Connect with us

Köşe Yazıları

Hrant’a Borcumuz

Yayınlanma:

-

Trabzon’dan üniversite için İstanbul’a gitmiştim. 2001 sonu. Şişli’nin arka sokaklarında bir öğrenci evinde kalıyordum. Taksim’e giderken sıklıkla kullandığım güzergahta dikkatimi çekmişti Sebat Apartmanı. Yıllarca Akçaabat Sebatspor’da futbol oynamıştım. 1923’te kurulmasına rağmen ilçe takımı olarak kalmış Sebatspor da 1. Lige (şimdiki Süper Lig’e) çıkmıştı bir yıl sonra.

19 Ocak 2007 günü öğleden sonra, iki kilometre ötemizdeki Agos Gazetesi’nin bulunduğu Sebat Apartmanı’nın önünde Hrant Dink’i vurdular! Haberi ev arkadaşım vermişti. Şok ediciydi. Büyük bir karamsarlığa kapıldığımı hatırlıyorum, Türkiye ve geleceğimiz adına. Bir arkadaşımızı öldürmüşler gibi üzülmüştük.

Öldürülenden ötürü üzüldüğümüz yetmiyormuş gibi öldürenden ötürü de utanç duyuyorduk. Bu alçakça cinayeti işlemesi için beynini yıkadıkları 17 yaşındaki “çocuğu” Trabzon’dan seçmişler, kurup (besleyip büyütüp) İstanbul’a göndermişlerdi. Ogün Samast, devletin içerisinden ve devlet için öldürme emrini aldığı gazeteciyi tanımıyordu bile. Tek bildiği Ermeni olduğuydu.

Kurgulanan “galeyan”a bakılacak olursa “zararlı” biriydi Hrant. 19 Ocak 2007 tarihine varana dek, üç yıl boyunca hakkında linç kampanyaları yürütüldü. Yalanlar, iftiralar havada uçuşuyordu.

Ordu, Siyaset, Medya, Yargı ve Milliyetçi Gruplar içinden birilerinin müştereken ve müteselsilen yürüttükleri karalama kampanyaları ile ortamı hazırlamışlardı, -ırkçı- akıllarınca.

Hrant Dink cinayeti, devletin ve milletin gözleri önünde, geliyorum diyen bir felaket gibi, göz göre göre işlendi. Zavallı bir tetikçi, mendil gibi kullanıldıktan sonra buruşturulup hapse atılan çocuk, Devletli Tanrılar adına bir masumu kurban etmiş, yanı sıra kendisi de kurban olmuştu.

Evet, o kasvetli kış günü tetiği çekmişti. Peki, ya cinayeti tetikleyenler, dahası, bizzat tertipleyenler? Onlar itinayla korundular ve 15 yıl olmuş, halen korunuyorlar.

Hrant Dink’in gerçek katilleri devlet’in ön veya arka bahçesinde saklanmaya devam ediyorlar. Evet, devlette devamlılık esas, gelenek sürüyor. Uğur Mumcu anıtı, Hrant’ın düştüğü kaldırımın az ilerisinde dikiliyor.

Şurası kesin ki onu linç ve katledenlerle kıyas kabul etmeyecek denli insandı, dosttu, adamdı Hrant. Dibine kadar yerlisiydi bu toprakların, mesele oysa!

Bu ülkenin iyi kalpli, güzel yüzlü insanlarını koruyup kollaması gerekirken umuda pusu kuran, haysiyeti katleden vahşilerin korunup kollandığı sistem cari ne yazık ki.

Ogünleri bulup buluşturan, masumları sırtından vurduran, Eneslere hayatı dar eden “iklim” krizimizi nasıl, ne zaman sona erdireceğiz? Buna acilen, dolu dizgin kafa yormalı, şu kısacık hayatı hayra yormalı, aslı gibi aziz kılmalıyız.

Hrant’a, ailesine, arkadaşlarına adalet borcumuz var. Üstelik, epey de geciktik!

(Bu sene gözler Trabzonspor’un üzerinde, süper ligde açık ara lider. “Hrant İçin Adalet” pankartının bu şehrin tribünlerinde dalgalandığını hayal ediyorum. Bir şehrin, lekelenmeme hakkını kullandığını hayal ediyorum. Tek bir hareketle üç puandan çok ama çok daha fazlası. Neden olmasın?)

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Ulan Devleti

Yayınlanma:

-

Önceki hafta Ankara’nın göbeğinde yaşanan bir olay Türkiye’nin Hukuk’tan ne denli uzaklaştığını, neredeyse tümden bağını kopardığını, “dipte, sonda ve depresyonda” olduğunu göstermesi bakımından ibretlikti.

Afrika kökenli vatandaşlara yapılan düpedüz ırkçı, ayrımcı uygulamaları engellemek, hiç değilse protesto etmek isteyen insan hakları aktivisti, hak savunucu ve milletvekili Mustafa Yeneroğlu’na bir polis memuru “sen” diye hitap ediyor, “lanlı lunlu” konuşuyor, hakaret ediyor, “böcekmiş” gibi muamelede bulunuyordu. Silah kullanmaya yetkili kişinin sahne performansı cuntacıları hatırlattı.

Müthiş derecede rahatsızlık verici, küstahça bir tavırdı polisinki. Elbette, adı önemsiz o kişi bir sembol, fabrika hatası değil, bir zihniyetin temsilcisi. Arkasında onu “pışpışlayan” amirleri olmasa o cüreti nereden bulacak?

Son yıllarda yaygınlık kazanan bir moda bu. İktidar milletvekilleri huzurunda el pençe divan duran, olması gerektiği gibi, saygıda kusur etmeyen polisler diğer partilere mensup vekiller karşısında kabadayı kesiliyor, hak’mış hukuk’muş umursamaz, saygısız tavırlar sergiliyorlar. Kabul etmek gerekir ki farklı bir “delikanlılık” anlayışları var.

Görüntüleri izleyince şunu sormadan edemedim: Milletin vekiline kameralar önünde kabadayılık taslayan polisler sıradan vatandaşa neler yapmazlar? Hele de tenhada?

Tahayyül etmek zor değil. Üstelik çok da geçmişe gitmeye gerek yok ne yazık ki. Türkiye’nin yakın, yapyakın tarihi hak ihlalleriyle, işkencelerle, utanç tablolarıyla dolu. KHK mağduru binlerce vatandaş aramızda bulunuyor, değillerse bile, fazla uzaklaşmış olamazlar!

Polisin geniş mi geniş pervasızlığı üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yaptığı resmi açıklama ise seviyenin yerlerde olduğunun sağlaması oldu adeta. Açıklamada, bu milletin halen meclisteki hukukçu vekili “düşman” olarak nitelendirildi ve hedef gösterildi. Akıl alır bir durum olmadığının farkındayım. Açıklama Ak Parti’nin herhangi bir ilçe teşkilatındaki herhangi bir yeniyetme tarafından kaleme alınmış gibiydi.

Acı olan şu ki, kendimi de içinde gördüğüm “zayıf” bir azınlık, ipin bir ucundan tutmuş, devleti, hukuk devleti safına çekmeye çalışırken, diğer ucundan tutmuş “palazlanmış” bir kesimse, hukuk’tan uzaklaştıkça uzaklaşarak, devleti polis devletine doğru çekiştiriyorlar iyiden iyiye.

Korkarım ki, ip koptuğunda -yakındır- hukuk devleti’ni geçtim, polis devleti bile kalmayacak.

Kala kala, dünyada kimsenin itibar etmediği, etmeyeceği bir “ulan devleti” kalacak elde. (Eli silahlılar milletin vekiline “ulan” diye hitap ediyorsa, onlarınki bir ulan devleti olsa gerek) Gücü yetenin, güç yetirebildiğine horozlandığı, hukuk’la yüzleşme ve hesap verme endişesinin tümüyle karşılıksız kaldığı, uyduruktan bir ülke: Talanistan.

