Connect with us

Köşe Yazıları

Ahlâksızlık Çağında Yaşamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk düşünün.

Gece yarısı, yeryüzünün bütün masalları uykuya çekilmişken, o enkazın altında annesinin sesini arıyor. Tozun, betonun ve barutun birbirine karıştığı karanlıkta, dünyanın en eski duasını fısıldıyor belki de:

“Anne…”

Fakat ses gelmiyor.

Gökyüzü sessiz. Yeryüzü sessiz. İnsanlık sessiz.

Ve o çocuğun üzerine çöken şey yalnızca bir binanın enkazı değil; insanlığın çökmüş vicdanıdır.

Bugün Gazze’de ölen çocuklar, yalnızca bir savaşın kurbanları değildir. Onlar, çağımızın ahlak iflasının mezar taşlarıdır. Her biri, modern dünyanın alnına kazınmış birer utanç cümlesidir. Çünkü insanlık bugün teknoloji bakımından zirveye çıkarken, ahlâk bakımından mağaralara geri dönmüştür.

Bize sürekli ilerlediğimizi söylediler.

Daha hızlı uçaklarımız var dediler.

Daha akıllı telefonlarımız var dediler.

Yapay zekâlarımız, süper bilgisayarlarımız, uzay programlarımız, dijital devrimlerimiz var dediler.

Ama kimse şunu sormadı:

Bir çocuğun açlıktan ölmesini canlı yayında izleyip kahvesini yudumlamaya devam eden insan gerçekten ilerlemiş midir?

Belki de çağımızın en büyük yalanı budur.

Teknolojik gelişmişlik ile ahlâkî gelişmişliğin aynı şey olduğu yalanı.

Oysa Gazze’nin harabeleri arasında dolaşan rüzgâr başka bir hakikati fısıldıyor:

İnsanlık ilerlemedi.

Sadece araçlarını değiştirdi.

Bir zamanlar kılıçlarla öldürenler vardı, bugün akıllı bombalarla öldürenler var.

Bir zamanlar işgal emirleri at sırtında gelirdi, bugün diplomatik açıklamalar eşliğinde geliyor.

Bir zamanlar barbarlık çığlık atardı, bugün takım elbise giyiyor.

Gazze’de yıkılan her hastane, aslında insan hakları söylemlerinin yıkıntısıdır.

Bombalanan her okul, medeniyet iddialarının enkazıdır.

Aç bırakılan her çocuk, uluslararası hukukun ölüm ilanıdır.

Ve bütün bunlar olurken dünyanın büyük kısmı yalnızca seyretmektedir.

Daha korkuncu ise seyretmeyi normalleştirmiş olmasıdır.

Çünkü çağımızın hastalığı yalnızca zulüm değildir.

Zulme alışmaktır.

Ali Şeriatî yıllar önce insanın kendi özüne yabancılaşmasından söz etmişti. Bugün bu yabancılaşma yeni bir biçim aldı. İnsan artık yalnızca kendine değil, başkasının acısına da yabancıdır.

Bir ekran açılıyor.

Bir çocuk cesedi görülüyor.

Ekran kaydırılıyor.

Bir yemek videosu çıkıyor.

Bir sonraki videoda tatil görüntüleri.

Sonra bir futbol maçı.

Sonra bir reklam.

Sonra unutuluş.

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil, acıyı bu kadar yakından görüp bu kadar hızlı unutma yeteneğine sahip olmamıştı.

Gazze’de insanlar ölürken dünyanın geri kalan kısmı algoritmaların yönettiği bir uyuşukluk içinde yaşamaya devam ediyor.

Acı, dijital bir içerik haline geliyor.

Vicdan ise birkaç saniyelik bir reaksiyona dönüşüyor.

Sonra hayat devam ediyor.

Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur.

Kalbi ölmeden önce vicdanının ölmesi.

Gazze yalnız değildir.

Lübnan’ın üzerinde dolaşan savaş uçakları da aynı hikâyenin başka bir bölümüdür.

İran’a yönelen saldırılar da aynı karanlık senaryonun devamıdır.

Bölge ateş çemberine dönüşürken dünya barıştan söz etmektedir.

Nasıl tuhaf bir çağda yaşıyoruz!

Yangını çıkaranlar itfaiyeci rolüne soyunuyor.

Krizi derinleştirenler istikrar konferansları düzenliyor.

Silah satanlar barış ödülleri dağıtıyor.

Ve insanlar bu tiyatroyu gerçek sanıyor.

Belki de çağımızın en büyük başarısı hakikati öldürmek değil, hakikatin yerine iyi organize edilmiş bir gösteri koymaktır.

Bu yüzden bugün yalnızca şehirler bombalanmıyor.

Kelimeler de bombalanıyor.

Gerçekler de bombalanıyor.

Vicdanlar da bombalanıyor.

Küresel medya bu çağın en etkili savaş alanlarından biri haline gelmiştir.

Bir çocuk öldürülür.

Ama haber metni şöyle yazar:

“Çatışmalarda hayatını kaybetti!”

Kim öldürdü?

Belirsiz.

Nasıl öldü?

Belirsiz.

Fail kim?

Belirsiz.

Sanki bombalar gökten değil, boşluktan düşmüştür.

Sanki ölümün bir sahibi yoktur.

Sanki katilin adı anıldığında gazetecilik ölecektir.

Bu dil yalnızca gerçeği gizlemiyor.

