Connect with us

Köşe Yazıları

Sesini Arayan Madunlar Aşkına!

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Madun, kurumsal bir zemine sahip olabilirse konuşabilir, diyor Spivak; “Madun Konuşabilir mi?” adlı eserinde.

Madun konuşamadığı için, bir zemine yaslanamadığı için bir şekilde kabullenilmiş sessizlik içinde vâr olmaktadır, tabi buna ne kadar vâr olmak denebilirse.

Madunun katmerli hâlleri, meselâ kadınsa, üstüne esmer (ya da siyah) ise, olmadı bir de yoksulsa çok daha köklüdür. Meselâ bizim buralarda Kürt ise, mülteci ise, üstüne bir de işçi ise…

Madun, kendi sesiyle vâr olamazsa onun temsiliyeti devreye girebilir. Bu temsiliyet elbette onu tanımlama kudretine sahip olacaktır. Bu tanımlama madunluğun oluşma aşamalarındaki hataları pekiştirebilir. Burada ciddi bir risk vardır. Spivak’ın kitapta bahsettiği “sati/iyi (razı olunan) kadın” kavramının dini metinlerin yanlış aktarımı/yorumu ile oluşmasındaki trajedi gibi.

Bu çerçeveyi İslam geleneğine transfer edersek benzer bir süreçle modelleme yapma imkânıyla karşı karşıya geliriz. Cihad, kadın, huri gibi mevzularda çeviri, yorum ve uygulamaların İslam’ın kendisi olarak sunularak oynadıkları hata pekiştirici süreçler…

Nihayetinde ortaya çıkan toplamın İslam diye tescil edilmesi.

Esmer adamlardan korunan esmer kadının tanımlanma ve ait olduğu alanın damgalanarak ve kendisine ‘özne olarak’ bir çıkış imkânı bırakılmaksızın hükmün açıklanması.

Kocası ölen ‘iyi kadın’ intihar ederek yüceliğini kanıtlar. Tahrif edilmiş kutsal anlatılar mirasa göz dikmiş erkek kardeşler, hurafe üzerinden ilerleyen sapkın din anlayışları ve dini oradan tanımlayan yabancı üstencilik…

Madun kesinleşmiş rol dağılımı karşısında suskundur, kendinden bekleneni yapacaktır.

Sati intiharı herkesi memnun eder.

Egemen düzenin işleyişi için mazlum ve mustazafların mırıltısız itaati ve efendinin velinimet oluşuna dâir minnet edaları beklenen, makbul tutumdur.

Talebenin, mutlak itaati isteyen öğretici otorite karşısında benzer pozisyonu alması istenir, askerin/astın komutanları/üstleri karşısında olduğu gibi.

Kadınlar, neredeyse bütün kültür ve coğrafyalarda tam manasıyla sati olmasalar da ona gönüllü olmaları arzulanarak tanımlanır.

İşçiler, bütün emre âmâde herkes de elbette!

Spivak’ın büyük annesinin kuzeni ise siyasal gerekçelerle ve evli olmadan gerçekleştirdiği intiharla çarka çomak sokmuş ancak imani-ideolojik zemini gösterememişti.

Burada madun için imani/ideolojik zemin bir dil olacaksa eğer, şimdi onu kim ve nasıl inşa edecektir?

Mesela kitap ve Spivak Hindistan mekânsallığından konuştukları için sömürgeci efendiler mi?

Yoksa, Avrupa merkezciliklerinde muhalif iken deniz aşırı ve en nihayetinde modernler tarafından çok yönlü gerilikleri teslim edilen sömürgeler hususunda ittifak edebilen entelektüeller mi bir çıkış gösterecektir?

Spivak’ın pek yerinde bir karşılama ile yabancı-üstenci unsurun aydınlanmacı zorbalığına itirazı, hakikatin uzaktan gelemeyeceğine dönük mutlak kabul olarak mı okunmalıdır? Eğer böyle ise, madunun sesini ararken farklı bir sesin ortaya çıkış imkânını kendisi iptal etmiş olacaktır.

