Connect with us

Köşe Yazıları

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, II – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati’ye yönelik evlere şenlik “eleştiri” videosunu konuşmaya devam edelim. Önceki yazımda dediğim gibi bu video beni sarstı. İnsan olmak hakkında düşündüm. Acziyetimiz, kendimizden bihaber olma seviyemiz… Yerin dibine geçmişken kendimizi göklerde sanacak şuursuzluğumuz… İnsanı bu hale ne getirir? Hangi duygunun veya eylemin kontrolsüz yükselişi bu kadar alçaltır? Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunlar büyük ve zor sorular. Ama şimdilik bu gibi derin meseleleri kenara koyalım. Meriç’in Şeriati hakkındaki iddialarından devam edelim.

Tanrı’nın, Alemin ve Benliğin Birliği

Altay Cem Meriç’in, Şeriati’yi herkesin gözünde rezil edeceğine inandığı videosunda, Ali Şeriati’nin birtakım ilişkileri gerekçelendirmeden zikretmesini büyük bir kabahat gibi işaretlediğini aktarmıştım. Meriç’in dudağını bükerek Şeriati tarafından gerekçesiz bırakıldığını öne sürdüğü bir diğer önemli ilişki, Allah’ın birlenmesiyle toplumun ve insanın içsel birlikleri arasında olandı. Meriç, bir konuşma metni değil de doktora tezi okuyormuş gibi davranmak işine geldiğinden, bu bağlantının analitik ve ansiklopedik bir izahını tam da zikredildiği yerde görmeyi beklermiş gibi davranıyor. Bunu bulamayınca da metni saçmalığa indirgemeye çalışıyor.

Şeriati külliyatını hatmedeli çok oldu, bu seviyede sefahet dolu iddialar için açıp ilgili pasajı bulmaya uğraşmayı da zul addediyorum. Lakin, bu sorunun Şeriati tarafından dikkat çekici bir hünerle bizzat elindeki kitabın içinde biraz, külliyatın başka parçalarında daha derinlemesine zaten cevaplandığını çok iyi hatırlıyorum.

Dinler tarihine biraz aşina olan herkesin bileceği üzere; eskiden putlar (tanrılar), kabilelerin ve toplumsal grupların kolektif ruhunu temsil ederdi. Her kabilenin kendine ait bir tanrısı olurdu ve o kabile savaşı kazandığında tanrısı da galip gelmiş sayılırdı. Bazen bir toplumda birden çok tanrı mevcut kabul edilirdi. Şeriati’nin Dine Karşı Din’de verdiğini hatırladığım örnekte olduğu gibi, bazı toplumlardaysa farklı sınıflar için farklı tanrılar tahsis edilmiş olabilirdi. Ayrıca pek çok panteondaki tanrı tasavvurları, insanların ruhlarındaki farklı eğilimlerin; adalet, gazap, aşk veya bilgeliğin ayrı ayrı dışa vurumlarından ibaretti.

Dolayısıyla çoktanrıcılıkta farklı gruplar, sınıflar ya da duygulanımlar, birbirlerinden ontolojik olarak ayrıymış gibi farklı Tanrılara izafe edilirdi. Tevhid ise hem kabileleri, hem toplum içindeki sınıfları hem de insan içindeki hasletleri farklı metafiziksel referanslarla birbirinden özsel açıdan ayıran düşüncenin radikal bir inkarıydı. Tevhidle hepsinin kaynağı ve metafiziksel referansı tekilleştirilmiş oluyordu. Bundan hareketle Şeriati, tek bir Tanrı’nın varlığının kabulünün, tüm insanlığın ve insanın kendi benliğinin birliğine doğru atılmış ontolojik bir sıçrama mahiyetinde olduğunu öne sürüyor. Bu tasvirin şairane bir estetiği ittihaz ettiği ve dikkate değer bir argüman teşkil ettiği aşikar. Altay Cem Meriç’in havsalasının yetmemesiyle kuramadığı bağlantılar üzerine inşa ettiği şen şakrak eleştirisinin sefaleti de böylece ayan beyan ortaya çıkmış oluyor.

Öze Dönüş Çağrısını ve Toplumsal Eleştiriyi Tekfircilik Olarak Sunmak

Altay Cem Meriç’in videoda Şeriati’yi suçladığı ana tezlerden biri de “şu anda kötü durumdaysak bunun sebebinin İslami özü terk etmemiz” olduğu yönündeki argüman. Meriç, bu düşünceden hareketle Şeriati’nin etrafındaki herkesi gayri İslami gördüğünü ve “standart bir tekfirci” olduğunu öne sürüyor.

Oysa Şeriati’nin diğer İslamcı düşünürlerle ortak olan bu tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken güçlü bir argümana dayanır. Temel mantığı son derece basittir: Allah ancak hayrı emreder ve O’nun emirlerine ittiba etmek dünyada ve ahirette hayrı, bereketi getirir. Eğer bugün Müslümanlar zelil bir duruma düştülerse, bunun sebebi Allah’ın rızası hilafına organize olmaları ve davranmalarıdır. Fakat ortada şöyle bir gerçeklik var: Tekil günahlar istisna tutulursa, genel olarak Müslüman toplumlarda yaşıyoruz ve bu insanlar İslam’ın kurallarını takip ederek yaşadıklarını varsayıyorlar. Öyleyse, topluma egemen ana akım dinsel anlatıda ciddi sorunlar olsa gerektir. Şeriati’nin argüman yolu budur. Altay Cem Meriç İslam’ın gerektiği gibi anlaşılıp yaşandığını mı düşünüyor ve eğer öyle düşünüyorsa küresel hegemonya karşısındaki acziyetimizi neyle telif ediyor, bilmiyorum. Ama yaşadığımız sorunların İslam’ı doğru anlamamak ve yaşamamakla ilgili olduğu argümanının öyle burun kıvırılıp kahkahalarla gülünecek kadar ciddiyetsiz olmadığına eminim.

İşin kötüsü Meriç bu argümanı sadece ciddiyetsiz bulmuyor. Aynı zamanda bu argümanı savunduğu için Şeriati’nin tekfirci olduğunu varsayıyor. Aslında Şeriati’nin İslam toplumunun hal-i pür melaline ilişkin tespit ve tasvirlerini, el çabukluğuyla, İslam’a yahut Müslümanlara “sabah akşam sövmek” olarak paketliyor. Evet, Şeriati’yi nitelerken kullandığı kendi kelimeleri böyle. Ne zamandır toplumsal ve siyasal özeleştiri sövmek ya da saldırmak oldu? Kendisi, eleştiriyi “dine / cemaate saldırı veya sövgü” olarak kodlayarak kabus gibi bir otoriteryenizmi meşrulaştırmakta serbest elbette. Fakat bizler Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde, putçuluk başlar” sözünü takip etmeye devam ettiğimiz için tekfircilik ithamını kabul edecek değiliz.

“Şirk” Kelimesi Geçtiği Yere “Hukuki Tekfir” Yaftası Asmak

Bu kaba okuma biçiminin ve fıkıhçı sığlığın en acınası tezahürlerinden bir diğeri, Meriç’in Şeriati’nin sosyolojik “şirk dini” teşhisini doğrudan hukuki bir “tekfir” gibi takdim etmesi. Şeriati, hak dinin egemenler tarafından yozlaştırılıp bir sömürü aracına dönüştürülmesini “şirk dini” kavramıyla tarihsel ve toplumsal bir zeminde ele alır. Ancak meseleyi kasten ve muhtemelen kötü niyetle ite kaka dar bir ilmihal penceresine tıkıştırmaya çalışan Meriç, Şeriati’nin sahabelerden Osmanlı halkına kadar İslam tarihindeki herkesi kafir ilan ettiğini iddia ediyor. Oysa tamamen aşikar ki, Şeriati’nin derdi bireyleri dinden aforoz etmek, onların inançlarını ölçmek değil; kitleleri uyutan bozuk dinsel anlatıyı ve tahakküm düzenini deşifre etmekten ibaret.

Bu okuma biçimi o kadar saçma ki Meriç’i daha da büyük hataların pençesine düşürür. Altay Cem Meriç, Şeriati’nin Muaviye’nin kurduğu tahakküm düzenini şirk dini olarak tanımlamasından yola çıkarak, Hz. Hasan’ın mecburen Muaviye ile anlaşmasının dahi Şeriati açısından tekfir gerekçesi olması gerektiğini öne sürüyor. Yani Ali Şeriati, dediklerinin zaruri neticesinin Hz. Hasan’ı da tekfir etmek olduğunu görememiş; onun yüz binlerce takipçisi de teorinin merkezindeki bu acıklı hakikati keşfedecek maharetten nasipsizmiş. Bunu tespit ve ifşa etmek 2026 yılında Altay Cem Meriç’e yazılmış… Oysa biraz durup düşünse, Şeriati’nin Hz. Hasan’ı tekfir etmeyeceğine göre, şirk dini terimiyle egemen sistemi tavsif ettiğini ve bu sistemin içinde yaşayan herkesi tekfir etmediğini kolayca anlayabilir. Belki anlamıştır, ama anlamamak daha faydalı gelmiştir, ne dersiniz?

Açtıkça açılıyor, bitmiyor. Bu yazıda da bu kadarla iktifa edeyim. Son bir yazıyla daha bu bahsi kapatırım. Bir sonraki yazıda, Meriç’in şirk dininin belki de ortağı olduğu sömürüyü gizleme işlevini reddini ve Şeriati’nin Avrupalı aydınları peygamberlerle eşitlediğine ilişkin iftirasını ele alacağım.

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x