Aynı zamanda ahlaki sorumluluğu da buharlaştırıyor.

Fail görünmez olduğunda vicdan da sessizleşiyor.

İşte bu yüzden bugün savaş yalnızca toprak üzerinde değil; dil üzerinde de sürmektedir.

Birleşmiş Milletler toplantılar yapıyor.

Kararlar alıyor.

Endişelerini ifade ediyor.

Kaygılarını bildiriyor.

Fakat Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor.

O halde insanlığın sorması gereken soru şudur:

Bu kurumlar neden var?

Eğer en temel insan hakları ihlalleri karşısında etkisiz kalacaklarsa, eğer güçlü olanın karşısında susacaklarsa, eğer adaleti güçten değil de gücü adaletten üstün tutacaklarsa, insanlığa ne vaat etmektedirler?

Belki de sorun kurumların başarısız olması değildir.

Belki de sorun, onların tam olarak bu sistemin istediği gibi çalışıyor olmalarıdır.

Çünkü ahlâksızlık artık bireysel bir kusur değil.

Kurumsallaşmış bir düzendir.

Devletleşmiş bir çıkar sistemidir.

Uluslararasılaşmış bir vicdansızlıktır.

Bugün dünyanın büyük güçleri insan haklarından söz ediyor.

Demokrasiden söz ediyor.

Özgürlükten söz ediyor.

Hukuktan söz ediyor.

Fakat aynı kelimeler Gazze söz konusu olduğunda anlam değiştirmeye başlıyor.

İnsan hakları seçici hale geliyor.

Hukuk coğrafyaya göre uygulanıyor.

Özgürlük pasaport rengine göre dağıtılıyor.

Acıların bile bir hiyerarşisi oluşuyor.

Bazı ölümler manşet oluyor.

Bazıları dipnot bile olamıyor.

İşte ahlaksızlık tam burada başlıyor.

Bir insanın değerini insan olmasıyla değil, ait olduğu tarafla ölçtüğünüz anda.

Bir çocuğun ölümüne siyasi kimlik yüklediğiniz anda.

Bir annenin gözyaşını milliyetine göre tarttığınız anda.

İslam dünyası ise ayrı bir trajedidir.

Çünkü bazen ihanet düşmanın saldırısından değil, dostun sessizliğinden doğar.

Milyarlarca insanı temsil ettiği söylenen ülkeler var.

Devasa ordular.

Devasa bütçeler.

Devasa saraylar.

Devasa zirveler.

Ama bütün bu büyüklüklerin ortasında küçülen bir şey var:

Ahlâkî cesaret.

Gazze yanarken yapılan açıklamalar çoğu zaman yangını söndürmeye değil, sorumluluğu ertelemeye yarıyor.

Çocuklar ölürken diplomatik dengeler korunuyor.

Şehirler yıkılırken ticaret anlaşmaları sürüyor.

Çünkü çağımızda petrolün değeri çoğu zaman insan hayatının önüne geçiyor.

Ticaret vicdanı satın alıyor.

İktidar ahlâkı susturuyor.

Konfor hakikati boğuyor.

Ve bu yalnızca yöneticilerin sorunu değil.

Hepimizin sorunu.

Çünkü ahlâksızlık çağını yaratan yalnızca zalimler değildir.

Sessiz kalanlar da bu düzenin görünmez ortaklarıdır.

Bir paylaşım yapıp rahatlayanlar.

Bir öfke cümlesi kurup görevini tamamladığını düşünenler.

Vicdanı eylem yerine duyguya indirgeyenler.

Hepimiz bu büyük aynanın karşısındayız.

Ve aynadaki görüntü pek iç açıcı değil.

Belki de bugün yaşadığımız kriz siyasi değildir.

Belki ekonomik de değildir.

Belki askeri hiç değildir.

Asıl kriz ahlâkî bir krizdir.

Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk da çöker.

Vicdan öldüğünde kurumlar da ölür.

Hakikat kaybolduğunda medeniyet yalnızca süslü bir kabuktan ibaret kalır.

Bugün insanlık tam da böyle bir eşikte durmaktadır.

Bir tarafta yapay zekâlar.

Diğer tarafta açlıktan ölen çocuklar.

Bir tarafta uzay programları.

Diğer tarafta enkaz altında kalan anneler.

Bir tarafta insanlığın teknolojik gururu.

Diğer tarafta insanlığın ahlaki utancı.

Ve tarih günün birinde bizim hakkımızda hüküm verecek.

Ne kadar hızlı internet kullandığımızı yazmayacak.

Kaç megapiksel kameramız olduğunu yazmayacak.

Hangi teknolojileri geliştirdiğimizi de yazmayacak.

Şunu yazacak:

Çocuklar ölürken ne yaptınız?

Adalet boğulurken neredeydiniz?

Hakikat susturulurken hangi tarafta durdunuz?

Belki o gün verecek cevabımız olmayacak.

Çünkü insanlık bugün teknoloji çağında yaşamıyor.

Dijital çağda da yaşamıyor.

Uzay çağında da yaşamıyor.

İnsanlık bugün, bütün ilerleme masallarının altında saklanan korkunç bir çağda yaşıyor.

Adı konulmamış fakat her enkazda görülen…

Her sessizlikte hissedilen…

Her çocuğun gözlerinde yankılanan bir çağda:

“Ahlâksızlık Çağı”nda!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x