Bunu sanmam çünkü kitabın sonunda seküler bir dil vâr etmekten bahsetmektedir çıkış için. Sekülerlik bu manada dinselliğin baskın olduğu Hindistan yereli için dışarıdan, başka merkezlerden esinlenesi bir şey olsa gerektir. Bir tür modernleşme/batılılaşma dalgası diyelim.

Spivak’ın anlatımının model olarak Müslüman halklara uyarlanışı üzerinden gidelim yine. Aktüel tartışmalarımıza dönersek Müslümanlar için de benzer çözüm önerilerinin dillendirildiğine tanık oluyoruz.

Sömürgecinin, hataları, kendisinin ayrılmaz bir parçası addedip gözden kesinkes düşürdüğü din artık madunun sesi olamaz. (Burada artık doğrudan sömürgeci demeyelim de ‘o seküler seslerin her türlü merkezleri’ diyelim. Bir yandan da sömürgecinin değişik sûretleri olduğu gerçeğini hatırda tutarak pek tabii…) Spivak burada bir ıslahatçı değildir. O da bunu reddeder.

Reddetmede hakkı vardır elbette, kendi tercihidir ancak sömürgecinin yaptığının bir benzerini de kendisi yaparak anneannesinin kuzeninin yaptığı yapı söküm ameliyesini sonuçta bu noktaya taşımış olur.

Modellememizden dersler çıkararak ilerlersek, Mekke’de Kur’an vahyinden evvel bir paradigmaya, yol haritasına sahip olmadığı için seslerini bulamayan hanifler, daha beter durumda olan köleler Muhammed’i bekledi; bilerek ya da bilmeyerek.

Sömürgeci askeri ya da -muhalif ya da onaycı- entelektüeli değildi Allah Resûlü. Yûnûs Sûresi 16. ayette de değinildiği üzere “bir ömür onların arasında bulunmuş” biriydi ama bu süre ve onların arkadaşı, halkından oluşu kabul almak için yetmedi.

Spivak da dışarıdan gelen mütehakkim, tanımlayıcı tavrı -bir yere kadar- reddeder. (Tümüyle neden reddetmediğini az önce değerlendirdik.) İçeriyi de çözüm görmez. Başka bir yönü gösteren Kur’an vahyi ile de temas kurmaz. Yine modernliğin esinlediği seküler sese râm olur.

İslam’ın önerisi Allah Resûlü’nün getirdiği, sağlam bir zemin inşa eden sestir. Talihsiz kuzenin kıymetli çırpınışı, aralamaya çalıştığı kapı bu arı duru sesle buluşmazsa kakofonide yeni talihsizlikler kaçınılmaz olacaktır.

 

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yeni Bir Zamanın Kapısı

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Türkiye’deki İslami çevreler kurucu ideallerden tümüyle ricat edeli çok oldu maalesef, şimdi sadece belirli alanlara sıkışmış durumdalar.

İslami hareketlerin ya da popüler ifadesiyle İslamcılığın, dindar görünürlükleri üzerine iyice yakıştıran, bütün olumsuz ve pespaye haline rağmen çığırtkan bir edayla İslam’ı hoyratça diline dolayan egemen siyasete teslim olduğu aşikârdır.

Siyasal egemenliğin aslında birçok özelliği, usulî ve esasa dair tutum ve pozisyonları mezkûr İslami çevrelerce alenen reddedilmeli iken pratikte bu olmaz. Olmayınca da süreğen bir kötürümleşme hâli bu yapıları kuşatmış, neredeyse bütün hareket alanlarını daraltmış olur.

İslam tarihinde de yaşanan temel trajedilerden biri budur. Egemen siyasetteki İslami görünürlük, Müslümanların kafalarını karıştırmış, vicdanlar kararsızlıklarla çürümeye, köklü yozlaşmalara maruz kalmıştır. Bugün, hâl-i hazırda yaşanan şey sadece o günlerin bir tekrarıdır.

İslami hareket düzeyine iyi kötü layık görülebilecek çevrelerin siyaset yapabilme alanlarından çekilmesinin, bütün bu alanları egemen siyasete bırakmasının kendisi için açık intihar olduğunu tespit etmek gerekir. Siyaset alanları son derece münbit bir mahiyet arz ederken İslami çevrelerin kayıtsızlık ve ürkekliği tarihi bir kaçış ve geri çekilişin resminden başka bir şey sunmuyor.

