Connect with us

Köşe Yazıları

Dönüş Bileti

Yayınlanma:

-

Türkiye bir aydır derin devlet ile sığ devlet, yeraltı ile yerüstü, devletin mafyası ile mafyanın devleti arasında hızlandırılmış, sert bir kapışmaya sahne oluyor.

Devletin yakından tanıdığı ve derinden tanığı bir isim olan Sedat Peker kendi YouTube kanalından yayınladığı, şimdilik 8 video ile 70 milyondan fazla izlendi. Hiç şüphesiz Türkiye’de ayın elemanı, vaizi, gündeme damgasını vuran lideri ve en popüler ismi. Şimdiden dahasını söyleyebilir, 2021’i “Peker Yılı” ilan edebiliriz.

Messi’nin orta sahada topu kapıp rakiplerini ipe dizerek kaleciyle karşı karşıya kalmasına benzer şekilde milletvekillerini, eski-yeni bakanları, işadamlarını, gazeteci müsveddelerini kıvrak hareketlerle geçip “ceza sahası”na girdi! Topun kale çizgisini geçmesi an meselesi. Belki de siz bu satırları okurken top ağlarla buluşmuştur. Bir karambolde topun kimlere çarpıp nereye gideceği öngörülemez. Tıpkı hadiselerin toplumda nasıl bir “yarılma”ya yol açacağının matematiğe bağlı olmadığı gibi.

Bir tripod ve kamera ile icra ettiği yeni tür “performans sanatı” itiraf ve ifşa üzerine kurulu: Pekerland’a Hoş geldiniz. Üzerine epey konuşuldu, daha çok konuşulacak. Nereden bakarsanız bakın, uçsuz bucaksız bir ibret bahçesi.

Daha düne kadar iktidar adına, iktidarla birlikte hareket ettiği ve de devletin ciğerini bildiği için ortaya koyduğu iddiaları “deli saçması” diyerek itibarsızlaştırmak, buruşturup çöpe atmak mümkün olmadı. Öte yandan iddiaların araştırılmasıyla ilgili önerge iktidar ortağı partiler tarafından gayet “anlaşılır” bir sebeple reddedildi. Abdest şüphe götürdü. Hangi abdest, diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Sedat Peker’in ortaya attığı iddialar “tarafsız ve bağımsız” bir heyet tarafından titizlikle incelenmez ve hakikatler ortaya çıkartılmazsa adı geçen kişilerin üzerinde ciddi bir şaibe ve dahi “yargı” olarak kalacaktır. Neyse ki burası normal bir ülke, hele de bir değerler ülkesi, hiç değil! 

Ortaya çıkan manzarada hüküm vermek kişilerin kendi ilmine ve basiretine kalıyor: Devlet dediğimiz aygıt bir organize suç örgütü mü yoksa pekala ve sıklıkla organize kötülün aparatına dönüşen karmaşık bir tüzel kişi mi?

Devlette devamlılık esastır sözüne, doğrudur, diyecek yok. Ali Şükrü Bey cinayetinden Uğur Mumcu cinayetine, oradan Hrant Dink cinayetine, farkındayız, varlar ve devamlılar. Cinayet, Darbe, Yağma, Talan, Yalan, Gasp, beyin yıkama faaliyetleri, sürdürülebilir Zulüm… Devamlılığın bir kolu. Diğer kolu ise yol su elektrik…

Biz dediğimizde “anarşik” oluyoruz, o yüzden Sedat Peker gibi aynı toprağın insanı, “içeriden” birinin itiraf ve ifşa etmesi önemli: Önden vatan, millet, bayrak, devlet diye diye arkadan her türlü pisliği, yasa dışı işi çeviriyorlar. İşte, PKK ile savaşın en azından rantı, belki de esas amacı uyuşturucu ve silah ticareti.

Ama ne? Akşam oldu sevgilim, “damardan zerk edilen yalanlarla” perdeleri çekelim!

Çuval çuval kara paranın “zekatı” olarak düştü toprağa bu ülkenin gariban evlatları. ‘Ağar’an doksanlar, bugün bile aydınlatıyor devleti, yazıklar olsun. Oldu da.

Onlara haram krallığından ganimetler, garibana bayrağa sarılı cenazeler. Bir yanda sefa, öbür yanda sela. Ama vatan bir bütün ve biz aynı gemideyiz sevgilim!

Sedat Peker’in performansına bakan temiz yüzlü çocuklar babalarına, hocalarına, kocalarına rağmen devirirler diye umuyorum şu kadim devlet putunu. Bu “tanışma” toplantıları, iyi bir fırsat. 

Devlet, bu milletin aklına ve kalbine dikilmiş helvadan bir puttur. Ya biz bu putu kendi ellerimizle devireceğiz ya o “kurtlar” her acıktığında putla birlikte bizi de afiyetle yiyecekler. “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” (Yunus Suresi 100. Ayet)

Putları reddet, idealleri koru”, sıradan bir tavsiye değil, burası ve sonrası için cennet ile cehennem arasında bir yol ayrımıdır.

Sedat Peker, İçişleri Bakanı için, “sen benim dönüş biletimdin, kendini de beni de yaktın” diyor.

Anlaşılan yedekte başka dönüş biletleri de varmış. Esas dönüş biletinin Recep Tayyip Erdoğan olduğu anlaşıldı. O bilet de yanarsa, endişeye mahal yok, “yepisyeni” bir Türkiye kurulur ve Peker o dünyada da yerini bulur! 

Tüm fani abilere ve dahi “devletlilere” hatırlatmak isterim ki asla yanmayacak tek bir dönüş bileti var, adına ecel diyoruz. Dönüş ancak Allah’adır. Ardından Ahiret var. Tek ve geçerli adil yargılanma var. Allah için adil şahitlik yapıp adaleti ayakta tutmaya çalışanlar beraat edecekler. Güce tapanlar değil. 

Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi: Bir saniyesine bile hükmedemediğiniz bir dünya için fırıldak olmanın anlamı yok.

Devletin dostu da düşmanı da olmayalım. Haklarının bilincinde  vatandaşlar olarak araya mübarek bir mesafe koyalım. Şair sözü bize bu konuda yardımcı olabilir. Ne dersiniz?

Ey Devlet, beni de Ötekileştir! Çünkü ötelenen, merkeze göre menzile daha yakındır. Ey Devlet, beni de Başkalaştır! Çünkü başkalaşan, sana benzemeyi bırakmıştır. Ey Devlet, beni de Yabancılaştır! Çünkü yabancılaşan, neden sevilmediğini anlayacak kadar düşünmeye başlamıştır.”

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Devlet Gibi Düşünmeme Üzerine Denemeler

Yayınlanma:

-

Üç gün önce “Irkçılık Salgını” başlıklı yazıda bahsini ettiğim ailenin dramı bugün bir yerel gazetenin manşetinde. Mültecilik, yerel değil küresel bir gerçeklik. Bir beldede mültecilerle, mülteci olmayanlar arasındaki hukuku belirleyen, “uygulama” veya “mevzuat” denilerek atıf yapılan malzemeler değil insanlığımızdır.

Mahkûm etmeye çalıştığımız uygulama, benzerlerine her zaman her yerde bir şekilde rastlayabileceğimiz bir zulüm. Onu ortadan kaldırmak için bazen bir kişinin ayağa kalkması yeter de artar bile.

Arkadaşım iki gün içinde ilgili her kurumla bizzat görüşmeler gerçekleştirdi. Tek başına, “sade” bir vatandaş olduğu için ciddiye alınmadı. Malum, bizim gibi “geri” ülkelerde sözün gücü değil gücün sözü esastır. Mevkiniz, makamınız, paranız varsa durum değişir.

Hz. Ali’ye atfedilen, “bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun” sözünün gereğini yerine getirmek lazımdı. “Uygulama öyleymiş, yapılacak bir şey yokmuş!” Hülasa, “zulme devam”, dediler.

Konuşacak bir şey kalmayınca basın harekete geçirildi. Haber Trabzon’un beş gazetesine gönderildi. Yalnızca biri ilgilendi. Manşetten verilen haberden sonra, gün içinde TİSKİ’den bir görevli ile muhtar mülteci ailenin evine gitmiş. Ayrıca Göç İdaresi’nden de aramışlar. Bir anda neşet eden bürokratik ilgi alakayla mağduriyet giderilmiş hızlıca.

Sorun basına yansıyana kadar geçen iki günde yürütülen görüşmelerden anladığım kadarıyla Trabzon’da bir sivil toplum kuruluşu yok! Adına STK denen, işin mantığını anlamaktan uzak ya da zaten işin hakkını vermek için değil güç devşirmek veya bir tür tatmin duygusu yaşamak için toplaşmış insanlar var. Hoş, tüm Türkiye’de de tablo bu denli vahim. Binlerce dernek ve vakıf var. Milyon tane başkan, yönetim kurulu üyesi… Meslek odaları, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler, hep birlikte geniş bir tabela mezarlığı oluşturuyorlar. Görüntü kirliliği ve laf kalabalığı.

Kendini sivil toplum kuruluşu zanneden yapıların en yaygın hataları Devlet’le, Hükümet’le nasıl bir ilişki kuracaklarını bilememeleri. Hükümet dışı, sivil bir organizasyon, iktidarla nasıl bir ilişki kurar, bunu hiç düşünmemiş gibiler.

Gerçek bir STK, iktidarla ast üst ilişkisi içinde değildir. İnsanlığın selameti için zaman ve mekanla kayıtlı olmayan, sıkı sıkıya bağlı kaldığı evrensel üst değerleri, ilkeleri vardır. Egemenlerin uzağında, sağlıklı, mübarek bir mesafede konumlanır. Devletten, devlet anaforundan bağımsız düşünme kabiliyeti edinmiş kafalarla yola çıkmıştır. Yol ve yordamı hukukla çizilmiştir elbette. Bir zulmü ortadan kaldırmayı gündemine aldığında, “uygulama böyle”, “mevzuat bu şekilde” veya “yasa bunu diyor” gibi, statükonun ilk bariyerlerini görür görmez, “buraya kadarmış” diyerek duraksamaz, geri dönmez.

Tebaa zihniyeti ruhlarına işlemiş insanlar sivil toplum çalışması yapıyorum demesinler. O zihniyettekiler, efendilerinden buyruk beklemeye ayarlıdır, alarmın çalmasını, düğmeye basılmasını, linç ordularının sefere çıkmasını, kalabalıklar arasına karışmayı beklerler. Onları yönlendirecek, daha açık konuşmak gerekirse, güdecek siyasetçiden, köşe yazarından, çakma aydından-hacıdan-hocadan geçilmez bu ülkede. Dünya yanarken, onlar devlet sponsorlu cuma hutbeleriyle yetinirler. Dini değil diyaneti rehber edinirler. Neyin ne olduğunu anlamadan, zulmün dümen suyunda, veballer içinde bir tahta parçası gibi akıntıya kapılmış giderler. Kulakları duymaz ki ruhları duysun.

Zulmü görebilmek, koklayabilmek öyle kolay bir iş değildir. Suyu boşuna bulandırmıyorlar. Hakkı batıl ile örtmek, zulmü paketlemek, kamufle etmek ve devranı böyle sürdürmek için var olan koskoca bir endüstri her gün emek ve para harcarken yan gelmiş yatanlar elbette ki “yem” olmaktan kurtulamazlar. “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” (Yunus Suresi 100. Ayet)

Hak mücadelesinin hakkını vermeye niyetliler dilenci gibi el açmaz, lütuf beklemez, minnet eylemez. Hakkın hatırı, hatır gönül ilişkilerine, kişisel ikbal beklentilerine meze edilemeyecek yüceliktedir. Bunun bilincinde olmayanlar sahaya çıkmış bulunsalar da kısa sürede tel tel dökülürler. Çok geçmez, karargah edindikleri yerleri kahvehaneye, emeklilerin takıldığı sıradan bir lokale çevirirler.

