Connect with us

Söyleşiler

“İyi Ki Yazmışım” Diyorum

Yayınlanma:

-

Süleyman Dilmen son yıllarda dümeni çocuklar için yazmaya kırmış üretken bir yazar. En taze kitabı Hayal Kâşifi bu ay içinde Timaş Yayınları etiketiyle yayınlandı. Boğaziçi Üniversitesi Fen Bilimleri mezunu yazar, okurlarının dünyasına bol bol merak ve ilim-bilim sevgisi serpiştiren idealist bir öğretmen aynı zamanda. Kendisiyle kitapları ve yazma serüveni hakkında kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Beşi çocuklar için olmak üzere on beş kitabınız var. En yeni kitabınız Hayal Kâşifi geçen hafta okurlarla buluştu. Son 3 kitabınız da çocuklar için olunca dümeni çocuk edebiyatına kırdığınızı söyleyebilir miyiz?

Yazarlığa yetişkin edebiyatı ile başladığımı söyleyebilirim ancak dediğiniz gibi son dönemde çocuk edebiyatına yöneldim ve büyük ihtimalle de böyle devam edeceğim. Bunun en önemli nedeni çocuklarla vakit geçirmenin gerçekten çok kıymetli oluşu. Hem ortaokul öğretmeni olmam hem de okurlarımın çocuk olması yaptığımız etkinliklerin ne kadar değerli olduğunu göstermesi bakımından manidar. Örneğin: “Ben de yazar olabilir miyim?” diye heyecanla soran gözleri ışıl ışıl tertemiz çocuklar olduğunda karşınızda “İyi ki yazmışım” diyor ve doğru yolda olduğunuzu anlıyorsunuz.

Özgeçmişinizi okuyunca çocuklar için yazmanın sizin hayatınızda ve yazarlığınızda pozitif anlamda bir kırılmaya tekabül ettiği sonucuna vardım. Katılır mısınız?

Kesinlikle katılıyorum. Önceki soruya verdiğim cevap, kısmen bu soruya da bir cevap niteliği taşıyor. Çocuklar için yazan ve ardından onlarla söyleşi yapan her yazar azimle yazmaya devam ediyor ve bu etkinliklerin devamını istiyor.

Dışardan bakınca çocuklar için yazmak “çoluk çocuk işi” gibi görülüp küçümsenebiliyor bu ülkede halen. Siz hem çocuklar hem yetişkinler için karşılığı olan, sevilen ve okunan kitaplar yazıyorsunuz. Bu iki tür yazarlığı mukayese etmenizi istesem, neler söylersiniz?

Açıkçası bu soruya hem yetişkinlere hem de çocuklara hitap edebilen birçok yazar benzer cevaplar vermektedir. Bu durumda olan yazarların büyük çoğunluğu yazın hayatına yetişkinlerle başlar. Çünkü yetişkin olanların yetişkinlere hitabı çok daha kolaydır. Yetişkinlerin çocuklarla çok vakit geçirmesi, kendilerini onların yerine koyabilmesi ve onlar için yazılmış eserleri severek okuması göründüğü kadar kolay değildir. İlkokul ya da ortaokul öğretmenlerinden ebeveyn olanlar aynı zamanda çocuk edebiyatının kıymetini biliyorlarsa (örneğin ben 🙂) bu alanda başarıyı yakalama imkânına sahiptirler diyebiliriz.

Allah Seni Çok Seviyor adlı kitabınız iddialı, dikkat çekici bir çalışma. Çocuklar ve Gençler İçin Meal-Tefsir üst başlığını taşıyor. Böylesi bir çalışmayı hazırlarken sizi en çok zorlayan hususları ve okuyuculardan nasıl geri bildirimler aldığınızı merak ediyorum.

Hakikaten çok iddialı bir çalışma. Ancak benim amacım iddialı bir çalışma ortaya koymak değildi. Bu alandaki ihtiyacın çok büyük olduğunu gördüm. İstiklal şairi yazarı Merhum Mehmet Akif Ersoy’un aşağıdaki sözleri beni harekete geçirdi diyebilirim:

“ İbret olmaz bize her gün okuruz ezberde.

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde

Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kur’an’ın

Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın

Ya açar bakarız nazmı celil’in yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”

En zorlandığım hususlar, hedef yaş grubunun ilgileri, anlatımda akıcılık, dilde sadelik, yorumu mutlaklaştırmama hassasiyeti, hedef yaş grubunun psikolojisini dikkate almak, çok tekrara düşmemek, büyük hacimli bir eser ortaya koymamak ve fakat Kur’an’ı bütüncül yaklaşıp Rabbimizin mesajlarını eğmeden kırpmadan ve eksiltmeden vermeye gayret etmekti.