Ekonomik çürüme ve saldırganlık geniş halk kesimlerini boğmakta iken İslami hassasiyetten ses çıkmıyor. İşçinin, emekçinin alın teri şimdilerde Kod 29 marifetiyle yağmalanıyor. Maalesef bu çevrelerin kahir ekseriyetinin bu uygulamadan haberi yoktur. Milyonlarca asgari ücretli açlık sınırında bir kazançla çoluk çocuğunun rızkını temin etmeye çalışırken bir anda ahlaksızlık kodlamasıyla kendini kapının önünde bulabilmektedir.

Ülkenin pek çok yerinde emekçiler eylem hâlindedir, işten çıkarmalara ve türlü haksızlıklara karşı mücadele etmektedir ancak siyaseten kötürümleşmiş İslami hassasiyet bu tabloya kulaklarını tıkamıştır.

Dini görünürlülük karşısında hayattan geri çekilen bu çizgi hukukun, adaletin ayaklar altına alınmasını da büyük bir suskunlukla karşılar. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun uyduruk gerekçelerle cezaevine yollanması, bu süreçte kabul edilemez muamelelere maruz bırakılmasına bir sosyal medya beyanıyla bile tepki göstermez. Egemenin tanımlamalarının öfke oklarına muhatap olmak istemez, varsaydığı birtakım kazanımların hatırına içe kapanır.

Ülkenin dört bir yanı; tarım arazileri, ırmakları, dereleri, denizi ve ormanlarıyla sınırsız bir şekilde yağmalanıp talan edilirken hayattan çoktan kaçmış, üç maymunu oynayan bu çerçeve “aile yok olmaktadır, son kale ailedir” gibi alan ve söylemler içinde muhatapsız bir “direniş” sergilemektedir. Bir diğer yandan da Covid-19 üzerinden akla hayale gelmedik komplo hezeyanlarını içeren video kayıtlarıyla doldurmaktadır sosyal medya mecralarını.

Liyakatsizliğin en küçük atamalardan belediyelerde dâimî hale getirilen kayyımlara, oradan Boğaziçi rektörüne kadar yoğun ve farklı tepkilerle karşılandığı bir vasatta suskunluk komploculuğa da evrilerek adalet arayışı alabildiğine mahkûm edilir mi, evet! Kerameti kendinden menkul bir ahlak savunusu “ahlakçılık” batağında çirkinleşir. Kaçınılmaz intihar, aşama aşama gerçekleşir.

İnsanlığın yerel ve küresel ilgileri, kesişen adalet mücadeleleri nasıl oluyorsa buralarda yankılanmaz. Böylesi bir kötürümleşme elbette öngörülebilir netlikte değildir ama bir şekilde olmuştur. Bu durumda bağlantılı kavramlar geniş kitleler nezdinde kıymet kaybeder, İslam ve İmanın umut olma potansiyeline darbe indirilir.

Tevhid ve adalet mücadelesini somut göstergeleri aktara aktara inşa eden Kur’ânî söylem hiç tedris edilmemiş gibidir. Geçtik Müslümanlığı, İslami stratejiyi insani bir karşılamaya bile yabancılaşılmıştır.

Geri kalan ufak tefek ama söylem ve tavır, düşünsel zenginlik ve zemin bakımından daha nitelikli yapıların bütün bu çöküş karşısında yılgınlık yerine sağlam, sahih bir örneklik kaygısına tutunması, bütün bu alanlarda değerini küçümsemeksizin yol ve yöntem önerisi bağlamında modelleri gündemleştirebilmesi gerekiyor.

Zulüm ve haksızlık her kılıfa bürünebilir, kendine bir şekilde İslam’la ilintili sıfatları yakıştıranlar kılıflı da olsa bu işleyişlere karşı bir hat oluşturmazlar, bu hususta adımlar atmazlarsa kendi iplerini egemenlerin eliyle çekmiş olacaklardır. İki kere kaybediş bu olsa gerektir.