Bugün Türkiye’de yüzbinlerce isim, tabela olmakta birlikte ancak iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar sivil toplum kuruluşu bulunuyor olması ibretliktir. Dehşet verici bir insan kaynağı israfı söz konusu.

Sistematik zulmü ortadan kaldırmaya mesai harcasa toplumu esenliğe kavuşturup daha güzel bir dünyaya, en azından ülkeye uyanacak insanlar yara sarma hedefine indirgenmiş ve kilitlenmişler. Tüm mesai buraya harcanıyor. Müştereken, müteselsilen ve mütemadiyen yaralayan, yaralı üreten sistem sorgulanmıyor.

Kumanya taşımayı gerektirmeyecek, köleliğe uzak, adalete yakın bir sosyal düzeni tesis etme amacı geçen yıllar içinde yitip gitmiş. Her sene daha çok kumanya taşıma hedefine kavuşurken, bu gidiş nereye diye sormak akıllara gelmiyor artık. Füzelerin düşmesine engel olamayışımız, bir silkiniş ve dirilişe sebep teşkil etmiyor. Füzeler düşer düşmez “akıllı” telefonlarımıza yardım mesajları düşüyor. Eş güdümlü bu mesajları atmaya ve almaya daha kaç on yıl devam edeceğiz? Bu saatten sonra bu hikayede telefondan gayrı akıllı kaldı mı?

Gölgesinde insanlığın dinlendiği çınarlar olma hayaliyle çıkılan yolda maki olmayı kader beller hale gelmişsek, kendimize birkaç sıkı soru sormanın vakti geçiyor demektir: Neden bu kadarına razı olacak denli savunmaya çekildik? Yola neden çıktığımızı unutacak kadar gömüldüğümüz bu meşguliyetin artık ne kadarını mazeret kabul edebiliriz?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçılık Salgını

Yayınlanma:

-

Geçen akşam iki aile, çoluk çocuk, bir araya geldik ve Trabzon’da yaşayan bir Afgan aileyi ziyarete gittik.

Gayyum Nourzayi. Biri engelli altı çocuğu ve eşiyle yaşadığı bodrum katındaki evin ihtiva ettiği yoksulluğu tarif etmek kolay değil. Kitaplar, filmler tam olarak anlatabilir mi, zannetmiyorum.

Gitmek ve görmek lazım. Gitmek ve koklamak. Gitmek ve halılı-halısız o yerlere basmak lazım. Gitmek ve duvarları örtmeyi beceremeyen perdelerin hangi veballeri örttüğünün ayırdına varmak lazım. Gitmek ve içi bomboş buzdolaplarından ayaklarınızın ucuna patır patır dökülen “çürümüş” ayet ve hadis parçalarına dokunmak lazım. Gitmek ve o insanların gözlerine bakmak, hiç değilse “içindekiler” kısmına şöyle bir göz atmak lazım. Gitmek ve bir yaşındaki, üç yaşındaki, beş yaşındaki o masum yavruların “günahına” kısa bir misafirlik boyunca olsun, ortak olmak lazım. Gitmek ve çocukların gözlerindeki şaşkınlığın, üstlerine başlarına sinmiş “usluluğun” tefsir dersine katılmak lazım. Gitmek ve medeniyetimizin vitrinlerini geçip ardiyesine inmek lazım.

Yürek burkan sefaleti iki satırla geçmek bile kolay değilken, demini alsın veya almasın, insanlar bu sefaleti 10 yıllar boyu yaşıyorlar ne yazık ki. Adlarına mülteci veya muhacir dediğimiz insanların çocukları tam teşekküllü bir yoksunluğun içine doğuyor, hayata beş sıfır geriden başlıyorlar.

