Connect with us

Haberler

Maden İşçileri Köleliğe Karşı Yürüyor

Yayınlanma:

-

Maden işçileri köleliğe karşı eşitlik ve adalet talebiyle Soma ve Ermenek’ten Ankara’ya yürüyor.

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, yürüyüşün gerekçelerini ve yürüyüşe dönük engellemeleri ayrıntılı bir şekilde açıkladı.

Açıklamada sermaye sahipleriyle siyasetin birlikteliğinin işleyişine dâir tespit ve değerlendirmeler yer alıyor ve salgın boyunca maden ocaklarında çalışan işçiler için yeterli sağlık önlemleri alınmazken az sayıda işçi ile sosyal mesafeye dikkat edilerek yapılan yürüyüşün pandemi tedbirlerine uyulmadığı gerekçesiyle engellenmeye çalışıldığına vurgu yapılıyor.

Sendikadan yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde:

Çünkü kölelik değil eşitlik istiyoruz.

Zaten büyük bir eşitsizlik ve adaletsizlik  barındıran  çalışma hayatına, patronlar tarafından işçilerin göğsüne sapladığı bir hançer olan üst işveren-alt işveren ilişkisine, yani aslında taşerondan çalışma biçiminde bile geçerli olan müteselsilen sorumluluğun; dünyanın en ağır ve tehlikeli çalışmasının yapıldığı maden işkolunda siyasi iktidarın tercihine göre bazı patronlara (Soma Kömürleri AŞ gibi) uygulanıp bazı patronlara (Uyar Madencilik gibi) uygulanmamasına karşı yürüyoruz. İşte bu ayrımcılığın yapılmasına itiraz etmek için yürüyoruz. Bütün açık, gizli taşeron ilişki biçimleri ortadan kalksın, kıdeme, ücretlere devlet garantisi getirilsin diye yürüyoruz. Kıdem Tazminatı Fonuna  hayır demek için yürüyoruz.

Maden patronlarına, devletin ruhsatlı sahaları verilerek yıllarca işletilmesine izin veriliyor. Ürettiği taş, toprak, ne varsa “Tüvenan” olarak tartılarak devlet tarafından satın alınıyor ve bunun karşılığında ödeme yapılıyor. Bütün üretim, planlama, satın alma süreci devlet tarafından yürütülüyor. Fakat patronlar yıllarca bu üretimi yapan işçilerin ücret, ihbar, kıdem, iş kazası ve ölüm tazminatlarını ödemeyince devlet “beni ilgilendirmez” diyor, işçileri mahkemeye yönlendiriyor. Diğer bütün işkollarının aksine mahkemeler, devleti üst işveren olarak kabul etmiyor, “burası rödovanslı” diyor. Rödovanslı diğer işyerlerinde ise ne hikmetse tazminat alacaklarının ödenmesi için yasal düzenleme yapıyor ama Patron Azim Uyar’ı bu kapsam dışında bırakıyor. Patron Azmi Uyar ise yaşanan bu süreçte sahip olduğu para, gayrimenkul vb. mal varlığının tamamını devletin maliye, noter, tapu dairesi, belediye vb. kurumlarının nezaretinde boşaltıyor. Geriye işçilerin mahkemeyle de teyit ettirdikleri haklarını haciz yoluyla tahsil edebilmeleri için 1970 model bir kamyon kalıyor. Yani 1200 işçinin alacağını alabilmesi için bu kamyonu eşit biçimde bölüşmesi gerekiyor.

14 yıl önce patronun işletmesinde defalarca meydana gelen iş cinayetlerinin birinden sağ kurtulan ama iki gözünü kaybeden Ali Kandemir, iki ayağını kaybeden İdris Sarıkaya hala iş kazası tazminatlarını alabilmiş değiller. Bu iki kardeşimiz ve 748 Uyar Madencilik işçisi hala içeride bıraktıkları maaşlarını, ihbar ve kıdem tazminatlarını alabilmiş değiller. Geçen iki yıl boyunca yürüyen, mücadele eden Soma Holding’e bağlı rödovanslı saha işçileri 23 Temmuz’da TBMM’den çıkartılan yasa ile haklarını aldılar. Yasa, 1980 yılından itibaren ilk kez işçi lehine genişletildi. Şimdi Uyar Madencilik işçileri soruyor: “A işletmesi de rödovanslı saha, onların tazminat, ücret alacakları devlet tarafından sonradan şirketin yönetim kuruluna rücu edilmek üzere ödeniyor, biz de rödovanslı sahada çalıştık bizim ücretlerimiz, tazminatlarımız aynı biçimde  neden ödenmiyor?”  Bu ayrımcılığa son vermek, eşitsizliği gidermek için yola çıkıyoruz, YASA GENİŞLETİLSİN diyoruz ve bunun için yürüyoruz.

Diğer yandan Ermenek bölgesinde faaliyet gösteren saha ruhsatları Özbey ailesine ait Cenne 1 no’lu ile Seba Maden ocaklarında, yine Özbey ailesine ait ruhsat sahasında Uyar ailesi tarafından işletilen ve 28 Ekim 2014 tarihinde meydana gelen Has Şekerler Maden ocağındaki faciada hayatını kaybeden 18 maden işçisinin aileleri ile maden ocağının kapatılması nedeniyle işten çıkartılan maden işçilerinin ödenmesi gereken başta Ölüm, İş kazası, Malullük ile Kıdem, İhbar ve diğer alacaklarının ödenmesinin sağlanması ve faaliyette olan maden ocaklarında öncelikle işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin mevzuata uygun olarak yerine getirilmesi amacıyla yürüyoruz.

Ayrıca Ermenek havzasında patronların değişik gerekçelerle kapattığı Turab, Özkar, Fetih, Birsa madenlerinde çalışan işçilerin maaş, kıdem ve ihbar tazminatları da ödenmemiştir. Dedesi, babası tazminat haklarını alamamış işçilerin torunları bugün kendi tazminat alacakları için direnirken aynı zamanda kendi babalarının, dedelerinin haklarını almak için de yürüyecekler. İşte yapılan bunca haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliklere karşı yürüyoruz. Tüm bu uygulamalar, haksızlık ve hukuksuzluklar devletin gözü önünde olurken bu haksızlık ve hukuksuzluklara müdahale etmesi gereken devlet, şimdi biz haklarımızı istediğimizde “yasak” diyor.

Bu yasaklar yasal değil, hukuki değil. Bu yasaklarla ilgili gerekli her türlü itirazlarımızı yaptık ve yapmaya devam edeceğiz. Yasaklar sadece patronları korumakta. Çünkü biz sendika olarak öncesinde onlarca kez il ve ilçe pandemi kurullarına yazılar yazdık. Dedik ki, Soma madenlerinde 2000 işçi her hangi bir pandemi önlemi alınmadan binler halinde vardiyalarda çalıştırılıyor, tıka basa dolu servislere bindiriliyoruz. Dedik ki, Covid vakaları yoğunlaşıyor, Manisa’da binlerce işyerinde yüz binin üzerindeki işçi, pandemi koşullarında çalıştırılmaya devam ettik.

Yazdığımız yazılara tek bir yanıt alamadık. Valilik, kaymakamlık bizim taleplerimiz, uyarılarımız yokmuş gibi davrandı. Daha iki gün önce Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli, Manisa sınırlarındaki Gördes’te binin üzerinde bir insan topluluğuna sıkışık bir ortamda seslendi, sokaklarda kalabalık bir toplulukla yürüdü.

İşçileri binler halinde çalıştırırken pandemi yok ama 8 yıldır tazminat ve ücret haklarını alamayan 748 aileyi temsilen 60 işçi, açık havada ikişer metre aralıklarla kaldırımın en sağından, tek sıra halinde pandemi önlemlerini alarak yürüdüğünde “yasak” var. Bu saçmalığa, patron kayırmacılığına ne ülkemizde ne de dünyanın hiçbir yerinde kimse inanmaz. Ne zaman ki 60’ar işçi “Soma’dan, Ermenek’ten yürüyeceğiz” dedi, işte o zaman üstelik sadece bu yürüyüşlerin başlangıç noktalarından önce Manisa Valiliği, ardından Karaman ve Konya Valilikleri keyfi, hukuksuz bir yasaklamayı gündeme aldılar. Biz itirazlarımızı yaptık. Herkese öneriyoruz, lütfen söz konusu yasağı alan valiliklerin yasağa hukuken dayanak gösterdikleri ilgili İl Pandemi Kurulu kararlarına baksınlar.  Pandemi kurulu kararları ile valilik kararları arasında tek bir hukuki bağıntı yoktur. Nedeni sadece bir avuç maden işçisinin hak talebinin boğulmasıdır, duyulmamasını sağlamaktır. Diyoruz ki, yasak kararı alanlar hemen bugün Uyar ve Ermenek işçilerinin haklarını ödesinler, biz de tek bir adım atmayalım. Eğer bunu yapmayacaklarsa asla maden işçisinin önüne çıkmasınlar.

Önümüzdeki Salı günü itibariyle Meclisin gündemine getirilecek “Elektrik Piyasası Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Teklifi” içinde torba kanun biçimindeki maddelerde “Maden Patronlarına Yeni Kıyak Düzenlemeleri” var. Rödovanslı sahalarda çalışan işçilerin haklarını gasp ederek servet biriktiren, işledikleri bu suçlara rağmen asla yargılanmayan patronlara milyarlarca liralık vergi afları, ödüller, teşvikler, hibeler, ruhsatlandırmada yeni kolaylıklar sağlanıyorken biz işçilere yönelik herhangi bir düzenleme yok. Biz bu kanun teklifindeki maddelerden birine ek yapılarak “Rödovanslı sahalarda çalışan işçilerin geçmişe yönelik ücret, iş kazası, ölüm, ihbar ve kıdem tazminatları TKİ tarafından ödenir. İlgili şirketin yönetim kurulu üyelerine rücu ettirilir” ibaresinin acilen konulmasını talep ediyoruz.

Biz biliyoruz ki bedenlerimizi elimizden aldıkları, gözlerimizi kör ettikleri, ellerimizi ayaklarımızı koparttıkları, ciğerlerimizi çürüttükleri bu vahşi sömürü düzeninden alacaklarımız var ve bu alacaklarımızı her koşulda gündeme getireceğiz. Patronlara bol kepçeden Kıyakların Yapıldığı, İşçilerin Alınteri Haklarını Talep Etmesinin Bile Yasak olduğu bu Kölelik Düzenine İtiraz Ediyoruz. Korkmuyoruz ve asla haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Adım adım yürüyeceğiz, mutlaka kazanacağız.

Kaynak: bagimsizmaden.org

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

Haberler

NATO’ya Hayır İmza Kampanyası Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ankara’nın 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ev sahipliği yapmaya hazırlandığı NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye’deki antiemperyalist ve İslami çevrelerden itirazlar yükselmeye devam ediyor. NATO’ya Hayır İnisiyatifi tarafından başlatılan ve Vicdan Çağrısı sitesinde kamuoyuna duyurulan imza kampanyası, kısa sürede 2000 imza barajını aştı.

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız”

Kampanya web sitesinde yer alan “Biz kimiz?” içeriğinde şu açıklamaya yer verildi: “NATO’ya Hayır İnisiyatifi, emperyalist savaşlara, işgallere ve mazlum halklara yönelik saldırılara karşı Müslümanların ortak vicdanını ve sorumluluğunu ortaya koymak amacıyla bir araya gelmiş gönüllülerin oluşturduğu bağımsız bir platformdur. İnancımız bize, zulme ortak olmamayı ve zalimlere meyletmemeyi emretmektedir. Nitekim Rabbimiz, “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur…” (Hud, 11/113) buyurmaktadır. Bu bilinçle, zulmü meşrulaştıran ve savaş politikalarını besleyen yapılara karşı sesimizi yükseltiyor; adaletin, hakkın ve mazlumların yanında olduğumuzu ilan ediyoruz.”

İmza kampanyası bildirisi ise şöyle:

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Vicdan Çağrısı sitesi üzerinden devam eden kampanyanın, zirve boyunca devam ederek kitlesel bir bilince dönüşmesi hedefleniyor.

İmza kampanyasına katılmak için www.vicdancagrisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yenipencere.com

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x