Devrimci pozisyonda sebat eden çizgi de bu tarihsel anlardaki duruş ve örnekliğiyle yeni bir zamanın kapısını aralayabilir; o kapıdan insanlığın, bütün varlık âleminin büyük bir coşku ve umutla gireceğini herkes görecektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Dünyanın Karanlık Yüzü

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Allah Kur’an’da insanın sorumluluğunu ve bu sorumluluk karşısında ne denli gaflette olduğunu temsili bir anlatımla ortaya koyuyor. Ahzâb Suresi‘nin 72. Ayeti, başka pek çok ayette olduğu gibi işitenin aklına çakılabilir, mıh gibi:

Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”

İNSAMER‘in 2020 yıllığını karıştırınca bu ayet geldi aklıma. Bir yandan merhamet kesilebilen insanın öte yandan taş gibi cehalet kesilmesi, hatta zulüm olup dolu gibi yağması gerçekten hayrete şayandır.

Gelin, paylaşarak ve yardımlaşarak herkese yetecek refah ve huzuru kolayca bulabileceğimiz bu dünyayı, kapıldığımız hırs ve içine yuvarlandığımız açgözlülükle ne hale getirildiğimizi görelim. İnsanın ihtiyaçlarının sınırlı, ihtiraslarınınsa sınırsız olduğunu hatırlayarak…

Dünya nüfusunun yüzde 40’ı su kıtlığından etkileniyor. Yaklaşık 50 ülke su kıtlığı yaşıyor.

Dünya genelinde sağlık harcamaları 7.7 trilyon doların üzerinde. Bu harcamaların %77’si gelişmiş ülkelere ait. Avrupa’da 293 hastaya bir doktor düşüyor. Doktor başına düşen hasta sayısı Ortadoğu’da 989, Afrika’da ise 3.324.

Dünyada üretilen petrolün üçte birini tek başlarına ABD ve Çin kullanıyor.

Dünyanın en büyük 10 bankasının toplam aktifleri 28.8 trilyon dolar. Listenin ilk dört sırasını Çinli kamu bankaları işgal ediyor. En büyük 10 banka 180 ülkenin gelirine denk!

Gıda endüstrisini çokuluslu kapitalist şirketler kontrol ediyor. Sektörün en büyük 10 şirketinin yıllık geliri 450 milyar doların üzerinde.

Dünyadaki obez sayısı 1975’te 105 milyonken günümüzde 700 milyona ulaşmış durumda. Aşırı kilolular da eklendiğinde bu sayı 2 milyarı aşıyor. Milyarlarca insan sağlık sektörü için milyarlarca dolar harcayarak zayıflamaya çalışırken 1.3 milyar insan çok boyutlu yoksulluk içinde yaşıyor.

Dünyada yaklaşık 152 milyon çocuk işçi var. Çocuk işçilerin yaklaşık yarısı 5-11 yaş aralığında ve tehlikeli işlerde çalışıyorlar. 73 milyonu Afrika’da, 61 milyonu Asya-pasifik’te yaşıyor. Çocuklar, çoğu küresel firma tarafından ucuz işgücü olarak kullanılıyor. Özellikle Kamboçya ve Bangladeş bu alanda öne çıkıyor.

İlaç endüstrisi mevcut büyüklüğü ile dünyanın en büyük üçüncü sektörü konumunda. ABD’nin yıllık ilaç harcaması 485 milyar dolar. Türkiye 8 milyar dolarlık ilaç harcamasıyla listenin 17. sırasında yer alıyor. Aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen ilaç pazarlarından biri. Türkiye’de ilaç pazarı son sekiz yılda ortalama yüzde 11.4 büyüme sağladı.

İşgal, iç savaş ve yoksulluğun kol gezdiği ülkelerde “yasadışı organ ticareti” ne yazık ki büyüyen bir “sektör”. Yaklaşık 2 milyar dolarlık bir hacme sahip bir bu yasadışı ticarette alıcılar bir organ için 30 ila 150 bin dolar arası ücret öderken organları alınan mağdurlara yalnızca bin dolar veriliyor.

İlginç olduğu kadar da ürpertici bir bilgi de intihara ilişkin. Her yıl intihar sebebiyle yaklaşık 800 bin insan hayatını kaybediyor. Bu sayı, cinayet sebebiyle hayatını kaybedenlerin iki katı. İntihar sebebiyle ölenlerden 20 kat fazlasının intihar teşebbüsünde bulunduğu tahmin ediliyor. Örneğin Güney Kore, toplam ölüm içinde %5 intihar oranı ile zirvede yer alıyor. Bu oran Japonya’da %2.1, Rusya %2.4, ABD’de %1.7, Türkiye’de ise % 0.7.

İnsanlığın en karanlık yüzü kendini savaşlarla birlikte kürtaj vakalarında gösteriyor desek, abartmış olmayız sanırım. Tıbbi zaruret hali (istisna) bir yana, ceninin hayatına (“keyfiyet” sonucu) son verme işlemine cinayet denir. Dünyada her yıl 60 milyona yakın kürtaj vakası gerçekleşiyor ve her dört gebelikten biri kürtajla sonlandırılıyor! Günümüzde 70’den fazla ülkede kürtaj serbest.

İnsan denen canlının ne denli cahil ve zalim olduğunun bariz göstergelerinden bir diğerini küresel askeri harcamalar oluşturuyor. İnsanlık birbirini katletmek için harcadığı mesai ve para refah ve mutluluğu değil 7 milyar, 14 milyara yayabilirdi. Dünya çapındaki askeri harcamalar bir önceki yıla oranla %2.6 oranında artarak 1.8 trilyon dolara yükselmiş.

Dünyanın karanlık yüzünde insanın alçaldıkça alçaldığını görüyoruz. Bunun faturası ise öncelikle doğaya ve hayvanlara kesiliyor ne acı ki. Dünyada her yıl 50 milyondan fazla hayvan kozmetik, tekstil, ilaç ve eğlence endüstrisinin acımasız yöntemleriyle katlediliyor.

Dünyanın karanlık yüzünde kapitalizm, “yeni” sömürgecilik faaliyetleri ve savaş belasının sonucu olarak doğan mültecilik gerçeği ile karşı karşıyayız.

Bu dünyada cenneti aramanın yanlış olduğunun farkındayız. Ne var ki insanlarla, hayvanlarla ve doğayla kurduğumuz ilişkide Adil olmayı bize emreden bir Rabbe iman ediyoruz.

Öyleyse bu tablo ne?

*Kapak Fotoğrafı: Nilüfer Demir

-Büyük Medeniyetimizde karaya vuran insanlığımız!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ali Şükrü Bey’den Ömer Faruk Bey’e

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Yakın tarihin, üzeri mahirce örtülen en vahim hadiselerinden biri ilk Meclis’teki en önemli milletvekillerinden Ali Şükrü Bey‘in 27 Mart 1923 tarihinde Mustafa Kemal’in muhafız alay komutanı “tetikçi” Topal Osman tarafından Ankara’nın orta yerinde hunharca katledilmesidir.

Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in, ülkenin hızla tek adamlığa doğru gidişi ve Lozan müzakerelerinin Meclis’te adamakıllı istişare edilmeden oldu-bitti ile yürütülmesi gibi esaslı konularda ciddi ve sert itirazları olduğu biliniyor.

Donanımlı ve cesur bir muhalif olan Ali Şükrü Bey istifa edip siyasete atılmış bir deniz subayı, Tan Gazetesi’nin sahibi ve üretken başyazarı, aksiyon sahibi bir Osmanlı Aydını idi. Saltanat karşıtı ama hilafet yanlısıydı. İstiklal Şairi Mehmet Akif’in yol arkadaşıydı. İşgal altındaki İstanbul’dan, Milli Mücadeleye katılmak üzere Ankara’ya onunla beraber, bin bir güçlük içinde gelmişti.

Ali Şükrü Bey’in Ömer Faruk Bey’le (Gergerlioğlu), 1920’lerin 2020’lerle ne alakası var diyenler olabilir. “Gergerlioğlu’na Yapılanların Anlamı” adlı yazıma devamla bir tarih okuması yapıyorum. Tekerrür etmeye meyyal, söz konusu konum orta doğu coğrafyası olduğunda tekerrüre bayılan Tarih’in iki sayfasını bu yazıya raptetmek gibi bir niyetim var. 