Ne alakası var yahu, iyice abarttın” diye sitem edecek ve beni koyu bir muhalif olarak etiketleyecek okurlar vardır. Etiketlemenin dayanılmaz hafifliği ile yanılsama içine düşecekler… Zart diye etiketlediği için anlama, kavrama ve düşünme zahmetine azcık olsun girmeyecekler… Böyledir: Yaftalamak kolay, anlamak zordur.

Dün kaç kişi bu ülkede haksız ve hukuksuz olarak zindanlara atıldı, haberi olan var mı? Devletin bile bundan haberi olduğunu, kaydını doğru düzgün tuttuğunu sanmıyorum.

Arif Gündüz, Ahmet Çelikten ve Fatih Mehmet Kara dün gece Osmaniye 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin, TÜRK MİLLETİ ADINA verdiği kararla, “Görevi Yaptırmamak İçin Direnme” (Polise mukavemet) suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklanıp cezaevine gönderildiler.

Osmaniye’de basın açıklaması için bulunuyorlardı ve polisin ani, apar topar müdahalesi sonucu gözaltına alınmışlardı. Polise karşı herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Kesinlikle!

Polisler, al gülüm ver gülüm, “dayanışma” içinde tutanak tutmuş, aşina oldukları usulle gerekli raporları almış, şikayetçi olmuş, yargı mensuplarını harekete geçirmiş, talimat trafiği neticesi, herhangi ama herhangi bir delil olmaksızın “düşmanları” arasından bu üç ismi, bu üç gariban vatan evladını hapse yollamışlardı.

Avukatları Alişan İnci ile görüştüm ve bu zulmün zaptını edindim. Talimatların vicdanlara ağır bastığı yerde, yüreği “adalet, adalet” diye atan şüphelilerden Arif Gündüz de savunmasında, ısrarla, kamera kayıtlarına bakılmasını istemiş ve “bakıma muhtaç annem ve yeni doğmuş bir bebeğim vardır. Onların bakımı ile ben ilgilenmekteyim” demiş, serbest bırakılmasını talep etmişti.

Nafile.

Haber değeri taşımadığından, bu zulümden ancak çok çok az kişinin haberi oldu. Eğer gerçekten polise mukavemet, saldırı vs. olsaydı, görüntüler basına hızlıca servis edilecekti. Böylelikle, “Furkancılar” denen gruba mensup kişilerin ne kadar kötü insanlar olduğu propagandası tüketime hazır hale gelecekti. Olmadı.

28 Şubat zihniyetinin 20 Mart 2022’de Adana’da sahneye koyduğu oyun fazla gürültüye yol açmıştı. Bu defa avcılar işlerini sessiz sedasız gördüler.

Ne de olsa burası Türkiye. Yeteri kadar insansızlaştırıldıktan, müslümansızlaştırıldıktan sonra, zulmün insafına terk ediliyordu arazi.

Allah’tan başka gören yoktu. Varsa bile, önemi yoktu!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mülteciliğin Muhacirliğe Evrildiği Aşama

Yayınlanma:

-

Mülteciler mevzuunda derli toplu düşünebilme imkân ve kabiliyetinden son derece uzak fevrî, popülist beyan ve değerlendirmelerin tam ortasındayız. Avrupa’da da olduğu gibi bu meseleden yola çıkarak ırkçı popülizm yüksel(til)ecektir. Buna hazırlıklı olunmalı. Bu damarın her durum ve şartta vâr olduğunu bilerek hareket etmek işimizi kolaylaştırabilir ancak herhangi bir ihmal beklenmedik toplumsal sonuçlar da üretebilir. O nedenle elbette müteyakkız bir pozisyon elzem.

Mültecilik meselesi Türkiye’deki insanların zihninde “Suriyeliler” toplumsallığından yola çıkan bir kavramsallaştırma ile algılanıyor. Son zamanlarda hem sınırlardaki hareketlilikleri hem de birtakım toplumsal hadiselere sebebiyet verdikleri iddialarıyla Afganlılar gündeme gelse de Suriyeli mültecilerin varlığı bu denli sorunsallaştırılmasaydı sanırım onlar pek o kadar bahse mevzu edilmeyeceklerdi. En nihayetinde, özellikle Anadolu’da Kenan Evren’den bu yana hatırı sayılır bir Afgan nüfus var ve görünen o ki halkımız bu kitleyle uyum içinde yaşıyor ancak yeni durum başka zaviyelerden değerlendirmeyi hak etmektedir.

Dünyada tahmin edilemeyecek ölçüde büyük bir mülteci hareketliliği var.  Marc Engelhardt’ın iki sene önce Türkiye’de yayımlanan “Sığınmacı Devrimi”[1] adlı kitabını okurken bunu bir kez daha idrak etmiştim. Kitapta dünyanın başka coğrafyalarındaki mülteci hareketliliğinin toplumları nasıl etkilediğine dair çalışmalar var ve açıkçası en azından adı ve alt başlığı ile benim için epeyce heyecan uyandıran bir kitaptı: Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?

Son yıllarda iyice yoksulluğun pençesine düşen ve bu sebeple AKP’ye oldukça kızgın Türkiye halkı içinde mültecilere karşı öfke dili yaygınlık kazanmış durumda. Örgütsüz geniş halk kitlelerinin sermaye ve iktidardan hesap soramayan karakter aşındıran çaresizliği ülkedeki en zayıf ve korunaksız halkaya yöneliyor. Bu durum, tarihin pek çok tecrübesinin tekrarıdır. Allah’ın arz ve mülkünü gücü oranında çevrelemek isteyen herkes, her kademedeki kişi ya da gruplar, o zayıf halkanın imhasıyla işlerin düzeleceği zehabına kapılıyorlar ama bunun böyle olamayacağını biraz dikkatli bir şekilde dünyaya, iktidar ve sömürü ilişkilerine bakabilseler esasen görebileceklerdi lâkin hâl-i hazırda köreltilmiş bilinçlerinin kurbanı olmayı tercih ediyorlar.

Az önce bahsettiğim kitap, çok hoş dokunuşları hikâye etse de benim baktığım pencereye pek odaklanmıyor. Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilere yönelik öfkenin tam olarak görüp kavrayamadığı, önümüzdeki on yıllar içinde büyük bir ihtimalle bütün dünyayı alt üst edecek bir mülteci hareketliliği söz konusu olacaktır. Sadece savaşlar yüzünden değil -elbette o neden hep sürecektir- iklim krizleri gibi başka sebeplerle de kitlesel mülteci hareketlilikleri bütün dünyayı, özellikle kuzey ve batı coğrafyalarını etkileyecektir.

Büyük kuraklıkların hüküm sürdüğü ve nüfus yoğunluğunun had safhada olduğu İran-Afganistan-Pakistan-Hindistan hattından ve elbette Afrika’dan yüz milyonlarca insan önümüzdeki on yıllar içinde işaret ettiğimiz güzergâhlara yönelecektir. Küresel ısınmayla birlikte tarım için elverişli hale gelecek Sibirya mıntıkası ile kaçınılmaz olarak Avrupa coğrafyası bu yönelişlerden etkilenecektir.

Bütün bunlardan dünyadaki kurulu düzenin köklü ve sarsıcı bir şekilde etkilenmesi mukadderdir. Bu sürçte kurulu düzen(ler) bence ağır bir darbe alacak ve hatta yok olacak. Bu insan hareketliliğinin önünde herhangi bir siyasi gücün durabileceğini zannetmiyorum. Ulus devletlerden müteşekkil dünya düzeni için en büyük tehdit budur. Halkımızın ve siyasetçilerin çok büyük oranda bu gerçeğe yabancı oluşları şaşkınlık vericidir. Irkçılık ateşini harlayarak sorun çözeceklerini zannedenler bütün halklarla birlikte nasıl bir geleceğe uyanacaklarının şu an hiçbir şekilde ayırdında değiller.

Mültecilerin bu hareketlilik içindeki tarihsel rolleri bağlamında bazı çevrelerin yanlış bir şekilde “mültecilik” yerine “muhacirlik” kavramını öne çıkarttığını, bunun siyasal olandan kopukluğu, özne yerine nesne oluşu imleyen, edilgen hâline değinmekte fayda var. Muhacirlik, İslam tarihindeki eşsiz örneklikte de görüleceği üzere kurucu misyonu beraberinde taşımayı içkin bir kavramsallaştırmadır. Hicret kavramıyla birlikte okunduğunda fevkalâde devrimci bir pozisyonu karşılar fakat mültecilik sığınma maksatlıdır. Kurucu bir öz taşımaz. Güvende olana kadar sığınmaya dönük arayışın peşinden gitmeyi, o menzile varıncaya değin hareketli olmayı ifade eder. Muhacir, ileri ya da geri; olmadı başka bir tarihsel misyon, ayrım gözetmeyen bir bilinçliliği ifade eder. Yerellerdeki devrimci güçlerle irtibatlıdır. Onları da başka küresel direniş ağlarına bağlar, hepsini birbiriyle irtibatlandırır. İşte az önce bahsettiğim kitapta da bu yetersizlik vardı ve “devrim” diye nitelediği şey kendiliğinden gerçekleşen birtakım güzelliklerdi ve onlar da çoğu zaman sistem içi değişim ve dönüşümlerdi.

Mülteciliğin muhacirliğe evrildiği aşama bambaşka bir geleceğin işaret fişeği olacaktır. Bu, unutulmasın. Bunun mümkün pek çok yol ve usûlü vardır.  Mültecilik bahsinde bu perspektifin derinlemesine, etraflıca tartışılmasını ilgili taraflardan bekliyorum doğrusu.

Ülke içi ve dışında mülteci ya da muhacir kitle, grup ya da kişilerle ortak iş yapanların, farklı çalışmalar yürütenlerin bu siyasal hedefi nazar-ı dikkate almaları lüzumu vardır. Suriye savaşının yarattığı yıkımın faturasının hesabını ilgili mercilerden sormayı da ihmal etmeyecek mülteci veya muhacir çalışmalarına ihtiyacımız var. Buralardan yola çıkarak bu vesilelerle dünyanın nasıl değiştirilip dönüştürüleceğine dâir yol haritaları oluşturmaya gayret eden perspektifler olmazsa onca emek yine egemenlerin inisiyatiflerine bırakılmış olacaktır. Memleketteki organizasyon ve saha gerçekliği bunu bize bağıra bağıra söylemektedir.

İslami hareket(ler) dolayımında irade beyan etmek isteyenlerin yerel ve küresel sorumluluğu bu mesele çerçevesinde oldukça ağırdır ancak buradan bunca ağırlığa rağmen bütün yeryüzü halklarını rahatlatacak ve gerçekten “devrim” diye anılabilecek büyük neticeler devşirilebilir. Bunun için titiz çaba ve organizasyonlara ihtiyacımız var.

[1] Marc Engelhardt, Sığınmacı Devrimi – Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?, YKY, 2020

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yozlaşma ve Çürümeye Karşı İmanî Gerilim ve Hassasiyet

Yayınlanma:

-

Allah bu ilâhî kelamda size buyurmuştur ki ne zaman Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız, başka şeyler konuşmaya başlayıncaya kadar bunu yapanların yanından ayrılmalısınız, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah, ikiyüzlüleri hakikati inkâr edenlerle birlikte cehennemde toplayacaktır, onlar ki, sadece başınıza gelecekleri görmeyi beklerler: Böylece, eğer Allah’tan size bir zafer ihsan edilirse, “Sizin yanınızda değil miydik?” derler; hakikati inkâr edenlerin şanslarının yaver gittiğini görünce de [onlara dönüp]: “Şu müminlere karşı sizi savunarak sevginizi hak etmedik mi?” derler. Ama Allah, Kıyamet Günü aranızda hükmünü verecek; ve hakikati inkar edenlerin müminlere zarar vermelerine asla izin vermeyecektir. (Nisâ Sûresi, 140-142)

Daha çok siyasal bir tavır olarak algılanan bu ayetler hakikatte bambaşka bir bağlama işaret etmektedir.