Çok memnun olup takdir eden de olduğu gibi senin ne haddine yaklaşımında olanlar da oldu. Bu konuda önemli olan yüreğimizi taşın altına koyabilmektir.

Gerekirse kendi kitabımız için sponsor olup okul okul gezebilmek, öğretmenin ve öğrencinin ayağına gitmek, gençlerimize her anlamda umut olup hayatlarının tüm alanlarına vahyin rehberliğinde bakıp dünya ve ahiret saadetine ermeleri için çaba göstermektir.

Bir yazar olarak Süleyman Dilmen neler okur, nasıl besler kalemini? Rutinleri, bu anlamda varsa, ritüelleri nelerdir?

Benim en önemli beslenme kaynağım ve 25 yıldır devamlı okuduğum kitap, Rabbimizin tabiriyle Ummul Kitap (Kitapların anası:) Kur’an-ı Kerim’dir. En önemli ilham kaynağım da ister istemez budur. Çünkü çok cömert olan kitabımız kendisine Şüphesiz inananları aktif iyi yapmaktadır. Diğer beslenme kaynaklarım öğrencilerim gezip gördüklerim ve tabiat ayetleridir.

Okullarda küçük okurlarınızla sık sık bir araya geliyor, kitaplar ve okumak başta olmak üzere pek çok konuda söyleşiyorsunuz. Okurlarınızla buluşmalarınız nasıl geçiyor? Gözlem ve tecrübeleriniz yeni kuşaklar ve çocuklarımız hakkında ne söylüyor?

Ben yeni kuşaklar için daima umutluyum, hakikaten çok değerli öğretmenlerimiz ve velilerimiz var. Bunlar ister istemez çocukların da çok değerli olması yönünde olumlu yansımalar oluşturuyor. Ancak maalesef hâlâ kitap, ihtiyaçlar listesinde kendisine yer bulamamış bir durumdadır. Hâlâ ötekileştirilen, para verilip alınacak kadar değerli görülmeyen bir nesnedir. Söyleşilerim kitaplarım okunduğunda kıymetlidir. Kitaplarımı okumayanlarla yaptığımız söyleşiler ise maalesef çok verimli geçmemektedir. O yüzden bir yazarı en mutlu eden okurunun önceden kitabını okuması ve sorularını önceden belirlemiş olmasıdır. Bu konuda öğrencilerine rehberlik eden çok değerli öğretmenler var. Bunları sosyal medya hesabımda paylaşıyorum. İyi ki varlar.

Anne babalar bir çocuk edebiyatı yazarına rastladılar mı, fırsat bu fırsat deyip, çocukları için kitap tavsiyesi isterler. Siz de sık sık böyle sorula karşılaşıyorsunuzdur. Cevaplarınız neler oluyor?

Açıkçası bu tür sorular azaldı ancak yine de oluyor olduğunda da seviniyor ve elimizden geldiğince en güzel şekilde cevaplamaya çalışıyoruz.

Çocuk edebiyatı yazarlarının bana göre tuhaf bir kaderi var: Okurlarınızın hangi kitabı okuyacağına, satın alabileceğine büyük oranda büyükler (anne-baba ve öğretmenler) karar veriyor. Bu durum yazar ile okur arasında bir sorun veya bariyer oluşturuyor mu size göre?

Evet, açıkçası bazı sorunlar oluşturabilir. Çocuğun üretkenliğini sınırlandırması, tek taraflı bakış açısı gelişebilmesi ve ilgi alanlarının göz ardı edilip bir birey olarak görülmemesi ya da güven sorunları ve bunun sonucunda kitap okumaya karşı soğuma ve isteksizlik oluşturabilir.

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazzenin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvara dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvarda sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Murat Kurtuldu: “Yayın Dünyası Tekdüzeleşiyor”

Yayınlanma:

-

Tasarımcı, yazar ve yayıncı Murat Kurtuldu ile kurucuları arasında yer aldığı Tashih Yayınlarını ve Türkiye’de yayıncılığın içinde bulunduğu zorlu şartları konuştuk.

Tashih Yayınları nasıl kuruldu, hangi eserleri öne çıkıyor?

Yazan-okuyan herkesin zihninden günün birinde kendi sesini, sözünü başkalarına ulaştıracak bir mecra yaratma düşüncesi bir anlığına bile olsa geçer. Tashih’i hayata geçiren temel motivasyonlardan biri de buydu. Dünyada söylenmemiş söz, yazılmamış fikir bulmak zor fakat hâlâ bunu “sizden” dinleme deneyimi eşsizliğini koruyor.

Tashih, ilk yayınını ortak bir çalışmaya ayırdı. 2018’de yayımlanan Nasihat ile Bozgunculuk Arasında Muhalefet adlı kitap, aslında Tashih’in bir tür yayın manifestosunu da ifade ediyor. Modern toplum içinde gelişen ve yeniden şekillenen muhalefet kavramının dönüşümünü ele alan kitap, kavramın tarihsel serüvenine ve bugüne uzanan pratik sonuçlarına odaklanıyordu.

Muhalefet kitabı, bir bakıma Tashih’in perspektifini yansıtıyor. İslam düşüncesinden modern literatüre kadar uzanan “itiraz etme” pratiğini ifade eden muhalefet kavramı, en çok Müslüman düşünce dünyasında yıpratıldı. Bunun bir sonucu olarak giderek sağcılaşan Türkiye’deki İslamcılık pratiği de muhalefet etme becerisini büyük ölçüde yitirdi. Tashih ise özgün konumunu hızla kaybeden Müslüman düşüncedeki bu erozyona karşı bir mevzi olabilmeyi düşledi.

Bu noktada, 2019’da yayımlanan ve Tamer Aslan’a ait İşi Bittiyse Ölmeli İnsan kitabını da es geçemem. Bir dönemin fotoğrafını çeken, cezaevine kadar uzanan sahici bir hikâyeyi anlatan bu eser, aslında Muhalefet kitabının hemen ardından yayımlanmasıyla da yayıncılık açısından belirli bir bakış açısını yansıtıyordu. Sadece teorik ve kuramsal tartışmalarla yetinmeyen; olaylara içeriden bakmayı, acıtıcı gerçeklerle yüzleşmeyi seçen bir bakış açısıydı bu!

Bugüne kadar Tashih adı altında yalnızca on iki kitap yayımlandı. Bu, bir yayınevi için düşük bir yayın grafiği olarak görülebilir ancak Tashih gibi pek çok “butik” yayınevinin yayın performansıyla benzeşen bir durum bu. Yine de her kitabın ortak hafızaya bir “kanca” attığını unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de yayıncılığın özellikle pandemi sonrası zorluklarının arttığı fazlasıyla dillendiriliyor. İşin içinde biri olarak buna katılıyor musunuz? Bu zorluklar nelerdir?

Yayıncılık, özellikle kâr beklentisi olmadan ve herhangi bir fon desteği olmaksızın yürütülüyorsa başlı başına sürdürülmesi zor bir alan. Buna pandemiyle birlikte Türkiye’de kontrolden çıkan enflasyon ortamı da eklendi. Kitap, artık insanların aylık harcamaları içinde çok daha gerilerde yer alıyor.

Üstelik sorun yalnızca okuyucunun satın alma gücündeki dramatik düşüş değil. Baskı maliyetlerinin neredeyse on kat artması da ciddi bir başka problem. Bir kitabın dağıtıma çıkabilmesi, raflarda yer bulabilmesi, tanıtılabilmesi ve fuarlara ulaşabilmesi için belirli bir baskı adedine ulaşması bekleniyor. Tabii maliyetlerdeki artış, pek çok yayınevini yalnızca e-satış kanallarında kalmaya ve dijital baskıyla yani ancak satıldıkça basılan bir modele yönelmeye zorluyor. Bu durum da kitabın dolaşıma girmesinin ve okuyucunun karşısına çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Elbette yüksek tirajlı baskılar yapabilen ve yeni yayınlarını finanse edecek kârlılığı yakalayan yayınevleri için sorunlar daha sınırlı. Bu yayınevleri, mâlî güçleri ve popüler yayınları sayesinde okuyucuyla daha kolay buluşabiliyor.

Bence bu tablo, butik yayıncılar aleyhine bozulan dengenin yeni bir anomali üretmesine yol açacak. Güçlü fon desteğine sahip yayınevleri karşısında küçük yayıncılar giderek geri çekilecek, kitapları okura daha az ulaşacak ve hayatta kalmaları zorlaşacak. Öte yandan popüler yayınevlerinin çok satanlara yönelik ilgisi, yazın dünyasında zaten var olan çölleşmeyi daha da büyütecek gibi görünüyor. Niş bir kitleye hitap eden, okuyucunun radarına girme ihtimali düşük eserlere ayrılan kaynak giderek daralacak.

Bu durum, tıpkı siyasette olduğu gibi yayıncılık alanında da ayrıksı ama yaratıcı yayınları ve bunları basma cesareti gösteren yayıncıları tasfiye edecek; geriye yalnızca merkezde duran, satış garantisi taşıyan ve popülizmin kodlarına uygun yayınları bırakacak. Uzun vadede bunun en büyük olumsuz etkisini ise, popüler olanın dışında sözü bulunan yazarlar ve okuyucular hissedecek.

Butik yayınevi tam olarak nedir, açar mısınız?

“Butik” tanımı, aslında belirli bir alanda daha sıkı yayın politikalarıyla çalışan yayınevleri için kullanılıyor. Az sayıda kitabı ortak bir perspektif etrafında toplayan bu yayıncılık anlayışı, aynı zamanda okuyucu ile yazar arasındaki ilişkiyi de daha kişisel bir zemine taşıyor.

Kitap ve yayıncılık alanının endüstriyel kodlarla şekillendiğini ve günün sonunda bunun bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyüyen yayınevleri, yükselen tirajlar, artan telif ve tanıtım bütçeleri bu endüstrinin işleyen çarklarını ifade ediyor. Elbette endüstrileşen her şey gibi, kitabın ve yayıncılığın da endüstriyel bir üretime dönüşmesinin beraberinde getirdiği sorunlar var. Buna bir tür “aşırı kurumsallaşma” diyebiliriz. Böyle bir durumda, yayınevinin ticari getirisi ve varlığını sürdürebilmesini sağlayacak satış grafiği, yayın politikasını giderek daha fazla belirlemeye başlıyor. Bu etkileşimin satış ve kârlılık lehine gelişmesi ise popülizmi kaçınılmaz hâle getiriyor.

Bu açıdan butik olmak yalnızca küçük ölçekli ya da düşük sermayeli olmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda aşırı kurumsallaşmayı pratikte sınırlayan bir yayıncılık deneyimini ifade ediyor.

Önceki soruyla birlikte düşündüğümüzde butik yayıncılığın giderek küçülerek raflardan çekilmesi ve okuyucuya ulaşmakta zorlanması, endüstriyel üretim baskısını daha da güçlendirecek gibi görünüyor.

Yayıncılığa girerken beklentileriniz nelerdi ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bu soruya net bir cevap vermek zor çünkü yayıncılığın hikâyesi hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Sözü kayıt altına alma eylemi bir kez gerçekleştiğinde, onun ne zaman ve nasıl bir etkiye ulaşacağını ya da hangi kırılmaların taşıyıcısı olacağını kestirmek imkânsız.

Bu açıdan Tashih’in durumu da farklı değil. Hikâyesi hâlâ sürüyor ve nelere gebe olduğunu bugünden bilmek mümkün değil.

“Artık kitaba eskisi kadar rağbet yok, kimse okumuyor!” gibi söylemler yaygın. Türkiye’de okurun niteliği ve niceliği on yıllar içinde nasıl bir değişim gösteriyor gerçekte?

Tersine, kitapla ilişkinin güçlendiğine ilişkin gözlemler bence daha gerçekçi. Çeşitlenen, gelişen bir yayıncılık her şeye rağmen gözlerimizin önünde büyüyor. Yayınevleri alt markalarla ihtisaslaşma yoluna gidiyor.

Öte yandan teknoloji yüzyılında bile sözü kayıtlamanın hâlâ yegâne yolu kitaplar! Dijital ortam, hem veri güvenliği hem de verinin korunması açısından hâlâ yetersiz. Oysa kitapların kendine has var olma biçimleri binlerce yıldır etkili biçimde sürüyor. Belki de bu nedenle yeni nesil influencerlar bile popüler oldukları dijital mecrada kalmak yerine sözlerini kitaba dönüştürmeye, bir bağlamın içinde tarihe kayıt düşmeye özen gösteriyorlar.

Yine de bu tablonun yayın dünyasındaki tekdüzeleşmeyi engellediğini söyleyemeyiz. Butik yayınevleri ve niş yayıncılık etkisizleştikçe büyük holdinglerin fonladığı ya da bizzat birer yayın holdingine dönüşmüş yayınevleri güç kazandıkça, tekdüzeleşme de artacak!

Tekdüzeleşmenin temel sorunu ise insan üretiminin en önemli özelliklerinden biri olan farklıyı, kusurluyu ve ayrıksı olanı baskılayarak herkesçe kabul gören dar bir bant aralığını dayatmasıdır. Bence okuru da, yazarı da, yayınevlerini de bekleyen en büyük tehlike, budur!

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x