Ömer Faruk Bey Türkiye’deki hak ihlallerini yüksek sesle ortaya koyuyor, her kesimin mağduriyetini dillendirip türlü türlü hukuksuzluklara karşı tek başına bir ordu gibi mücadele ediyordu Meclis’te. Kendisi, hak savunuculuğunda “yenilerden” de değildi üstelik. Önceki döneme ait hak mücadelesinin “ödülü” olarak payına bir KHK ile işinden (doktorluk) ihraç edilmek düşmüştü. (İftira, hakaret ve tehditleri saymıyoruz. Saymıyoruz ki “bereketi” kaçmasın!)

Ömer Faruk Bey’in milletvekilliği kaba bir hukuk ihlali ile düşürülmüştü. Bu haksızlığa itiraz için direndiği günlerden birinde, sabah namazını kılmak için hazırlanırken gerçekleştirilen bir şafak operasyonu ile meclisten yaka paça dışarı atıldı. Hatırlanacağı üzere, Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda operasyon yapan siyonistler de tam o vakitte, Müslümanlar sabah namazını eda etmeye hazırlanırken saldırmışlardı.

Ali Şükrü Bey’in katledilmesinden birkaç gün sonra ilk Meclis kapatılmıştı. İnsan hakları mücadelesinin meclisteki gür sesi Ömer Faruk Bey’in bir desise “resitali” ile Meclis dışı bırakıldıktan sonra nihayet geçen gün hapse atılmasıyla TBMM resmen değilse bile fiilen kapanmış oldu. Hayırlı olsun!

Bunu söylediğimde itiraz ve tebessüm eden ve “sanki meclisin uzun süredir bir hükmü mü vardı Allah aşkına” diyenler var. Haklılar. Yüzlerce figüran milletvekili onca maaşı neden alıyorlar, bunca zulme seyirci kalırken o paraları kendilerine nasıl “helal” sayıyorlar anlamakta zorlanıyorum. (Vekillik işi muhtarlıklara devredilsin, muhtarlara özel araç ve iki de yardımcı tahsis edilsin, olsun bitsin!)

Bugün yüz yıl öncesinin meclis tutanaklarını okuyor ve kimin nerde nasıl bir şahitlik yaptığını görebiliyoruz. Ömer Faruk Bey’in meclisten çıkartılmasını seyreden, millete ve vekiline yapılan bu hukuksuzluğu, bu terbiyesizliği seyredenler utanç içinde kaldıklarını “yakında” görecekler. Büyük utanç ise Meclis’in namusunu korumak yönünde tavır almayan, adı “dönemin Meclis başkanı” olarak “hayırsızlık”la anılacak kişinin hissesine düştü. Yazık.

Okurları 7 yıl öncesine, 23 Mart 2014 tarihinde bir miting meydanına götürmek istiyorum. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yerinde” tespiti, neyin ne anlama geldiği üzerine “bir kez daha” düşünme fırsatı sunuyor:

Trabzon’da Türkiye’de ne yapılmak istendiğini açık açık anlatmak istiyorum. Trabzonlu bir kahraman, bir şehit üzerinden Türkiye’de oynanan oyunu anlatmak istiyorum. Ali Şükrü Bey Trabzon’un meclisteki ilk mebusuydu. 1920’de meclis açılırken Trabzon’u temsil etmek üzere oradaydı. Ali Şükrü Bey Osmanlı’nın kahraman bir subayı olduğu kadar en yürekli vekillerinden biriydi. Her türlü haksızlığa karşı çıkıyordu. Esarete, korkaklığa tahammülü yoktu. Ne yaptılar biliyor musunuz? Bu kahraman Trabzonluyu tam 91 yıl önce Ankara’da alçakça şehit ettiler. Ali Şükrü Bey’in katledilmesinin çok önemli bir manası vardı. Ali Şükrü Bey’e suikast düzenlerken herkese korku salarak ‘Sonunuz Ali Şükrü bey gibi olur’ mesajı veriyorlardı.

Devamını Okuyun

GÜNDEM