Hal böyleyken bir de dönem dönem ivme kazanan ırkçılık salgınından ötürü zulme uğruyor mülteciler. Kadere bakın!

Irkçılık, malûm, pis bir hastalıktır! Doktor değilim ama kolay bulaştığı belli olan bu hastalığa yakalanmış kişilere bol bol su içmelerini, güneşe çıkmalarını, kentlerden bir süre uzaklaşıp doğa ile hemhal olmalarını ve doğum, yaşam ve ölüm üzerine az biraz tefekkür etmelerini tavsiye ederim. Yüreklerindeki merhamet değerlerine baktırsınlar; ya kalmamıştır ya da çok azdır. Kalplerini kontrol ettirsinler, belli bir oranda taşlaşmayla karşılaşabilirler. Empati kurma yetilerini ya tümüyle ya da kısmen kaybetmiş olabilirler.

Geçen aylarda ırkçılık salgınına yakalandığı için saçma sapan açıklamalarda bulunan bir belediye başkanı Türkiye’de gündem olmuştu. Bu salgın, parti, ideoloji, coğrafya ayrımı yapmadığı için isimlere takılmak gereksiz.

Bu hastalığın nasıl etkiler doğurduğuna, ne gibi tehlikelere gebe olduğuna örnek teşkil etmesi bakımından alıntılamakta fayda görüyorum. Bir şehri yönetme yetkisini devralmış kişinin ağzından, üstelik kameralar önünde çıkan sözleri:

”Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Gitsinler istiyoruz.”

Trabzon’da tanıştığım mazlum dostu arkadaşım “hadi gel, bu akşam birlikte bir mülteci aileyi ziyaret edelim” demese, ben Gayyum Nourzayi ve ailesini tanıyor olmayacaktım. Yine de bu yazıyı sadece onları tanıdığım için yazıyor değilim.

Irkçılık salgını kişileri ve kurumları her yerde az ya da çok etkisi altına alıyor, bunun güncel -ve kurumsal- bir örneğine şahitlik ettim. Eh, bendeniz de, “hesap sormazsa kalemin, ellerinle kır onu” diyen yazarlar arasında olmanın nimetine ve külfetine talibim.

Trabzon’da bir yer kiraladınız, en temel ihtiyacınız olan suyu kullanmak için TİSKİ’ye (Trabzon İçme Suyu Ve Kanalizayson İdaresi Genel Müdürlüğü) müracaat etmeli, abone olmalısınız. İnternet sitesinde gerekli belgeler yazılı. Eğer yabancı iseniz, orada nedense yazılmamış, ayrıca kefil de bulmalısınız. Üstelik bulmanız gereken Türk vatandaşı olmak zorunda.

Söz konusu, su, hayat kaynağı. Kişi her şartı yerine getirir, faturasını ödemezse suyu da kesilir. İlave bir güçlüğe neden gerek görülmüş? Bu eşitslizlik, bu açık ayrımcılık neden? Cevabı yukarıdaki zihninette gizli.

Yedi kişilik bir aile, depozito dahil tüm evrakları hazır, kefil bulamadıkları için 3 aydır şehrin merkezinde susuz bırakılıyor. Su sayaçları da yetkililerce sökülmüş ayrıca.

Ben hukukçuyum, inanmadım, “delil isterim”, dedim. Arkadaşım yanımda aradı TİSKİ’yi, görüşmeyi kurum da ben de kayıt altına aldık. Gerçek bu.

“Ama” diyerek insanı değil devleti “yaşatacak”(!) abilere, ablalara şu bilgiyi de vereyim: Bu mülteciler Göç İdaresi’ne kayıtlı insanlar.

Biz, şu üç günlük dünyanın vârisleri, yarınların emanetçileri, ademoğulları ve kızları, kısa bir konaklamadan sonra bu diyardan göçüp gidecekler… Biz sadece üst solunum yollarında enfeksiyona yol açan salgınlarla değil, çok daha çetinleriyle, yüreklerde ve zihinlerde enfeksiyona yol açıp hayatı çürütenleriyle mücadele etmeliyiz ki insan olabilelim, insan kalabilelim.

Hatırlatmakta fayda var: Hangi anne babanın çocuğu olarak nerede doğacağımızı biz seçmediğimiz gibi küresel emperyalizm – kapitalizm, savaş felaketleri, modern kölelik gibi köklü, kadim sorunların sebebi de değiliz.

Zulmün müsebbibi “egemen”lerle hesaplaşmak yerine kin ve düşmanlıklarını mağdur, mazlum, gariban mültecilere yöneltmek, onları günah keçisi ilan edip ötekileştirmek, linç etmeye kalkışmak zavallılık değil de nedir?

Zulmü ortadan kaldırmaya gücü yetmeyenler, bu yolda bir taş atacak, azcık da olsa dayanışmada bulunacak mecali veya yüreği olmayanlar, düşün mazlumların yakasından. Gölge etmeyin, başka ihsan istemez.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Afganistan’da Yeni Dönem

Yayınlanma:

-

ABD’nin 20 yıllık işgali sona erdi, Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

Devam eden Doha görüşmeleri birtakım değişimler ve yeni aşamalara ilişkin ipuçları veriyordu ilgililere ancak iktidarın süratle el değiştirmesi, süreci takip etmeyenleri şaşkına çevirmiş durumda ve oluşan yeni tabloya karşı birçok tarafın son derece hazırlıksız olduğu görülüyor.

Büyük güçlerin ise Afganistan’daki değişime hazır oldukları anlaşılıyor, Taliban’ın da mevcut dünya düzenine ayak uyduracağı yaptığı açıklama ve sürdürdüğü müzakerelerden yola çıkılarak pekâlâ söylenebilir. Doha görüşmelerindeki anlaşma metinlerine bakıldığında birçok husus çok daha iyi kavranabilecektir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, ABD önderliğindeki işgalci, katliamcı, katil ve yağmacı gürûhun 20 yıllık bir savaşın ardından tattığı yenilgi büyük ve önemli bir hâdisedir. Çocukluğumuzdan bu yana işgal ve iç savaş haberlerini aldığımız Afganistan’da köy, kasaba ve şehirler ABD ve müttefikleri tarafından sayısız kere bombalandı; düğünler, şenlikler kana bulandı. Her türlü suç alenen ve dünyanın gözlerini kapattığı bir sahne olarak uzaklarda bir yerlerde işlendi durdu. Şimdi ise Irak işgali gibi Amerikan saldırganlığının insanlık tarihine kazıdığı bir cinayet ve talan devri daha sona ermiş oldu.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi o kadar hızlı oldu ki bütün bu kirli tarih hemen hiç yaşanmamış gibi soğukkanlı analizler ve sözüm ona “medenî dünya” vasfıyla işgalci güzellemeleri yapılıyor. Katliamlarla dolu bu utanç sayfasını atlayarak konuşmak açık ikiyüzlülük ve utanmazlıktır! Bunu vurgulamadan geçmeyelim.

Dünya ölçeğinde hemen her cenahın farklı bir yüzünden ele aldığı bu sıcak gündemin bizim için en yakıcı yanı dün olduğu gibi bugün de İslam’ın doğru anlaşılıp hikmetli bir şekilde uygulanabilmesi boyutudur ancak Taliban’ın geçmiş iktidar tecrübesi ve özellikle Suriye savaşında zuhûr eden IŞİD gibi yapıların yarattığı tahribat içimizi daraltıyor.

Taliban’ın siyasal katılım, hukuk ve husûsen “kadın” mevzularında değişim sinyalleri verdiği açıkça görülüyor lâkin düşünsel değişim ve dönüşümler için gereken ilmî ve entelektüel çabaların kayda değer varlığına pek denk gelinemediği de ortadadır. Zaten sıcak savaş gündeminin ortasında böyle bir beklenti içinde olmak için de ‘abesle iştigal’ dense yeridir.

Taliban’ın küresel dünya düzeninin ABD-AB ile Çin-Rusya-İran hatlarıyla kuracağı muhtemel ilişkiler ve onlar için tehdit oluşturmaktan berî olacağına dair verdiği sözler siyasal güdüklük ve yerelliğinin açık beyanıdır. Burada bütün bir yeryüzünü dönüştürmeye azmetme kabiliyetinden uzak bir ufuksuzluk kendini göstermektedir. Bu durum, mevcut dünya düzenine ve küresel sermayenin işleyişine bir ulus devlet formuyla katkıda bulunmaktan öte bir pozisyonu imlemez.

Taliban’ın tarih içerisinde üretilmiş, donuk, şekilci, çoğunda hikmetten açık ara uzak İslam yorumu bizim açımızdan en büyük problemdir. İslami hareketlerin yeni ve başka bir dünyayı egemenlerin hilâfına ve ezilenlerden yana durarak adalet üzere kurma idealini yaralayan her bir adım bizim için ağır bir darbeden başka bir şey değildir. Taliban’ın bu noktada “şeriat” diye propaganda ettiği şekilci ve hikmetten kopuk dayatmalarının tekrar etmesi İslami hareketlerin ideallerini küresel ölçekte baltalamakta öncelikli bir rol üstlenecektir.

Merhum Akif Emre’nin, İslam dünyasının yeri geldiğinde büyük işgalci güçleri bile mağlup edebileceğini ama düşünsel, entelektüel bir derinliğe ulaşamadıkça mutlak kayıpların üstesinden gelemeyeceğini vurguladığı yazılarını tam da bu aşamada hatırla(t)madan edemiyorum.

Dileğimiz odur ki, süreçten doğrudan etkilenmeleri ihtimalinden dolayı kadınları, bir bütün hâlinde toplumu muhatap alan politikalar Batı ile pazarlıkların değil de içtihadî bir yenilenmenin sonucu olarak köklü ve hikmete mebnî bir değişime uğrar. Aksi bir hâl kuşkusuz, karanlığın kalıcılaşmasıyla neticelenecektir.

Afganistan gündeminin Türkiye’deki laikçi muhatapları ise bambaşka bir fotoğraf sergiliyorlar. Yazının başında işaret etmeye çalıştığım ağır ve uzun işgal yıllarına hiç değinmeden yapılan değerlendirmelerle karşılaşıyoruz sıkça. Kendi toplumsallığından bir parça değil de yabancı bir unsurdan bahseder gibi Taliban üzerinden Afganistan’a ve ABD işgaline ağıt yakan; diğer yandan da akla nasıl geldiğini kestiremediğimiz ama büyük ihtimalle son dönemde yükseltilen mülteci karşıtlığından beslenen bir bağlantısallıkla Kemalizm güzellemesine atlayan değerlendirmeler oldukça şaşkınlık vericidir. Bu vesileyle bir kez daha anlıyoruz ki memleketteki laikçi paranoya yerinde dipdiri yatmakta ve yaşamaktadır.

Emperyalizmin tasallutundan kurtulmak Afganistan ve bütün dünya halkları için her türlü iyidir, harika bir gelişmedir ancak düşünsel zayıflıkların, siyasi ufuksuzlukların içinde debelenmek, hakikatten yana bahtsızlıklara sürüklenmek düşülebilecek yeni cehennemleri sıraya dizmek demektir. Modern dünyanın şeytanlıklarıyla vahyin hikmetinden kopuk dinî anlayışlar arasına sıkışmaktan Rabbimiz halklarımızı ve bütün bir dünyayı muhafaza buyursun.

Yeryüzünün her bir noktasında egemenlerin zulümleriyle kapışıp Dâr’us-Selâm’a gidecek yolda bütün insanlık ve varlık âlemi için cehd etmek hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM