2 ay gidip Azerbeycanda kalarak istedikleri bölümde ihtisasa girmelerine rağmen uzmanlığa hiç heveslenmedim.Böylece bir ömür severek,daha rahat okuyarak ve maddi yönden en fazla kazanan doktordan kak be kat fazla kazanarak daha rahat ve mutlu yaşanacakken yanlış bir tercih yüzünden pişmanlıkla geçti.Kader..Kul yazılanı yaşıyor..Tek kazancımız hastanelerde yardımcı olduğumuz gariplerin duası.

Yazılar

Millî Görüş Partileri ve Salon Siyaseti ya da Umutsuz Bir Çağrı – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Siyonizm daha organize ve etkili çalışmaya başladığı, 1897’de yapılan 1. Dünya Siyonist Kongresinden bu yana geçen süreci bu tarihten başlayarak 1948’e kadar olan dönem; 1948-2001 arası, 2001’den de 2023’e kadar olan zaman dilimi olarak kabaca üç döneme ayırabiliriz. Siyonizm’in her dönemde bir öncekine göre daha fazla mesafe kaydettiği ortada ancak 2023’te başlayan dönem; Büyük İsrail Krallığı’nın kurulması yolunda tahmin edilenden çok daha hızlı gelişmelere sahne oldu, oluyor.

Sıra hiçbir zaman Türkiye’ye gelmeyecek olsa da yalnız Gazze’de yaşananlar İsrail’e karşı net bir tavır almayı gerektirirken üstüne üstlük tehlike Türkiye açısından da oyalanma kabul etmeyecek kadar büyüktür. Böyle iken Hakan Fidan’ın “Boyun eğ, kurtul!” anlayışı veya Yusuf Kaplan gibi bazı iktidar aydınlarının “İsrail’i kızdırmamalıyız!” yaklaşımı fayda vermez. Korkunun ecele faydası yok. 2023’te HAMAS’ın yanında savaşa girmeyerek büyük bir hata yapan İran’ın pasif savunma tutumunun fayda vermediği ortada.

İran karşısında yenilmiş olması, İsrail’in ajandasını yırtacağı anlamına gelmez. İktidardan kendiliğinden adım atmasını beklemek ise boş bir hayaldir zira Gazze’de yaptığı gibi İran’a da net ve somut destek vermekten kaçınan iktidar, tersine ABD-İsrail bloku ile ilişkilerini geliştirmek için çalışıyor. Siyonist sermayenin önde gelen temsilcilerinin Türkiye’de ağırlanması, bizzat Erdoğan’ın Türkiye’yi uluslararası şirketlerin merkezi konumuna getirmek istediklerini açıkça dile getirmesi de bunu gösteriyor.

Herkesi ilgilendiren siyonist yayılmacılık karşısında toplumun politik kesimlerinde bile konunun ciddiyetiyle mütenasip bir hareketlilik yok.

Sol-Sosyalist kesimler 6. Filo ve “Deniz Gezmiş İsrail’le savaştı!” nostaljisinden çıkıp Anti-Amerikancı mücadeleyi bugüne taşımaktan uzak!

Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmı “Türkiye’yi Türkler yönetecek, dünyayı Türkiye!” sloganının gerçekleştiğine veya gerçekleşmek üzere olduğuna inanıyorlar ama asıl can sıkıcı olansa İslami kesimdeki durgunluk. İslami grupların kısm-ı azamisi, dört koldan bölgeyi ve Türkiye’yi saran emperyalist-siyonist kuşatmayı, iktidarın İsrail ve ABD ile ilişkilerini gündemin ilk sırasına oturtmak için çabalamak yerine insani yardım faaliyetleri ve boykot çağrılarına sıkışmış durumda. Boş konsolosluk binası önündeki eylemler maalesef faydasız.

İsrail ve ABD’de bile savaş karşıtları başkanlık binaları önünde eylem yaparken bizim muhaliflerin bu konudaki isteksizliğini anlayabilen var mı? Bu cümleden olarak kendini Millî Görüş’e nispet eden partilerin tutumuna özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü iki parti birlikte düşünüldüğünde geniş sayılabilecek bir tabana hitap ediyorlar. Büyük imkânları ile öncü rol oynayabilirler. 2023’ten bu yana yaptıkları miting ve yürüyüşlerin neredeyse hepsi “Gazze’ye destek, zulme lanet!”, “Filistin’in yanında, İsrail’in karşısındayız!” gibi hedefi flu başlıklar altında yapıldı. Bu partiler neden Ankara’da “İsrail’le ilişkiler kesilsin!” başlıklı büyük mitingler düzenlemez mesela? Neden 81 ilde AKP İl binaları önünde basın açıklaması yapmaz? 27 Temmuz 2025’te AKP Genel Merkezine yapılan yürüyüşe katılmamalarının tatmin edici bir açıklaması var mı? Hâlbuki bu partiler katılmış olsa o yürüyüş gündeme oturabilir ve devamı sağlanarak iktidar üzerinde büyük bir kamuoyu baskısı oluşabilirdi.

Siyaset yalnızca salonlarda yapılmaz ancak Millî Görüş partileri ‘sokak’ı sevmiyor, ‘sokak’ın önemini anlamıyor ya da ‘sokak’ı kullanmayı bilmiyor. Hâlbuki sokak, kör şiddetten uzak ve doğru zamanda kullanılırsa meşru siyasetin etkili bir enstrümanı hâline gelebilir. Hükümeti sözün ötesine geçmemekle, diplomatik çabalarla yetinmekle suçluyorlar ama kendileri de bir bakıma aynısını yapıyorlar. Eleştirilerini daha çok, salon toplantılarında, esnaf buluşmalarında, TV programlarında ve gazete sayfalarında dile getirmeyi tercih ediyorlar. Eleştirileri gündemleşmiyor, kampanya hâline dönüşmüyor.

Toplumsal gerilime yol açma kaygısının da etkili olduğunu düşündüğüm bu tutum, öyle olmasa da “kontrollü muhalefet” izlenimi uyandırıyor.

Zaman, iktidara gelmeyi bekleyecek zaman değildir ki zaten iki partiden birinin gelecek seçimde iktidara gelme ihtimali de pek yüksek değil! İktidara gelmeden de etkili olunabilir. Yasadığımız zaman dilimi; tarihî, insanî ve İslamî sorumluluk size sesleniyor ve diyor ki: 2023’ten beri bir türlü gelemediğiniz noktaya artık gelin, bir türlü atmadığınız adımları artık atın ve “salon”lardan çıkın!

Devamını Okuyun

Yazılar

Çağdaş İslamcılıkta Şair ve Mühendis Tipolojisi – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Çağdaş İslami düşünce ve hareketler dikkatle incelendiğinde bu alanın taşıyıcı kadroları arasında iki meslekî-kültürel tipin özellikle öne çıktığı görülür. Bunlardan ilki şair, edebiyatçı ve yazar tipidir; ikincisi ise mühendis, teknik uzman ve teknokrat tipidir. Bu durum rastlantısal değildir. Modern dönemde İslam dünyası sömürgecilik, kültürel çözülme, siyasal bağımlılık, medeniyet krizi ve kimlik bunalımı gibi çok katmanlı sorunlarla yüzleşirken bir yandan toplumsal rûhu yeniden kuracak dile, imgeye ve sembole; öte yandan da dağılmış toplumu yeniden düzenleyecek akla, programa ve organizasyona ihtiyaç duymuştur. Şair, bu ilk ihtiyaca; mühendis ise ikincisine cevap veren iki ideal-tip olarak belirmiştir.

Şair tipi, çağdaş İslamcılıkta yalnızca estetik üretimin temsilcisi değildir. O, aynı zamanda hafızayı canlandıran, bir topluluğun kaybettiği benlik duygusunu yeniden inşa eden, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran kişidir. Bu bakımdan şiir, modern İslami uyanışta yalnızca bir sanat türü değil, bir bilinç ve seferberlik aracıdır. Muhammed İkbal, bunun en güçlü örneklerinden biridir. Britannica, İkbal’i hem “şair” hem “filozof” olarak tanımlar ve onun “Britanya Hindistanı”ndaki Müslümanları yeni bir siyasal bilinç ve ayrı bir gelecek fikrine yönelten etkisine özellikle dikkat çeker. İkbal’de şiir, bireysel lirizmin ötesine geçerek ümmetin benliğini, tarihî dinamizmini ve diriliş iddiasını dile getiren kurucu bir form kazanır. Onun düşüncesi düz bir siyasal programdan çok, şiir yoluyla işlenmiş bir medeniyet çağrısıdır.

Türkiye’de Necip Fazıl Kısakürek de benzer biçimde yalnızca bir şair olarak değil, şiir ve nesir aracılığıyla bir dünya görüşü kuran ideolojik bir figür olarak düşünülmelidir. Üsküdar Üniversitesi’nin biyografik tanıtımında Necip Fazıl’ın edebî kişiliği vurgulanırken onun Türk düşünce ve kültür hayatındaki etkisi açık biçimde hissedilir; Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtları da onu Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının başat şahsiyetlerinden biri olarak sunar. Necip Fazıl örneğinde şiir, metafizik gerilim ile toplumsal muhalefetin birleştiği bir zemine dönüşür. Böylece şair, yalnız mısra kuran biri olmaktan çıkar; toplumsal yön tayin eden, bir kitleye anlam ufku açan hatta siyasetin dilini derinden etkileyen bir kurucu özne hâline gelir.

Mısır’da Seyyid Kutub da bu tipolojiye farklı bir biçimde eklemlenir. Kutub, klâsik anlamda şair olmaktan ziyade bir yazar, edebiyatçı ve eleştirmen kökenlidir fakat bu da aslında aynı hattın başka bir biçimidir. Britannica, onu modern Sünnî-İslami canlanışın önde gelen simalarından biri olarak nitelerken aynı zamanda “Mısırlı bir yazar” olduğunu da belirtir. Internet Encyclopedia of Philosophy ise onun İslamcılığa yönelmeden önce uzun yıllar seküler eğitim ve edebiyat dünyası içinde yer aldığını vurgular. Bu durum önemlidir çünkü Kutub’un kurucu gücü medrese kökenli bir fıkıh otoritesinden değil; dili, ideolojik ve ahlâkî seferberliğe dönüştürebilmesinden gelir. Onun metinleri, şiirin yoğunluğunu nesre taşıyan, estetik duyarlılığı siyasal teolojiyle birleştiren bir söylem kurar.

Buna karşılık mühendis tipi, çağdaş İslamcılığın ikinci ana damarıdır. Bu tipin merkezinde teknik akıl, düzen kurma kapasitesi, sistem düşüncesi, verimlilik, kalkınma ve organizasyon fikri yer alır. Mühendis zihniyeti, dağınık ve geri kalmış olduğu düşünülen İslam toplumunu yeni bir plân, proje ve kurumsal inşa mantığıyla ayağa kaldırma eğilimindedir. Bu nedenle mühendis kökenli İslami önderler, çoğu zaman dini yalnızca inanç veya ahlâk alanında değil, aynı zamanda toplumun teknik ve siyasal yeniden düzenlenmesinin ilkesi olarak kavrarlar.

Necmettin Erbakan, bunun tipik örneğidir. Necmettin Erbakan Üniversitesinin resmî biyografisi, onu mühendislik araştırmalarıyla Türkiye’nin sanayi ve teknoloji altyapısına katkı sunmuş bir bilim insanı olarak tanıtır. Bu biyografik veri, onun siyasî çizgisini anlamak bakımından tesadüfî değildir. Erbakan’ın “ağır sanayi hamlesi”, “kalkınma”, “yerli teknoloji”, “millî görüş” ve “sistem” etrafında örülen dili, klâsik vaaz üslubundan çok mühendis-teknokrat bir ufka işaret eder. Onun düşüncesinde İslam, sadece manevî kurtuluşun değil, aynı zamanda üretim, sanayileşme, kurumsallaşma ve bağımsız kalkınmanın da temeli olarak görülür. Burada mühendislik formasyonu, siyasal tahayyülün yapısını belirleyen asli unsurlardan biri hâline gelir.

İran’da Mehdi Bâzergân da aynı çizginin güçlü bir örneğidir. Britannica, Bâzergân’ın Paris’te mühendislik ve termodinamik eğitimi aldığını, ardından Tahran Üniversitesi’nde mühendislik öğrettiğini ve Teknoloji Fakültesi dekanlığı yaptığını kaydeder. Encyclopaedia Iranica ise onun ve benzeri isimlerin “modern bilimlerde yetkin, dindar, demokratik ve milliyetçi Müslüman” tipi olarak algılandığını belirtir. Bu tanım çok şey söyler çünkü Bâzergân, çağdaş İslami siyasette teknik bilgi ile ahlâkî dindarlığı birleştiren figürlerden biridir. Onun düşüncesinde din ile bilim, çatışma içinde değil, toplumu rasyonel ve ahlâkî temelde yeniden kurmanın iki farklı kaynağı olarak birlikte düşünülür. Mühendis, burada yalnızca bir meslek mensubu değil, modern dünyanın araçlarını kullanarak İslami bir siyasal-toplumsal düzen tasarlayan aktördür.

Afganistan örneğinde de benzer bir durum görülür. Gülbeddin Hikmetyar, Kâbil Üniversitesi’nin mühendislik çevreleriyle ilişkili bir isim olarak tanınmış ve kamuoyunda uzun süre “Mühendis Hikmetyar” diye anılmıştır. Onun örneği, mühendis formasyonunun sadece kalkınmacı ve parlamenter çizgilerde değil, devrimci ve militan siyasal hareketlerde de prestij taşıdığını gösterir. Burada mühendislik, teknik yeterlilikten daha fazlasını ifade eder; karmaşık toplumsal sorunları çözmeye aday, disiplinli, plânlayıcı ve stratejik bir öncülük biçimini simgeler. Bu da çağdaş İslamcı hareketlerin neden sık sık mühendis, doktor ve benzeri modern profesyonel alanlardan kadro devşirdiğini anlamaya yardımcı olur.

Buraya kadar bakıldığında, çağdaş İslamcılığın iki ana taşıyıcı figürü sanki açıkça belirginleşmektedir: Şiir ve edebiyat üzerinden bilinç inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve kurumsal proje üzerinden gelecek tasarlayan mühendis… Fakat burada ihtiyatlı olmak gerekir çünkü bu tipoloji açıklayıcı olmakla birlikte kapsayıcı değildir. Mesela Hasan el-Bennâ öğretmendir; Ebu’l A‘lâ el-Mevdûdî gazeteci ve yazardır ve Ali Şeriati ise sosyoloji merkezli bir entelektüeldir. Bu örnekler, çağdaş İslamcılığın yalnız şairler ve mühendisler tarafından üretilmediğini, fakat bu iki tipin yine de alışılmadık derecede görünür ve etkili olduğunu göstermektedir.

Öyleyse mesele şu şekilde daha doğru formüle edilebilir: Çağdaş İslamcılıkta klâsik ulema tipine ek olarak iki modern aydın tipi özel bir ağırlık kazanmıştır. Şair-yazar, dağılmış hafızayı ve zedelenmiş benliği onarmaya çalışır; mühendis ise dağılmış yapıyı ve çökmüş düzeni yeniden kurmaya yönelir. Birincisi daha çok ruh, anlam, ideal, tarih ve kimlik dilini; ikincisi ise sistem, teşkilat, kalkınma, verimlilik ve teknik bağımsızlık dilini temsil eder. Şair, topluluğa bir ruh üfler; mühendis, o rûha beden arar. Şair, kaybedilmiş medeniyet duygusunu imgeler ve semboller üzerinden ayağa kaldırır; mühendis, o medeniyetin kurumsal ve maddi şartlarını tasarlamaya koyulur. Bu yüzden bu iki tip, modern İslam dünyasının kriz yapısına verilmiş iki farklı ama birbirini tamamlayan cevap gibi okunabilir.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durumun arkasında modernleşmenin doğurduğu büyük dönüşüm yer alır. Medrese merkezli geleneksel otorite yapısı sarsıldıkça, İslami düşüncenin taşıyıcıları da yalnız klâsik âlimler olmaktan uzaklaşmış; üniversite, basın, edebiyat, teknik eğitim ve modern bürokrasi içinden yetişen yeni aktörler öne çıkmıştır. Bu yeni durumda şair, modern kitle toplumunda duyguyu ve hafızayı örgütleyen; mühendis ise modern devlet ve toplumda düzen fikrini somutlaştıran kişi olarak sivrilmiştir. Dolayısıyla çağdaş İslamcılıkta şair ile mühendis arasındaki ortaklık, ilk bakışta beklenmedik görünse de aslında aynı tarihsel ihtiyaçtan doğar: Biri anlam krizine, diğeri düzen krizine cevap verir.

Sonuç olarak “Çağdaş dönemde İslami düşünce üreten aydınlar ve İslami hareketlerin öncüleri ya şairdir ya mühendistir.” önermesi tam anlamıyla mutlak bir hüküm değildir fakat oldukça verimli ve açıklayıcı bir gözlemdir. Daha dikkatli bir dille söylenirse, çağdaş İslamcılık içinde iki meslekî-kültürel figür özellikle öne çıkmıştır: Edebiyat ve şiir yoluyla kimlik inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve organizasyon yoluyla toplumsal gelecek tasarlayan mühendis-teknokrat... Bu iki tip, modern Müslüman dünyanın hem ruhsal hem kurumsal krizlerine verilmiş iki büyük cevabı temsil eder. Şairin kurduğu dünya, mühendisin kurmak istediği düzenle; mühendisin tasarladığı düzen de şairin beslediği idealizmle tamamlanır. Belki de çağdaş İslamcılığın en karakteristik yönlerinden biri, tam da bu iki figürün tarih sahnesinde yan yana belirmesidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

İslamcılık, Yeniden! – Ertuğrul Zengin

Yayınlanma:

-

İslamcılık tarihi genellikle bir nevzuhurlukla eleştirilir. Hâlbuki yakından incelendiğinde İslamcılığın İslam tarihi geleneğinin bir parçası olduğu rahatlıkla görülebilir. İslamcılık, bir İslamî ıslah ve tecdit geleneği olarak İslam tarihine mündemiçtir.

İslamcılık, İslam’ın kendi bağımsız bir hakikati olduğunun ve bu hakikatin her bir Müslüman tarafından gerekli eylemle gerçekleştirilmesi lüzûmuna dâir bir temel teze dayanır. Bu temel tez itibariyle İslamcı vazife, devredilebilir bir vazife değildir.

İslamcılık için, tarihi itibariyle bakarsak Cemaleddin Afganî’nin önemli ve ayırıcı bir figür olduğunu açıkça görebiliriz. Afganî, İran ve Hint Alt Kıtası İslamî düşünce ve tecdit geleneğinin ürettiği bir karakterdir. İran geleneğinden Molla Sadra, kendisine ulaşan İşrâkîliği, felsefe ekolünü (İbn Sînâcı akılcılık) ve İbn Arabî metafiziğini bir senteze kavuşturmuştu. Hint Altı Kıtası geleneğinden gelen Şeyh Dihlevî ise bir İslam âlimi olarak kendisine ulaşan hadis, fıkıh ve tasavvuf geleneklerini bir dengeye oturtarak İslam’ı kendi içsel bütünlüğüne ulaştırmayı ve onu tekrar bir metafizik aktör olarak tarih sahnesine çıkarmaya çalışmıştı.  Afganî, bu iki geleneğin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Onda bir taraftan akılcılık, bir taraftan parçalara (mezheplere ya da ekollere) indirgenemeyen bir İslamî bütünlük, diğer bir taraftan İbn Arabî’yi hatırlatan bir metafizik hamle doğrultusunda üst ve aktif insana (insan-ı kâmil) ulaşmaya çalışan bir irade vardır. Afganî’yle beraber bu noktada artık üst insanın daha politik bir zeminde, ümmetçi bir anti-emperyalizmin politik taşıyıcısı olma zaviyesinden tanımlanmaya başladığını görüyoruz. Afganî’de artık dünya tarihi politik bir tarihe, İslam da bu politik tarihe cevap verecek bir politik-metafizik canlı aktöre dönüşür (öze döner).

Afganî’nin kendisine kadar gelen tecdit geleneğinin rotasını politikaya kırdığını görürüz. Elbette bu kırmanın/kırılmanın getirdiği bazı kayıplar/eksiltmeler söz konusu olmuştur. Canlı bir gelenek içerisinde İslamcılık, buradaki olumlu ve olumsuz yönleri tartışacaktır zaten şimdiye kadar da tartışmıştır ancak Afganîci müdahalenin özgünlüğü ve gerekliliğini hiçbir çekince örtemez, örtmemelidir. Nitekim kendisine kadar geleneği yeni bir zaviyeden bir zemine oturtan Afganî ve onun öğrencisi Abduh üzerinden İslamcılık, Hasan El-Benna üzerinden İhvân’a ulaşır. İhvân içerisinde de İslamcılığın ikinci ve bana kalırsa en büyük teorisyeni Seyyid Kutup’a ulaşır. Seyyid Kutup, Mevdûdî ve Ali Şeriatî üçlüsü İslamcılığın en önemli üç teorisyenidir. Kutup’un özgün katkısı, keskin tasfiyeciliğidir; kendisine kadar ulaşan artıkları/fazlalıkları tasfiye ederek İslamî özneyi yalın olarak kurar. Kutupçu yalınlığın yalınkatlığa dönmesini engelleyen önemli katkılardan biri, yine Hint Alt Kıtası’nın önemli düşünür ve aktivistlerinden biri olan Mevdûdî’den gelecektir. Mevdûdî, özgün bir İslami siyaset felsefesi ve hükümet sistemi üzerinde düşünmüştür. Tasfiyenin ardından inşâ üzerinde çalışmalar yapmıştır. Elbette her inşâ çabası, -bunu tekrar tekrar söylemeye gerek olmasa da- gelişime/eleştiriye açıktır. Ali Şeriatî ise merkezine tevhid düşüncesini koyduğu felsefî sisteminde akîde ve ideoloji arasında güçlü bir denge ve pratik oluşturabilmiştir.

İslamcılığın bu teorik birikiminin ciddî pratik sonuçları oldu. Mısır’da İhvân-ı Müslimîn, baştan itibaren zaten ana damarlardan biriydi. Şu anda İslamcı düşüncenin hayattaki en önemli isimlerinden ve Nahda hareketinin kurucusu Gannûşî’yi hemen anmak gerekir. İslamcı gelenek yine bir kolu itibariyle İran’a ulaştı ve Humeynî ile buluşarak Şiiliğin daha mehdîci/pasifist tutumunun aşılmasına yardımcı oldu ve Devrim’i meydana getirdi. Diğer yandan Türkiye’de Millî Görüş hareketi de 1960’lardan sonra güçlenen İslamî akımların belirli bir revizyonizmle de olsa Türkiye şubesi olmuştur. Necmettin Erbakan’ın kararlı anti-siyonizminin değerini, şimdilerde idrak edebildiğimizi hemen teslim edelim. Diğer bir koldan İhvân’ın da uzantısı olarak yine Hamas’ın önemli bir aktör olduğunu ifade etmek icap eder.

Eğer İslamcılık ve aktörleri ile ilgili belirli önermelerde bulunmak gerekirse;

  • İslamcı aktörlerin hiçbiri İslamcılığın tek ve yegâne sahibi değildir. Bugün önde olan bir aktör diğer bir gün geride kalabilir, zaafa uğrayabilir ve yerini bir başkasına bırakabilir.
  • İslamcı aktörlerin hiçbirisinin davranışı kendiliğinde İslamî sayılamaz. Bu aktörler, İslamî olduklarını düşündükleri faaliyetlerde dahî yanılabilirken bazen de açık açık gayr-i İslamî tavırlar içerisinde olabilirler. Hiçbir aktörün hiçbir davranışı apriori olarak meşru değildir.
  • “O hâlde bu aktörleri İslamcı yapan nedir?” diye sorulursa “İslamî siyasî sorumluluğu almış olmalarıdır!” diye cevap verilir ancak bu sorumluluğa aykırı biçimde istikrarlı davranışlar/yanlışlar elbette herhangi bir hareketi/aktörü İslamcı olmaktan çıkarır.
  • İslamcı gelenek, yapısı itibariyle mezhep karşıtı değildir ama mezhepler üstüdür. Bir Müslümanın doğduğu yer itibariyle belirli bir mezhep anlayışı ile yetişmesi hem kaçınılmazdır hem de böyle olması icap eder ancak mezhepçilik yapan, mezhebin kendisine kapanan, İslam’ın bütünlüğüne zarar verecek ölçüde başka yorumları dışarıda bırakmaya çalışan her anlayış, sonucu itibariyle gayr-i İslamîliğe kapı açar; İslam tarihi maalesef bunun sonsuz örnekleriyle doludur.
  • İslam’da hiçbir mezhebin kendiliğinden doğru siyaseti temsil ettiğini söyleyemeyiz. Bunu söyleyebilmek mantıken de güçtür çünkü aynı dönemde dahî aynı mezhep mensuplarından çok farklı siyasî icraatlar geldiğini görürüz. Söz gelimi Hamas da Sünnîdir ama -adlarını anmaya gerek yok- birçok başka Sünnî oluşum, devlet; siyonizmin değirmenine su taşımaktadır. Yine İran, bugünlerde ABD ve İsrail emperyalizmlerine karşı şanlı bir mücadele verirken nüfus yoğunluğu Şii olan başka ülkeler boru hatlarıyla İsrail’in dümenine petrol taşıyabilmektedir.
  • Bu noktada haklı olarak şu itiraz gelebilir: “Bahsettiğin olumsuz örnekler Şii ve Sünniliğin doğru temsilleri değildir. Hiçbir Şii ya da Sünnî ya da Mutezilî bir Müslümanın Amerikan çıkarlarını hizmet etmesi beklenemez.” Doğrudur fakat burada bir grubun -bunlar İslamcılardır- siyaseti doğru takip ederek onu İslamî umdelerle buluşturmak gibi bir misyonu vardır. Bu misyon göz ardı edilirse, İslamcılar, o ya da bu şekilde zayıf düşürülürlerse bu sefer millî çıkarlar dinî duruşa karışır, çeşitli mezhepçilikler ya da tarihî/millî alışkanlıklar devreye girer ve İslamî yön ve yol şaşar. Nitekim şaşmaktadır. Küresel güçlere karşı koyan Müslümanlar, -çok uzağa bakmaya gerek yok- son yüzyılda nedense İslamcılar arasından çıkmıştır; o ya da bu mezhepçiler arasından değil!
  • İslamcılar ya da İslamcılık, oldum olası çok ciddî saldırılara uğradı. Bu saldırıların dışarıdan olanlarına anlam vermek kolaydır. Siyonistler, Amerikancılar veya Batıcılar vs. bu minvâlde dış ve düşman güç olarak sayılıp dökülebilir ancak İslamcılığa esas saldırı bugünlerde içerideki mezhepçi/yerelci establishmentlardan gelmektedir. Bu durum herhangi bir Müslüman ülke için böyledir; İran için de böyledir, Türkiye için de böyledir.
  • O hâlde gelinen nokta itibariyle İslamcılığın teorik köklerine dönerek yeniden diriltilmesi şart olmuştur. İslamcılık, özellikle 1960 ve 70’lerde belirli bir tasfiyecilik anlayışı içerisinde özellikle ötekilerle ilişki kurma konusunda belirli zorluklar yaşadı. Nitekim bu zorluklar 1990’lardan sonra sıklıkla gündeme getirildi ve eleştirildi ancak bu eleştiriler aşırıya kaçarak hedefinden sapmıştır. İslamcılığı eleştiri yoluyla güçlendirmek bir şeydir, onu yıkmaya kalkışmak başka bir şey! Gelinen noktada zayıflayan ve yıkılan İslamcı geleneklerin söz konusu ülkeleri emperyalizmin salyaları akan ağzına yem ettiği görülüyor. Bu durumdan çıkmak için bağımsız ve güçlü İslamcı geleneğe sonsuz derecede ihtiyaç duyulmaktadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

4
0
Would love your thoughts, please comment.x