Kur’an mesajının alaya alınması nasıl mümkün olmaktadır? Elbette farklı usullerle…

Doğrudan, hakaretâmiz beyanlarla yapılabileceği gibi bu eylemler, birçok dolaylı usulle de yapılabilir, dünya tarihi boyunca da yapılagelmiştir.

Cenâb-ı Hak, neyi vurguluyor peki burada? Meselenin künhü nedir?

Yozlaşma ve çürümeye karşı Müslümanca bir duruşa davet ediyor Kur’an. İç içe geçilmiş toplumsallıklarda dikkat edilmesi gereken çok temel bir hususiyetle karşı karşıyayız burada ve tam olarak da içinden geçtiğimiz dönemselliğe esastan bir dokunuş yapılıyor vahiy tarafından.

İdeolojik/itikadî hassasiyet ve gerilim, yoz ve çürümüş ortamların tesiriyle aşınabilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bunu iliklerimize kadar hissettik, ikna olacak seviyede gözlemlerde bulunduk.

Ayet, siyasal bir tepki ve tavrı fazlasıyla elbette içkin ancak burada bambaşka bir pozisyona işaret edilmektedir. Çok daha kuşatıcı bir çerçevede akıp giden egemen çürüme ve yozlaşı havasının, yaşam tarzının Müslümanları içten içe nasıl zayıf düşürebileceği, düşürdüğü gerçeğini tesirli bir şekilde ortaya koyuyor.

Bir yandan da toplumsal münasebetleri kökten ve hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde yasaklamıyor ayetler, buna dikkat edilmeli. Belli bir ölçüye davet ediyor. O ideolojik/akidevî gerilim ve duyarlılığa… O tutumun kaybedilmesinin neticesinde vahiy, mü’minlerin, -Allah muhafaza- “kesinlikle onlar gibi olacağına” işaret ediyor.

Münafıklar ya da başkaları, hiç önemli değil. Bu kişilerin niyet ve amaçlarını kestiremediğimiz durumlar olabilir ancak “Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız” hâlini pek kolay bir şekilde tespit edebiliriz.

Bu hâl, alternatif siyaset diye tanımlanan siyasi hareketler bünyesinde, farklı platformlarda, gündelik hayatın herhangi bir ânında karşımıza çıkabilir. Bu hâllere karşı büyük bir hassasiyet ve özen sahibi olunmalıdır. İslami söylemin, mesaj ve ilkelerin aldığı her yara hakikatsizlik çukuruna yuvarlanmak demektir. Bunun tarihsel aşamalarda tecrübe edildiğini okuyup öğrendik, şimdi de kendi hayatımızda bizler tecrübe etmekteyiz.

Müslümanların siyasal pozisyonlarındaki netlik ve kararlılığın nasıl mümkün olabileceğine dair temel ölçütlerden birini vermektedir bu ayetler. Allah’ın mesajlarının inkâr edilmesi ya da hafife alınmasının biliyoruz ki farklı yöntemleri vardır. Bunlar fevkalâde ciddi usullerle de mümkün olabilir, icra edilebilir.

Tevhid-şirk, iman-küfür, adalet-zulüm çelişkilerinin neşv ü nemâ eylediği zeminlerde vahiyle donanmış bilinçlerin yapması gerekenler bellidir. Vahyî ilkelerin aşındırılmasına izin verildiği ya da o süreçlerin bir şekilde meşrulaştırıldığı dönemler mü’minler için yıkımın başladığı anlar olacaktır.

Siyasal alandaki teorik ve pratik çabalardan başlayıp çürümüş, ilkesiz ve sorumsuz ortamlara/münasebetlere uzanan geniş yelpazenin her bir katmanı bu yazıdaki endişenin muhatabıdır ve yozlaşmanın bir bütün olarak vücut bulduğu açıkça görülebilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM