Connect with us

Köşe Yazıları

Kumar Bağımlısı İle Röportaj

Yayınlanma:

-

Geçen ay bağımlılıklarla ilgili bir saha raporu yayınlandı. Hazırlayan Osman Atalay, yayınlan İHH İnsani Yardım Vakfı idi. Rapora göre internet sayesinde yaygınlaşan kumar, tehlikeli boyutlara ulaşmış. Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var. Evet, dile kolay, iki milyon. Kumar sanal ama yol açtığı yıkım, kararttığı insanlar ve hayatlar gerçek.

İsveçli sanal kumar şirketlerinin gelirlerinin 1/4’ünü Türkiye’den elde ettiği biliniyor. Aynı şekilde, dünyadaki 5 milyar dolarlık kumar gelirinin %2.5’i de Türkiye’den elde ediliyor.”

Genç nüfusu ile 82 milyonluk Türkiye ulusal ve uluslararası kumar şirketlerinin ağzını sulandırıyor. Haram olduğu ve insanları mahvettiği şüphesiz bir illet kumar. Türkiye’de meşruluğu ve kolay ulaşılırlığı ile büyük bir tuzak olarak önümüze serilmiş bir halde 7/24 kurbanları bekliyor.

İleri düzeyde bir ihmal ve vahamet söz konusu. 8 yılını kumar bağımlısı olarak debelenmekle geçirmiş, dibine kadar “batmış” bir insanın yaşadıklarını okuyacağınız bu röportaj tehlikenin yakınlığını, boyutlarını ve olası neticelerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Halen “böyle şeyler benim ve çocuğumun başına gelmez nasıl olsa” düşüncesinde olanlar varsa sıkı dursunlar! (zira bu da bir kumar.)

Anlatılanlar bu ülkede geçen, bizim çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, evlatlarımızın yaşadığı, pekala yaşayabileceği, yıkım dolu hikayeler.

Röportaj, sizi okumaya değil ibret almaya ve harekete geçmeye çağırıyor.

Kumara ilk ne zaman, nasıl başladınız?

Çevresi tarafından örnek gösterilen, az çok tanıyan herkes tarafından en yalın hali ile ‘iyi, dürüst’ insandır diye bahsedilen ‘ben’den, patolojik kumar bağımlısı teşhisi konulan ‘ben’e giden bu talihsiz yolun sonunda ben de durup derin bir muhasebe yaparak bu soruyu kendime sormuştum: ’Sen bu illete nasıl bulaştın? Nasıl bu hallere düştün?”

Hiç kimse sabah kalktığında bir anda kumarbaz olarak uyanmaz. Uçuruma giden bu ateşli yolun taşlarını yavaş yavaş sen ve çevren birlikte döşersiniz. Küçücük bir taş, bunu atsam ne olacak, derken dönüp baktığında arkanda kocaman bir yol inşa etmişsin. İşte tüm bu muhasebeleri yaparken fark ettim ki, o zamanlar her ne kadar masumane bir eylem olarak gözükse de ben kumara çocuklukta başlamışım.

Çocukken çok hırslı olduğumu hatırlıyorum. Mutlaka kazanmalıydım. Mahalle maçlarında, uzun eşekte, miskette, tasoda mutlaka kazanmalıydım. Tadında hırs iyidir ama aşırısı ileride başına ne işler açar, tahmin edemezsin.

Masumane çocuk oyunlarımızı kumara çevirmişiz, haberimiz yok o zamanlar. Çocukluğumuzun meşhur sporcu kağıtlarını bilirsiniz. Parayla alıp biriktirirdik. Sonra mahalledeki çocuklarla ‘kalmasına’ oynardık. Yenen tüm kağıtları alırdı. Bazen herkesi yener, ceplerim fışkırırcasına sporcu kağıtları dolu şekilde eve gelirdim. Benden mutlusu yoktu. Tabi bazen de cepler bomboş gelirdik, üzüntüden ağlayarak. Aynı yöntemi misketler ile yapardık. Şimdi düşününce birisi de çıkıp ‘bu yaptığınız çok yanlıştır çocuklar’ demeliydi. Kimse bir şey söylemedi. Kolasına maçlar kıran kırana geçerdi. Kaybeden kolayı alırdı.

Ergenlikten sonra kahve hayatı. Okey oynamalar. Masasına. Kaybeden masadaki hesabı öderdi. İşler ilerleyince sigarasına falan… O zamanlar basit bir eylem gibi gelirdi ancak şuan baktığım yerden, bunlar kumarın kralıymış meğer.

İşte bunlar kumar bağımlığına giden yolda döşediğim küçük taşlardı. ‘Resmi’ anlamda kumara başlamam çoğu insan gibi iddaa ile oldu. Maç sonuçlarını tahmin ederek para kazanma ve büyük çoğunlukla para kaybetme. Bir liralık kupon, beş liralık kupon, on liralık kupon derken, binlerce liralık kuponlara uzanan bir yol. Esas tam anlamı ile kumarbaz olduğum dönem yasadışı diye tabir edilen siteler ile tanışmam oldu. Orada kumarın her türlüsü vardı. Canlı casinolarda sınırsızca para yatırıp dakikalar içinde büyük miktarlar kazanıp kaybedebiliyordun. Hayatımı tersyüz eden de bunlar oldu.

Başlarken nasıl bir duygu ve düşünceye sahiptiniz, hatırlıyor musunuz?

İnsan, hayatında büyük sevinçler yaşayabilir ama bu genelde çok seyrek olur. Yani her gün büyük sevinçler yaşamazsınız. Ya da büyük heyecanlar, acılar, heyecanlar, üzüntüler, mutluluklar… Bir müddet sonra kumarı para için oynamadığımı fark ettim zira yüksek miktarlar kazansam bile parayı çekmiyor daha yüksek miktarlar oynayarak heyecanı katlamak istiyordum. İyi sayılabilecek bir gelirim de vardı. Kendi yağımda kavruluyordum. Ben kumarı tüm bu duyguları yaşamak için oynuyordum daha çok. Saniyeler içinde büyük heyecanlar, sevinçler, mutluluklar, üzüntüler, acılar yaşayabiliyordun. Dakikalar içinde bu kadar farklı duyguları bir arada yaşayan beyin bir süre sonra sınırı aşarak doyumsuzluğa doğru ilerler ve hata vermeye başlar. Artık mutlu olmam için kumar oynamam gerekiyordur ya da acı çekmek için. Gülmek için, ağlamak için…

Bağımlı olduğunuzu fark etme, bunu kabullenme süreci nasıldı?

Uzunca bir süre bağımlı olduğumu düşünmedim, kabul etmedim. Nihayetinde kendi isteğimle oynuyordum. Bunu bırakamayacak ne vardı ki? Kumarla dolu dolu geçen 8 senenin sonunda şöyle bir durup arkamda bıraktığım enkazın farkına varınca, dahası farkındaydım ama acısını iyiden iyiye içimde yaşayınca durumun vahameti ayan beyan ortaya çıktı. Geride büyük bir yıkım bırakmıştım.

-Kumara harcanan yüzbinlerce TL para

-Her genç kız gibi nice hayallerle evlenen, benim yüzümden hayatı tarumar olan, gün aşırı gözyaşı döken, bir umut, kurtulacak bu işten diye bekleyen vefakar bir eş

-Baba, baba diye haykırarak boynuma dolanan, 7 ve 4 yaşlarında dünyalar güzeli, masum kızım ve oğlum.

-Her telefon çalışında “acaba oğlumdan yine kötü bir haber mi geldi, yine mi kumar oynadı” diye yüreği mütemadiyen pır pır atan, gözündeki yaş artık kalıcı makyajı olmuş, yine de “oğlum, oğlum” diye feryat eden bir ana.

-Kendi babasının ölümünde dahi ağlamayan, yapmış olduğu onca rezilliğe rağmen “oğlumu kurtarın” diye gözünden yaşlar akıtan bir baba.

-Kahramanları olan abilerinin düştüğü durumdan bitap olmuş kardeşler

-Türlü sözler, türlü yeminlerden sonra aynı pisliğe bulanan ben

-Yerle bir olmuş itibar, güven, saygı

-Türlü türlü rezillikler

Nasıl oldu da bu devasa acıları hem kendim yaşayıp hem çevreme yaşatırken hâlâ ‘ben’ olarak kalabilmiştim?

Bu rezillikleri bastırmak için çeşitli reçetesiz antidepresanlar kullanıyordum. Bu da yaşadığım acıyı, pişmanlıkları sözde hafifletiyordu. Artık yeter deyip kullandığım reçetesiz ilaçları kesince, işte geride bıraktığım tüm bu enkazın acısını iliklerime kadar hissedebildim. Hissedebildim diyorum çünkü kullandığım ilaçlar bana bunları hissettirmiyordu. 14 gün ölüm döşeğindeki yatalak bir hasta gibi yataktan çıkamadım. Her an bunları düşündüm.

Sizdeki değişim her geçen gün farkında olmasanız da etrafınıza yayılmıştır. Çevrenizdeki insanlardan nasıl tepkiler aldınız?

Kumar bağımlılığı sizi tam anlamı ile bir zombiye dönüştürüyor. Normalde çevremizdeki insanlardan görüyoruzdur, küçük şeylerle büyük mutluluk yaşayanlar… Doğa gezisine çıkar, kuşlar, böcekler, ağaçları müşahede eder, içini bir huzur, sevinç kaplar. Kitap okur. Okuduğu kitap üzerine derin düşüncelere dalar, mutlu olur. Resim yapar, içini bir mutluluk kaplar. Bir yazı yayınlar, tarifsiz bir heyecan yaşar. Spor yapar, sağlıklı yaşar, sevinç duyar.

Bu ve benzerleri ‘olağan’ insana bahşedilmiş nimetler. Kumar bağımlısı olarak bizler bu nimetlerden men edilmiş gibiyizdir. Yasak elmayı yedik ve cennetten kovulduk. Küçük, basit, masrafsız işlerle mutlu, mesut, sevinç içinde yaşama cennetinden…

Tüm bu duyguları yaşayabilmek için kumara başvurmak kadar lanetlenmiş başka bir eylem yoktur. Daha önce söylediğim gibi, onlarca insanın abisi, kahramanı iken, aynı insanların sana acıyan gözlerle bakması kadar elem verici ne vardır?

Mutlu mesut, şen şakrak olarak bilinen ben, kumardan sonra nemrut, aksi, içine kapanık bir insana dönüştüm. Bağımlılığın kaçınılmaz dostu yalan… Yalan üstüne yalan…. Yalancının teki olup çıkıyorsunuz. En yakın dostunuza dahi yalan söylüyorsunuz. Ne acı bir yere çakılma!

Tüm bunlara rağmen hala yanınızda size yardımcı olmaya çalışan 1-2 dost varsa size ne mutlu. Onlara dört elle sarılmalı. Ben yine de bu konuda şanslı sayılarım. Tüm bu olanlara rağmen 3-5 yakın dostum ve ailem benden asla yüz çevirmedi. Dostlarım beni anlayışla karşıladı ve kurtulabilmem için ne gerekiyorsa yapmaya çalıştılar.

Bağımlılıktan kurtulmak için ne gibi yollara başvurdunuz?

İlk başlarda tek başınıza kurtulmaya çalışıyorsunuz ama nafile. Kumardan kurtulmak tek başınıza üstesinden gelebileceğiniz bir durum değil. Çok kez söz verdim, kutsallarım üzerine ant içtim ancak olmadı. Yine oynadım. Eşim, “ayrılırım” dedi, yine oynadım. Annem “yeter artık öldüreceksin beni” dedi yine oynadım. Babam, ömründe ilk kez benim için ağladı yine oynadım. Çoluğun çocuğunu düşün dediler, yine oynadım. Öyle sessiz feryatlar, çığlıklar kopuyordu ki içimden; sesimi duyan yok mu? Kurtarın beni?

Akif’in dediği gibi; ‘Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum/ Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Aile, yakın dostlar insanın yurdudur. Ben de yurda başvurdum. Ailem zaten durumu biliyordu. Dostlarıma gittim tek tek. Durumumu anlattım. Her şeyi itiraf ettim. “Ben çok ağır kumar bağımlısıyım” dedim. İtiraf edince öyle rahatlıyordu ki insan… Kimse sizi dışlamıyor, dışlamayacak. Herkes yardım elini sonuna kadar uzatacaktır. Bizim mayamızda bu var.

Kalktım İstanbul’a gittim. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıklarına bağlı BADEM (Bağımlılık Danışma Ve Eğitim Merkezi) var. Oraya başvurdum. Bizler gibi onlarca kumar bağımlısının başvurduğu bir merkez. Psikolog ve psikiyatrları ile size yardımcı olmak için elinden geleni yapmaya hazır olan doktorların olduğu bir merkez. Mutlaka başvurmalısınız. Hangi ilde olursanız olun. Uzaktan video görüşme ile de terapi yapıyorlar. Psikoloğum, ailem, dostlarım ile kuvvetli bir cephe oluşturduk ve halen mücadelemiz devam ediyor.

Bir rivayete göre Türkiye’de kumar yasak. Öte yandan kumarı Milli bir kimliğe bürüyen Milli Piyango var, at yarışları var, online kumar oynama imkanı artık akıllı telefonlarla 7/24 gençlerin, çocuk yaştaki insanların elinin altında. Futbol gibi devasa bir endüstri kumar şirketleri ile adeta sarmaş dolaş. Kumar denen illetle yıllarca mücadele etmiş biri olarak ülkenin içinde bulunduğu bu hali nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de kumarhaneler 1998 yılında tamamen yasaklandı ve kapatıldı. Bu kararın alınmasında kumar yüzünden sönen gençlikler, yıkılan yuvalar, mafyalaşan kumarhaneciler arası cinayetlerin yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturması önemli bir rol oynadı. Ama bir yandan da milli piyango, spor toto, at yarışları ve son dönemlerde artan spor bahisleri faaliyetlerine resmi olarak ve aralıksız bir şekilde rağbet devam etti.

Teknolojinin gelişmesi ile de kumarhaneler olduğu gibi internet ortamına taşındı ve telefonundan rahatlıkla girip para yatırarak canlı casinolarda dilediğince vakit geçirebileceğin sanal mekanlara dönüştü. Bu gibi yerler yasadışı yerler olarak adlandırılıyor. Bu yasadışı siteler mantar gibi çoğalarak milyar dolarların döndüğü dev bir endüstriye dönüştü. Devlet bunlarla mücadele ediyor ama yetersiz. Bir türlü önü alınamıyor. Detaylı olarak yazmak isterim ancak uzatmak da istemiyorum.

Burada devletin mücadelesi kumar ile değil. Kumardan kaynaklanan devasa bütçenin devletin kasasına girmemesiyle ilgili. Yakın zamanda milli piyango özelleşti ve kurumu iktidara yakın Demirören grubu aldı. Derhal piyango çekilişlerini neredeyse haftanın her gününe yaydılar. Alımlı sunucularla çekilişleri canlı yayın prime time da yayınlamaya başlayarak bu durumu milletin gözüne soktular. Esas, daha da vahimi, tamamen yasak olan casino slot oyunlarını, kazı kazan adı altında oynatmaya başlamaları. Buralarda saatlerce vakit geçirip sınırsız şekilde para harcayabiliyorsun.

Muhafazakar olarak adlandırılan medyadan çıt çıkmadı. Kimse iki kelam edemedi. Nihayet geçenlerde Hıncal Uluç, Sabah’taki köşesinde durumu gözler önüne serdi ve sert bir şekilde eleştirebildi. Merak edenler Google’dan araştırabilir.

Sanki kumardan binlerce aile perişan olmamış, gençler diri diri mezara girmemiş gibi, bizler ne kadar uzaklaşmaya çalışsak da, her türlü reklamla beyinlerimiz saldırıya uğruyor. En yüksek perdeden isyan etmesi gerekenler susuyor çünkü kumarı oynatanlar ‘bizden’. Sigara, uyuşturucu, alkol karşıtlığının kırıntısı kumara karşı gösterilmiyor. Sebep, sektörde dönen devasa para.

‘Paranın rengi, dini olmaz’ demişti Cumhurbaşkanımız. Dindar medya bu haberi sitelerinde ‘paranın rengi olmaz’ diye verdi. ‘Dini’ kısmını haber başlığında sansürlediler. Benim bildiğim, Müslüman için paranın dini olurdu. Haram para ve helal para.

Her türlü kumar ayaklarımın altındadır, lanet olsun oradan gelecek paraya, denilerek, kumar bu topraklardan silinip atılmalıdır.

Bu röportaj vesilesiyle sesinizi duyacak insanlara neler tavsiye edersiniz?

İlk sözüm anne babalara… Çocuğunuzun davranışlarını gözetim altında tutunuz. Bağımlılığa giden yolda ilk tohumlar belki de çocuklukta atılıyor. Önemsemediğiniz çocuk davranışlarının ileride hangi çığlara dönüşebileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Bahis, kumara giren her türlü eylem, büyük küçük demeden, anında ciddi bir şekilde müdahale edilmesi gereken konulardır.

Kumar bağımlısına “sen bu işten kurtulmak istiyor musun” diye sorulmaz. Zira, karşında alevler içinde yanan bir insan gördüğünde, “heyy kurtulmak istiyor musun” diye sormazsın. Derhal müdahale için atılırsın. Kumar da aynen böyledir.

Bir TL’lik kupon yapan bir genç gördüğümüzde, sorgusuz sualsiz atılmalıyız ve yaptığının ne kadar büyük bir hata olduğunu vurgulamalıyız. Geldiğim noktada benim için kumarın büyüğü küçüğü yok. Var mısın iddaya, şu kazanacak gibi masum görülen eylem dahi benim için kocaman bir canavar. İşin hangi boyutlara varabileceğini yaşayarak gördüm çünkü.

Asla kendinizi yalnız hissetmeyin. Binlerce insan bizim gibi bu illetten kurtulma peşinde. Bu yolda beraber yürüyebiliriz. Benimle şuradan (kumarsizyasam@gmail.com) iletişim kurarsanız daha detaylı tavsiyelerde bulunabilir ve sizlere günlük reçete verebilirim.

Tüm arkadaş, dost, aile, çevrenizi durumunuzdan haberdar edin. Büyük destek göreceksiniz.

Aynı hayatı yaşayarak farklı sonuçlara ulaşamazsınız. Hayatınızda köklü değişikler yapın. Yeni hobiler edinin. Kesinlikle kumar oynayan bir çevreniz varsa bunlarla iletişimi tamamen kesin. Size bir şeyler katabilecek arkadaşlarınız ile daha fazla vakit geçirin ve asla içinize kapanmayın.

Kumar borcunu kumar ile kapatmaya çalışmayın. Olan oldu, giden gitti. Bu gün bıraktığın anda kâra geçmeye başlayacaksın. Bankaya çok borcunuz varsa yapılandırın. Gerekirse bir süre ödemeyin. Kara listeye girin. İnanın bu durum kumardan daha hayırlıdır!

Kumar bağımlısı bir yakınınız dostunuz varsa kesinlikle nakit para vermeyin. Ona kötülük yapmış olursunuz zira verdiğiniz para ile ya kaybettiklerini kazanmaya çalışacak ya da eski bir borcunu kapatarak yeniden borçlanabilmenin önünü açacaktır.

Kültürel, sanatsal etkinliklere zaman ayırın. Bir kitap kulübüne üye olun, gidin okuduğunuz kitabı tahlil edin. Çok büyük bir terapi.

Unutmayın, içinizdeki bu canavar belki de hiç ölmeyecek ancak bizler derince bir mezar kazıp bu canavarı oraya gömeceğiz. Çıkmaya çalıştıkça üzerine toprak atacağız. Yukarıda bahsettiğim her bir eylem bir kürek topraktır. Mezarda canlanmaya çalıştıkça, siz her gün üzerine toprağı atacaksınız ta ki iyice boğulup hareketsiz kalsın ve “ben asla buradan çıkamayacağım galiba” deyip ölüm uykusuna yatsın.

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yayınlanma:

-

Bunca çocuk öldürülürken, bunca insan evinden yurdundan edilirken, bunca yoksul açlığın pençesinde kıvranırken, bunca insan yalnızca güçlü olmadığı için ezilirken, bunca hakikat paranın ve iktidarın gürültüsü altında boğulurken biz daha neyi bekliyoruz?

Daha ne olması gerekiyor?

Hangi zulüm bizi uyandıracak?

Hangi adaletsizlik, vicdanımızın kapısını kıracak?

Hangi çığlık, konforumuzun duvarlarını aşacak?

Dünyanın değişmesini beklemekle ömür tüketemeyiz. Dünyayı değiştirecek insanların önce kendilerinin değişmesi gerekiyor!

Ve evet…

Devrim fikri, bugün dünden çok daha çekici, çok daha gerekli ve her zamankinden çok daha mümkün, çok daha güçlü bir ihtimaldir!

Çünkü mevcut düzenin insanlığa sunduğu gelecek, artık kendi çelişkilerinin altında ezilmektedir!

Para, her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranıyor.

Güç, haklılığın yerine geçiriliyor!

Başarı, ahlaktan koparılıyor!

İnsan, bir ruh ve emanet sahibi varlık olmaktan çıkarılıp tüketen, tüketilen, ölçülen ve pazarlanan hatta hesaplanan bir nesneye dönüştürülüyor.

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ “şartlar böyle” diyerek kendimizi avutuyoruz!

İşte tam burada başlamalıdır itirazımız.

Tevhid yalnızca dil ile söylenen bir cümle değildir.

Tevhid, hayatın bütün alanlarına yayılan bir özgürleşme iddiasıdır!

“La ilahe illallah” demek, insanın insana kulluğunu reddetmektir!

Paranın ilahlaştırılmasına itiraz etmektir!

Makama tapınmaya itiraz etmektir!

Devlete, lidere, partiye, mezhebe, kariyere, şöhrete, çoğunluğun kanaatine veya konfora mutlak anlam yüklemeyi reddetmektir!

İnsanın kendi vicdanını, hakikatin yerine koyduğu bütün putlardan kurtarmasıdır!

Bugün belki de en büyük problemimiz, putların artık taş ve tahtadan yapılmıyor oluşudur.

Modern putların yüzü yoktur.

Bazen bir banka hesabıdır.

Bazen bir makamdır.

Bazen bir sosyal medya hesabındaki takipçi sayısıdır.

Bazen bir koltuktur.

Bazen bir siyasi kimliktir.

Bazen bir mezhebi bayraklaştırmaktır.

Bazen “bizim adam” dediğimiz bir kişinin yaptığı yanlışı savunma mecburiyetidir.

En tehlikelisi

Kendi rahatımızdır!

İnsan, rahatını kaybetmemek için hakikatten vazgeçtiği gün, kendi zincirini kendi elleriyle örmeye başlar!

Ve sonra şartları suçlar.

“Ne yapabilirim ki?”

“Ben tek başıma ne değiştirebilirim?”

“Düzen böyle.”

“Benden başka kimse yapmıyor.”

“Şimdi sırası değil.”

“Bir gün…”

İşte o “bir gün”, çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük mezarlıktır.

Çünkü devrim, önce takvimde değil, insanın zihninde başlar!

Artık parti pırtı hesaplarının, koltuk pazarlıklarının, güç dengelerinin, kişisel menfaatlerin ve siyasi fanatizmin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.

Bir insanın hakikati savunması için bir partinin üyesi olması gerekmez!

Bir mazlumun yanında durmak için makam sahibi olmak gerekmez!

Bir çocuğun gözyaşını dindirmek için milyonlara sahip olmak gerekmez!

Bir yanlışın karşısında durmak için kalabalıkların arkasına saklanmak gerekmez!

Bazen bir insan yeter.

Bazen bir cümle yeter.

Bazen bir kitap…

Bazen bir öğrenciye verilen bir ders…

Bazen aç bir insanın sofrasına bırakılan bir ekmek…

Bazen bir çocuğun elinden tutmak…

Bazen haksızlığa uğramış birinin yanında durmak!

Bazen doğru bildiğini söylemek!

Bazen yanlışın parçası olmayı reddetmek!

Değişim, her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz.

Tarihin en büyük dönüşümlerinin arkasında çoğu zaman önce kendi içlerinde bir şeyleri değiştirmiş küçük insanlar vardır.

Ali Şeriati’nin çok önemli bir çağrısı vardı:

“İnsan yalnızca bilen değil, sorumluluk alan bir varlık olmalıdır!” der.

Bilmek yetmez.

Zulmü tarif etmek yetmez.

Adaletsizliği teşhis etmek yetmez.

Dünyanın kötü olduğunu anlatan binlerce kitap yazılabilir.

Ama mesele şudur:

Sen ne yapıyorsun?

Kendilerini koşulların karanlık girdabına bırakanlar,

Kendinizi küçümsemeyin.

“Ben kimim ki?” demeyin.

“Benim gücüm ne?” diye başlayıp hiçbir şey yapmadan bitirmeyin.

Çünkü insanın gücü yalnızca sahip olduğu para, makam, teknoloji, çevre ve imkânlardan ibaret değildir.

İnsanın asıl gücü, neye inandığı ve neye adandığıyla ilgilidir!

Bir insanın cebinde hiçbir şey olmayabilir!

Ama zihninde bir fikir olabilir!

Kalbinde dupduru bir iman olabilir!

Vicdanında bir sızı olabilir!

Elinde bir kitap olabilir!

Dilinde hakikat olabilir!

Ve bütün bunlar, doğru bir niyetle birleştiğinde küçümsenmeyecek bir kuvvete dönüşebilir!

Bugün bize düşen, dünyanın bütün problemlerini bir gecede çözmek değildir.

Bize düşen, kendi üzerimize düşeni yapmaktır!

Sadece yapabileceğimiz kadarını değil;

bugün yapabileceğimiz en küçük şeyi bile ertelememektir!

Bir insan okuyabiliyorsa okusun.

Yazabiliyorsa yazsın.

Öğretebiliyorsa öğretsin.

Bir çocuğa ulaşabiliyorsa ulaşsın.

Bir mazlumun elinden tutabiliyorsa tutsun.

Bir haksızlığı görünür kılabiliyorsa kılsın.

Bir insanı kötülükten uzaklaştırabiliyorsa uzaklaştırsın.

Bir yanlışın parçası olmamayı seçebiliyorsa seçsin.

Kendi ailesinde adaleti kurabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi mahallesinde dayanışmayı büyütebiliyorsa oradan başlasın.

Kendi işyerinde liyakati savunabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi dilindeki yalanı temizleyebiliyorsa oradan başlasın.

Ama başlasın.

Çünkü başlangıç küçümsenemez.

Bir tohumun küçüklüğü, taşıdığı ağacın büyüklüğünü göstermez!

Burada imanımızın en derin yerine dokunuyoruz.

Biz yalnızca kendi gücümüze güvenen insanlar değiliz.

Biz sebeplere sarılırız ama sonucu yalnızca sebeplere bağlamayız.

Biz çalışırız.

Gayret ederiz.

Ter dökeriz.

Kapıları çalarız.

İnsanlara ulaşırız.

Kitaplar yazarız.

Okullar kurarız.

Dayanışma ağları oluştururuz.

Mazlumların yanında dururuz.

Fakat bütün bunları yaparken biliriz ki:

Bizim gücümüz, Allah’ın kudretinin yanında sınırlıdır.

İşte bu bilgi insanı umutsuzluktan kurtarır.

Çünkü bizden istenen her şeyi tek başımıza başarmamız değildir.

Bizden istenen, samimiyetle yürümemizdir!

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek.

Çünkü bazen insan bir adım atar ve karşısında on adımlık bir yol açılır.

Bazen küçük bir iyilik büyür.

Bazen bir kitap bir insanın hayatını değiştirir.

O insan başka bir insanı değiştirir.

Sonra başka biri…

Ve bir fikir, hiç beklenmedik bir zamanda binlerce kalbe ulaşır.

İşte bunun adı berekettir.

Bereket, yalnızca yaptığımız işin büyüklüğünde değil, Allah için yapılan işin taşıdığı etkidedir!

Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunu yeniden sormalıyız.

Ama bu kez başka türlü:

“Allah’ın bana verdiği imkânlarla bugün ne yapabilirim?”

Belki de en çok unuttuğumuz şey budur.

İslam yalnızca geçmişte yaşanmış güzel bir medeniyet hikâyesi değildir!

İslam, yalnızca bireyin vicdanına sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değildir.

İslam’ın iddiası;

Yeni bir insan inşa etmek.

Korkudan değil, imandan hareket eden insan!

Çıkarından önce adaleti düşünen insan.

Kendini merkeze koymak yerine hakikati merkeze koyan insan.

Gücü eline geçirdiğinde zulmetmeyen insan.

Zayıfı gördüğünde sırtını dönmeyen insan.

Kendisi için istediğini başkası için de isteyen insan!

Dünyaya sahip olmak isteyen değil, dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermeyen insan.

İşte mesele budur.

Ve böyle insanlar çoğaldığında toplum değişir!

Toplum değiştiğinde tarih değişir.

Çünkü tarih yalnızca saraylarda yazılmaz.

Tarih, insanın değişmesiyle yazılır.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil;

yeni bir insan tasavvurudur.

Kendisini yeniden hatırlayan bir insan.

Kulluğunu hatırlayan.

Sorumluluğunu hatırlayan.

Onurunu hatırlayan.

Yeryüzündeki emanetini hatırlayan!

Bazıları “Şimdi devrim zamanı mı?” diye soracaktır.

Biz de soruyoruz:

Eğer şimdi değilse ne zaman?

Dünyanın dört bir yanında zulüm büyürken…

Hakikat sistematik biçimde çarpıtılırken…

Yoksulluk milyonların kaderine dönüştürülürken…

Savaşlar çocukların çocukluğunu çalarken…

İnsanlar yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve ruhsal bir yoksulluğun içine sürüklenirken…

Tüketim kültürü insanın bütün anlam arayışını kuşatırken…

Gençler gelecek duygusunu kaybederken…

Aile, toplum, dayanışma ve merhamet zayıflarken…

Tam da şimdi insanı ve devrimi yeniden konuşmanın zamanıdır!

Tam da şimdi adaleti yeniden düşünmenin zamanıdır!

Tam da şimdi İslam’ın insan, toplum ve tarih tasavvurunu yeniden hatırlamanın zamanıdır!

Tam da şimdi Müslümanların kendi iddialarını tazelemesinin zamanıdır!

Çünkü İslam’ın iddiası küçük değildir.

İnsanın hayatını bütünüyle hakikate göre yeniden kurmayı teklif eder!

Bu teklif, bugün dünyaya belki de her zamankinden daha fazla lazımdır.

Toplumu değiştirmek isteyen insan, kendisini değiştirmenin zahmetinden kaçamaz!

Başkalarının adaletsizliğini eleştirirken kendi küçük iktidar alanlarımızda adaletsizlik yapamayız!

Dünyanın yolsuzluğuna kızıp kendi menfaatimiz için yalan söyleyemeyiz!

Zulmü lanetleyip evimizin içinde baskıcı olamayız!

Özgürlükten bahsedip farklı düşünen herkesi düşman ilan edemeyiz!

Tevhidi savunup kendi egomuzu putlaştırmayız!

Devrim, önce insanın içinde gerçekleşmelidir.

Önce korkularımız devrilecek!

Sonra bağımlılıklarımız!

Sonra kibirlerimiz!

Sonra çıkar hesaplarımız!

Sonra “Herkes böyle yapıyor!” bahanemiz!

Sonra konforumuz!

Sonra suskunluğumuz!

Ve nihayet insanın içindeki bütün sahte ilahlar birer birer yıkılacak!

İşte o zaman insan gerçekten özgürleşmeye başlayacaktır!

Belki bütün dünyayı değiştiremeyeceğiz.

Belki hayatımız boyunca kurduğumuz hayalin tamamını göremeyeceğiz.

Belki attığımız bazı adımlar başarısız olacak.

Belki insanlar bizi anlamayacak.

Belki yalnız kalacağız.

Belki küçümseneceğiz.

Belki “hayalperest” diyeceklere!

Belki “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler!

Varsın desinler.

İnsanın görevi, başkalarının küçümsemesine göre hayatını belirlemek değildir.

Bizden istenen yürümektir!

Sonucu yaratmak değil.

Sonuca giden yolu açmak.

Tohumu atmak.

Duayı etmek.

Gayret etmek.

Kapıyı çalmak.

Elimizden geleni yapmak.

Sonra Allah’ın yardımına güvenmek.

Bazen bir insanın bütün hayatı, verdiği tek bir kararla değişir. Bugün vermemiz gereken karar:

“Artık seyirci olmayacağım.” demektir.

Seyirci olmayacağız.

Zulme alışmayacağız.

Kötülüğü normalleştirmeyeceğiz.

Paraya tapmayacağız.

Gücü kutsamayacağız.

Partilerin, liderlerin, makamların ve çıkarların peşinde hakikati kaybetmeyeceğiz!

Kendimizi şartların karanlık girdabına bırakmayacağız.

Ve en önemlisi:

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesini hayatımızdan çıkaracağız.

Unutmayın ki yapabileceğimiz şey, düşündüğümüzden daha fazladır.

Allah için atılmış samimi bir adımın nereye ulaşacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Şimdi…

Kalbinde hâlâ bir sızı taşıyanlara sesleniyorum.

Dünyanın kötülüğüne hâlâ öfkelenebilenlere…

Bir çocuğun gözyaşını görünce uykusu kaçanlara…

Haksızlık karşısında içi daralanlara…

İnsanlığın daha güzel bir dünyayı hak ettiğine inananlara…

İslam’ın hâlâ insanı dönüştürebilecek büyük bir hakikat olduğuna inananlara…

Kalbinde hâlâ fırtınalar kopanlara…

Ayağa kalkın!

Ama öfkenizi kör bir yıkıma değil, bilinçli bir inşaya dönüştürün!

Önce kendinizden başlayın.

Bir kitap okuyun.

Bir insan yetiştirin.

Bir çocuğun eğitimine destek olun.

Bir mazlumun sesini duyurun.

Bir dayanışma halkası kurun.

Bir yanlışın karşısında durun.

Bir doğrunun yanında saf tutun.

Kendi çevrenizde adaletin küçük bir örneğini oluşturun.

İnsanlara umut verin!

Bilgi üretin!

Hakikati anlatın!

İyiliği örgütleyin!

Merhameti çoğaltın!

Allah için yaptığınız hiçbir şeyi asla küçümsemeyin.

Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Bugün attığınız küçücük bir adımın yarın kimin hayatına dokunacağını bilemezsiniz.

Bir cümleniz bir gencin hayatını değiştirebilir!

Bir kitabınız bir zihni uyandırabilir!

Bir yardımınız bir ailenin umudunu yeniden kurabilir!

Bir cesaretiniz, onlarca insanın korkusunu yenebilir!

Bir adımınız, başka insanların da yola çıkmasına vesile olabilir.

Bugünün dünyası bize bakıyor.

“Siz nasıl bir insan olacaksınız?” görmek istiyorlar.

Korkup kenara çekilenlerden mi?

Çıkarını hakikatin önüne koyanlardan mı?

Gücü görünce eğilenlerden mi?

Zenginliğin karşısında susanlardan mı?

Parti rozetini vicdanının yerine koyanlardan mı?

Yoksa…

Hakikati gördüğünde bedeli ne olursa olsun onun yanında duranlardan mı?

Mazlumun yanında saf tutanlardan mı?

Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedenlerden mi?

Kendi hayatını da değiştirmeye cesaret edenlerden mi?

Yeni bir insanın, yeni bir toplumun ve yeni bir tarihin mümkün olduğuna inananlardan mı?

İşte karar burada verilecek.

Belki de bugün, bunun için tarihin en uygun zamanlarından biridir.

Çünkü eski dünyanın bütün çatlakları görünür hâle gelmiştir!

Çünkü insanlık yeni bir anlam arıyor.

Çünkü milyonlarca insan mevcut düzenin kendilerine sunduğu hayatın yeterli olmadığını hissediyor.

Çünkü kalpler hâlâ hakikati arıyor.

Çünkü insan hâlâ adalete susuyor.

Çünkü insan hâlâ merhamete muhtaç.

Çünkü insan hâlâ özgür olmak istiyor.

Ve biz Müslümanlar, bu çağrıya verecek bir sözümüz olduğunu yeniden hatırlamalıyız!

İslam’ın insanı yeniden ayağa kaldırabilecek tek hakikattir!

Kendi iddiamızı küçültmemeliyiz.

Kendi sorumluluğumuzu yeniden kuşanmalıyız.

Fakat bunu nostaljiyle değil,

Hamasetle değil de imanla, akılla, bilgiyle, ahlakla, adaletle ve eylemle yapmalıyız.

Çünkü dünya, geçmişi anlatan insanlardan çok;

Geleceği inşa etmeye cesaret eden insanlara ihtiyaç duyuyor!

Beklemeyelim.

Mükemmel şartları beklemeyelim.

Kalabalıkları beklemeyelim.

Büyük paraları beklemeyelim.

Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim!

Belki de yıllardır beklenen insanlar biziz!

Belki de aradığımız başlangıç, tam da elimizin altındadır.

Bir kitap.

Bir fikir.

Bir dua.

Bir insan.

Bir çocuk.

Bir sınıf.

Bir mahalle.

Bir yazı.

Bir iyilik.

Bir cesaret.

Bir adım.

Sadece bir adım!

Sonra bir adım daha.

Sonra bir adım daha.

Ve yürürken anlayacağız:

Biz sandığımız kadar yalnız değiliz.

Biz sandığımız kadar güçsüz değiliz.

Biz sandığımız kadar çaresiz değiliz.

Çünkü samimi bir niyetle yola çıktığımızda, yalnızca kendi gücümüzle yürümüyoruz.

Allah’ın yardımına güveniyoruz.

Allah’ın bereketine güveniyoruz.

Allah’ın yollar açabileceğine güveniyoruz!

Ve biliyoruz ki:

Bazen bir kulun küçücük gayreti, Allah’ın izniyle büyük sonuçların başlangıcı olabilir!

Öyleyse artık seyretme zamanı değildir!

Artık yakınma zamanı değildir.

Artık “şartlar”ın arkasına saklanma zamanı değildir.

Artık kendimizi karanlık girdaplara teslim etme zamanı değildir.

Artık işe koyulma zamanıdır!

Tevhidi yeniden kalbimizin merkezine koymanın…

İnsanı yeniden insan yapmanın…

Adaleti yeniden hayatın merkezine yerleştirmenin…

Merhameti yeniden çoğaltmanın…

Bilgiyi yeniden üretmenin…

Ahlakı yeniden kuşanmanın…

Korkularımızı aşmanın…

Ve İslam’ın yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir tarih oluşturabileceğine dair inancımızı yeniden diriltmenin zamanıdır!

Belki yol uzun.

Belki yük ağır.

Belki karanlık büyük.

Ama unutmayalım:

Karanlığın büyüklüğü, bir kandilin yanmasına engel değildir.

Bir kandil başka bir kandili yakar.

Bir insan başka bir insanı uyandırır.

Bir kalp başka bir kalbe dokunur.

Bir fikir başka bir zihinde filizlenir.

Bir adım başka bir adımı çağırır.

Ve belki yıllar sonra insanlar dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyecekler:

“İşte o günlerde bazı insanlar artık susmamaya karar vermişti.”

Öyleyse o insanlar biz olalım.

Bugün.

Burada.

Şimdi.

Ayağa kalkalım.

Dünyayı bir anda değiştirmeye değil;

Kendimize emanet edilen parçayı değiştirmeye başlayalım!

Çünkü tarih, hazır bekleyenlere değil, sorumluluk alanlara kapısını açar!

Ve unutmayalım:

Bizim görevimiz bütün yolu görmek değil.

İlk adımı atmak.

Gerisini Allah’a bırakmak.

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve hakikatin yeniden yeşerebileceğine dair sarsılmaz bir inançla…

İlk adımı atalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yalnızlığın Yaktığı Dünyanın Dijital Distopyası

Yayınlanma:

-

 

Eğer teknolojinin özü (olagelişi) varlığın içindeki

tehlike olarak varlığın kendisiyse teknolojiye hakim

olunamaz. Teknoloji, olumlu veya olumsuz anlamda

kendisine hükmedilmesine asla izin vermeyecektir.

[Martin Heidegger]

Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak adlı kitabımda, despotik bir dünyaya uyanmakta olduğumuzu belirterek siberpunk eksenli tehditkâr yeni dünyanın kapısının aralandığını ve totaliter bir kara deliğin içine düşmekte olduğumuzu yazmıştım. Bununla birlikte dijital sosyoloji alanında insanî boyutları kaçırdığımı belirtmeliyim. Elbette bir kâhin değilim sadece “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” deyimine uygun olarak fütüristik iyimserliğin tersine eko-anarşist bir gelecek öngörüsünde bulunmaya ve tahakküm sistemine odaklandığımdan doğal olarak sosyolojiyi göz ardı ettim. Aradan geçen 12-13 yılda bu sürece hızla geçiş yaptık. Endüstri 5.0 dediğimiz yeni sanayi toplumu, içe patlayan bir muhalefet ürettiğinden her geçen gün yeni bireysel trajedilere tanık oluyoruz.

Michel Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu”nda disiplin toplumu olgusuna değindi. 19. yy’da, sanayi kapitalizmi döneminde inşa edilen bu toplumsal yapının amacı, kapitalizmin taleplerine uyumlu bedenler inşa etmekti. Post-endüstriyalizm denilen sanayi sonrası -daha doğru ifade ile gecikmiş, yani son demlerinde olmasına rağmen deyim yerinde ise bir tür genleşme ile uzatmaları oynayan dönemin bir uzantısı olan dijital kapitalizm veya pan kapitalizm çağında- ise kapitalizm, uysallamış beyinler istiyor. Tüm teknik yatırımlar, büyük oranda beyine dair! Beyin teknolojilerine nöroteknolji deniliyor. Beyni ve sinir ağlarını incelemeye ve beyin hasarlarını tedavi amacı ile insan beyninin manyetik görüntüleme teknikleri ile haritasını çıkarıp gerekli müdahaleler ile bu hasarları gidermeyi amaçlayan bu teknikler; beyin-bilgisayar arayüzü, sinir implantlarının yüzey kimyası ve nöroprotezler gibi mühendislik çalışmalarını içerse de bunların yan çıktısı, düşünce denetimine gidebilme potansiyeli içeriyor ancak bu tür tıbbî müdahale içeren teknikler yanında zihnimizi yönlendiren, maniple eden reklamcılık teknikleri gibi görsel-işitsel tekniklerle bunu yapan teknolojiler de mevcuttur.

Esas sinsi yöntem tam da burada çünkü cerrahî müdahalelerle beyne cihaz yerleştirme teknikleri açık müdahaleler -ki temelleri CIA’nın MKUltra projesiydi ve zihin manipülasyonu yoluyla kişilere istediğini yaptırmayı hedefliyordu- bir tür köleleştirme içeriyor. İlaçlar, hipnotizasyon gibi kişiyi yalıtarak zihnini kötürümleştirmeye yol açan bu teknikler, devletin totaliter boyutuna işaret eden tekniklerdi. Şimdiler de internetten düşünce yönlendirme teknikleri kullanılabiliyor. Bunlar, bilinçaltına yönelik alt mesajlar içermenin yanında beynimizin ve onun aracılığıyla motor becerilerimizin yani elle tutma kavrama vb. hareketlerin karşı tarafça yönlendirmesini de içeriyor.

Başta da belirttiğim gibi bunlar, esas olarak tahakküm teknikleri! Bunun yanında Yapay Zekâ ile de şekillenen manipülasyonlar da söz konusu ancak bunun esas olarak psikososyal boyutları var ki bu makalede üzerinde durmak istediğim asıl husus budur.

Bu yazıya Evrensel gazetesinde çıkan bir yazı esin verdi. “Z Kuşağı Yalnızlaşıyor: Her 20 Gençten Biri Yakın Arkadaşsız” başlıklı haber, gençlerde çözülen sosyal bağları konu alıyor. Haberde vurgulunan araştırmanın ortaya koyduğu tablo, gençlerin yalnızlığının yalnızca bireysel tercihler veya sosyal medya kullanımı üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor.

Konut edinmenin giderek zorlaşması, güvencesiz çalışma, eğitim ve iş olanaklarına erişimdeki sorunlar ve toplumsal dayanışma alanlarının daralması, gençlerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan geleceğe ilişkin güvenini zayıflatıyor.

Raporda ortaya çıkan tablo, Z kuşağının yalnızlığının bireysel bir “sosyal beceri” sorunu olmaktan çok, gençlerin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaya zorlandığıyla bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

BM de yalnızlığı kalp hastalıkları vb. ile eş değer bulan araştırmalar yayımladı. Yani yalnızlık artık bir sosyal pandemi, bir sosyal salgın olarak görülüyor. Peki, bunun ardında hangi dinamikler yatıyor?

Atomlaşma ya da Bireyin Esamisi Yok!

Modern öncesi geniş aile, bir komün modeliydi. Bookchin’in indirgenemez asgarî adını verdiği bir dayanışma ve karşılıklı faydaya dayanan yapı, tarıma dayanıyordu. Tarımın gerektirdiği iş gücü ve gelenek üzerine kurulu bu aile modeli, sanayi kenti ile beraber çöktü. Sanayi kapitalizminin ücret politikası ve küçük evleri ile üç kuşağın bir arada olduğu geniş aile modeli yaşama kaynağını kaybetti. Bunun neticesi olarak aile küçüldü ve yaşlılar, “yaşlılar yurdu” denen, bizde ise “huzur evi” gibi yanlış bir adlandırmaya dayanan yerlere sürgün edildi. Yaşlılar hem küçülen evler hem maddî kaynakların zorlukları hem de onları değerli kılan tecrübe aktarımına ihtiyaç duyulmaması nedeniyle lüzumsuzlaştı ve onların bakımlarını devlet üstlendi.

Yaşlılar, aslında ilk safraydı; zaman içinde yetişkin çocuklar da ikinci safra oldu. Batı toplumlarında gençlerin de artık evden ayrılıp kendi dünyasını oluşturma gerekliliği ile aile daha da parçalandı ve onun yerini insan teklerinin oluşturduğu dünya aldı. Parçalanmış aileden doğan bireylerin çoğu ise yalnızlık sorunu yaşamakta. Arkadaşları olsa da kalabalık içinde yalnız diyeceğimiz bu sorun atomlaşma dediğimiz sosyal izole dünyalar üretti ama bunu hızlandıran en önemli şey ise dijitalleşme oldu. Sosyal medya, internet sayfaları vb. birçok dijital etkileşim, bireyleri sosyallikten koparıyor.

Sosyal dokunun kentleşme, kapitalist ekonomi ve teknoloji üçlüsü ile kemirilmesinin bir neticesi olan sosyal izolasyon en çok yaşlıları vurdu. Yaşlılar, çok eski bir geleneği îma eden aile ocağından sürgüne yollandıkça giderek hayat defterinden düşmeye başladılar. Kapitalizm nazarında da verimsiz tüketicilere dönüştükçe -hele de yoksulsa- hem gözden hem gönülden ırak oldular.

Modern Batı toplumlarında görülen bu sessiz yok oluş, bir sürgün hâli giderek Türkiye gibi sanayi toplumu ile geleneksel toplumun özelliklerinin bir arada bulunabildiği yerlerde de görülüyor. Yaşlılar yurdunda yaşayanların ya da Dârülaceze/düşkünler evi gibi mekânların sakinleri artıyor. Üstelik terkedildikleri o sosyal teldolaplarda çürümeye bırakılırken bir de unutulmuşluğun acısı yüreklerinde kavurucu ateşlerin top top yanmasına neden oluyor.

Anomi denilen sosyal değer erozyonunun en somut etkilerinin başında da yaşlıların yaşadığı bu Narayama Türküsü hâli geliyor. Japon yönetmen Keisuke Kinoshita tarafında çekilen bu film, iç burkan hüzünlü bir terk edişin öyküsüdür. Belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terk edilmelerinin iç burkan hikâyelerinin anlatıldığı film, aslında yaşlıların artık lüzumsuz bir eşyaya dönüşümünün de destanıdır aslında.

Torunlarıyla evin başköşesinde saygıyla konuk edilen değerli varlıklardan bir tür sosyal çöpe dönüşümün acılı bir hikâyesidir aslında. Her yaşlının aile sıcaklığı içinde değer bularak kuşaklar içindeki yolculuğun canlı tanıklığı olmak yerine, köklerinden koparılıp başka bir toprağa dikilmek istenen ağaca dönüşümü, sosyal parçalanmanın sonucu! Sosyal parçalanma arttıkça sosyal izolasyon da artıyor ve televizyon bağımlılığı, yerini dijital bağımlığa bırakıyor. İşin daha da kötüsü, yaşlıların yaşadığı yalnızlaşma ve izolasyon, çocukları ve gençleri de içine çeken bir anafora dönüşüyor.

Yapay Zekâ ve Dijital Aşklar Çağı

Sanayi toplumunun sarı öküzleri* yaşlılardı; dijital sanayi sonrasının, pan-kapitalizm çağının sarı öküzleri ise çocuklar ve gençler!

Dijital oyunların verdiği heyecanla giderek daha fazla bir matrix evrenine gömülen dijital alfa kuşağı, bir zamanlar neşeli çığlıklarıyla doldurdukları sokaklardan ekranlara göçtü. Bilgisayar başında geçirilen zamanın artışıyla sokakların ıssızlaşması ve yeni veba sayılan dijital bağımlılık atbaşı gidiyor.

Bununla beraber belki de en acı verici olanı, Bauman’nın Japonya’dan verdiği örnek olsa gerek:

“Tokyo’dan kalkan bir otobüs, çok sayıda genci Atami’de bir plaja boşalttı. Burası başkentte erotik macera peşinde koşanlar için küçük bir mesire ve hafta sonlannın en gözde uğrak yeri. Bunu bugünkü “Yahoo News”dan öğreniyoruz. Otobüsler, Tokyo’dan günde birkaç sefer yapıyor, o zaman içlerinden biri nasıl oldu da yaygınca okunan online haber bülteninde yer aldı? Bu istisnâî otobüs, Atami’ye yeni Nintendo Love+ oyuncularının ilk partisini getirdi. Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi. Akıllı telefonlarının artırılmış gerçeklik yazılımı ile donatılmış kameralarına yapışıp arzularının gerçek nesnelerine, asıl şeye doğru koşturdular: bir aşk çiftinin heykelciğinin tabanına yapıştırılmış küçük bir barkod ile büyüleyici sanal kız arkadaşlara. Akıllı telefonlarına yüklenen bu yazılım sayesinde sanal rüyalarının tek kızını barkodun “büyüsünden kurtarıp” onu yürüyüşe çıkarabilir, eğlendirebilir, ona kur yapabilir ve sadece interaktif ekranda yazan kolay anlaşılır, kesin kuralları takip ederek onun gözüne girmeyi başarabilir. Sonuç garanti ya da para iade… Beraber otelde bir gece bile geçirebilirler: öpüşmeye izin var ve buna teşvik de ediliyorlar ancak seks ne yazık ki şimdilik ulaşılmaz; son teknolojinin bile geçmeyi başaramadığı bazı sınırlar var. Ancak tekno-büyücülerin Love++ ya da Love2 çıktığında, tıpkı geçmişte aştıkları gibi bu sının da aşmış olacaklarına iddiaya girebiliriz.”[1]

Buradaki çarpıcı cümle “Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi.”

Trajedi burada başlıyor, gerçek genç kızlarla değil sanal bir genç kıza büyük bir arzuyla yönelen bu gençler, distopya konusu olacak bir olgu.  Gerçeği varken sanalına duyulan  bu ilgi, gençlerin sanal evrene gömülü yaşam biçimlerine bir örnek. Nitekim araştırmalar, gençlerin dijitalsiz yapamadıklarını ve hayatlarını dijital dünya üzerine kurduklarını gösteriyor. Sık sık telefonlarına bakmadıkça huzursuz oluyorlar. Mobil telefonları onların adeta tamamlayıcı parçaları! Hemen hepsi de dijital oyunlar oynayarak büyümüş çocuklar. Çocukluktan başlayan bu bağımlılık, genç yaşta onların giysileri gibi oluyor, onsuz kendilerini adeta çıplak hissediyorlar!

Bauman’ın dikkat çektiği cinsel ilişki de çoktan hayata geçmiş durumda. Bu söylediğimin ön aşaması da gerçekleşmiş hâlde. VirtaMate ve AnthroHeat gibi insanların sanal gerçeklikte seks yapmaları için özel oyunlar var ancak çoğu zaman insanlar, metaverse sosyal platform VRChat’te yakınlaşıyorlar. Burada oyuncular 25.000’den fazla topluluk tarafından yaratılmış dünyaya katılabiliyor; bunların çoğu masum takılma noktaları iken diğerleri azgın oyuncular için bir üreme alanı. Ancak VRChat ERP (Erotic Role Play- Erotik Rol Oyunları) kullanıcılarının çoğu, ekranda görünenleri simüle etmek için Bluetooth seks oyuncakları kullanarak bunu bir adım öteye taşıyor. Böylece bir distopya daha hayata geçiyor.

Bir başkası ise bir ara çok moda olan Robot Sex partnerleri oldu. Burada gerçek sex deneyimi bir insan partnerle değil bir Robotla yaşanıyor. Şişme bebeklerin robotik versiyonu olan bu oyuncaklar, çoğunlukla gerçek bir partnerle beraberlik yaşayamayanların tercihi

The Sun gazetesinde yer alan bir haber ise yapay zekâ ile aşk tecrübesine dair. Haberde, 28 yaşındaki bir genç kadının, okumak için yurtdışına taşındıktan sonra tam da bunu yaptı. Ayrin isimli hemşire, ChatGPT kullanarak yarattığı yapay zekâlı erkek arkadaşına âşık olduğunu ve bu zevk için ayda 160 sterlin ödediğini açıklıyor. Kocası ise bundan dolayı ona hiçbir şey demiyor. Ayrin, botla sanal sex de yapıyor. Haberde, Yapay Zekâ Sohbet Robotlarının günlük görevler için yararlı bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılırken bazı kullanıcılarca yapay zekâ botunun sevgilileri hâline getirildiği belirtiliyor.

Bu örneklere hüzünlü bir örnek ekleyelim: Yapay Zekâ Botu ile derin bir ilişki geliştirip ona bağlanan yaşlı birinin üzüntü verici sonu… 76 yaşındaki Thongbue Wongbandue, Meta’nın geliştirdiği “Big Sis Billie” adlı yapay zekâ sohbet botuyla kurduğu duygusal ilişki sonucunda trajik bir şekilde hayatını kaybetti.

2017 yılında felç geçiren Wongbandue, bilişsel sorunlar yaşamaya başladı. Bu süreçte, sosyal medya üzerinden “Big Sis Billie” ile duygusal bir bağ kurdu. Yaşlı adamın ailesinin yaptığı açıklamaya göre sohbet botu, Facebook Messenger üzerinden gönderdiği emojilerle dolu mesajlarda “Ben Gerçeğim” diyerek yaşlı adamı kandırmayı başardı. Sohbet botunun, sohbetlerinde “Seni şahsen görmek istiyorum.” ve “Kapıyı sarılarak mı yoksa öperek mi açayım?” gibi ifadelere yer verdiği belirlendi. Yaşlı adamın,  ailesinin tüm uyarılarına  rağmen valizini hazırlayarak buluşmak için New York’a gitmek üzere yola çıktığı belirtildi. New York’a gitmek için tren istasyonuna ulaşmaya çalışırken, Rutgers Üniversitesi kampüsündeki bir otoparkta düşen yaşlı adam, başından ve boynundan ağır yaralandı. Üç gün boyunca yaşam destek ünitesine bağlı kaldı ancak hayatını kaybetti.

İzolasyonun Sanal Sıcaklığı

Tüm bunlar bir sanal evrende yaşamaya başladığımızı ve yapay gerçekliğin asıl gerçeklik hâline geldiğini söyleyen bilge Jean Baudrillrad’ı doğruluyor. Evet, giderek kült bilim kurgu filmi “Matrix”i andıran bir dünyada yaşıyoruz daha doğrusu oraya kaçıyoruz çünkü orası, “tamamı kendi kontrolümüzde olduğunu hissettiğimiz bir dünya” gibi geliyor bize. Gerçekten daha gerçek olan bu dünya, aslında bizi kendi kontrolümüzde gibi hissettirerek kontrolü ele geçiren dünyalar!

Tabii tüm kaçmalar özde yaşadığımıza dünyanın vebası kabul edilen izolasyondan doğuyor. Bu izolasyonun temelinde güvenli mesafe yatıyor. Bu mesafe meselesi soğuk bir günde birbirlerine yanaşarak ısınmak isteyen kirpileri andırıyor.*

Eskiden yaşadığımız cemaatler, elde ettiğimiz bireysel özgürlükle artık bize cehennemi andırıyor; dedikodu, denetim ve bir örnekleştirici yapısıyla cemaat tarzı toplum, dikenli bir çayır gibi gelir bize. Buna mukabil yaşadığımız kentli toplumun kayıtsızlığı, ihtiyacımız olan güvenden yoksun bırakıyor bizi. Bu nedenle sıcaklık arayışı ve güven üzerine duyulan bağlanma gereksinmesi ile özgürlük arasında bir tercihe zorlanmak istemeyiz. Bu da “bir başınalığı” beraberinde getirir ve kendi kendine yetebilmek en önemli erdem olarak onaylanır. Özgürlüğün bedeli yalıtılmışlık olur. Sanal dünya tam da bağ ihtiyacını, aradığımız sıcaklığı, “güvenli” bir mesafe sayesinde bir arada sunan bir âlem olarak cazip geliyor bize ve gerçek dünyada kaçındığımız cemaatlerin yerini sanal cemaatler alıyor. Böylece güvenli kabuklarımızda sıcaklık duygusunu, aidiyet ihtiyacını karşılıyor üstelik özellikle metaverse gibi mekânlarda güvenle hazlarımızı da karşılıyoruz.

Sohbet Robotları da metaverse gibi onaylanma ihtiyacına ve sosyal bağ duygusuna seslenip bunu, gerçek dünyada yaşayacağımız olumsuzluklar olmadan yaşamamızı mümkün kılıyor, tıpkı yaşlılara tavsiye edilen evcil hayvanlar gibi! Kontrolün bizde olduğu duygusunu tattırırken onaylanma gereksinmemize de hitap ediyor ancak bu, paradoksal olarak insanları daha da yalıtıp yalnızlaştırarak gerçek dünyadan kopartıyor ve sosyalliğin sıfır noktasını üretiyor!

Nitekim bir araştırma, sosyal yalıtım gerçeğini destekliyor. Duke Üniversitesindeki bilim insanları tarafından yakın zamanda yapılan kapsamlı bir çalışmada araştırmacılar, son 20 yılda sosyal bağlılıkta keskin bir düşüş gözlemlediler.

Şaşırtıcı bir şekilde, Amerikalıların %25’inin hiçbir anlamlı sosyal desteği yok; sırlarını paylaşabilecekleri tek bir kişi bile yok. Ayrıca, tüm Amerikalıların yarısından fazlası yakın aileleri dışında yakın bir sırdaş veya arkadaşa sahip olmadığını bildiriyor. Bugünkü durum, benzer verilerin toplandığı 1985 yılına göre çok daha kötü. (O zamanlar, Amerikalıların yalnızca %10’u tamamen yalnızdı.)

Bu noktada suç, sohbet robotlarından çok endüstri toplumunun ürettiği sosyal yalıtılmışlıkta çünkü yalnızlık, bağımlılığın atası.

Peki, çözüm ne? Bu soruya cevap olarak birçok şey sayılabilir ama en radikali, endüstri toplumundan çıkmak ve ekolojik bir toplumsallığın yolunu açmak! Üstelik birey topluluk diyalektiğini kuran yakınlık grupları tesis etmek.

Liberal birey anlayışı, modern yalnızlığın temel kaynağıdır. Buna mukabil anarşizm, ne sosyalizmin boğuculuğuna ne de liberalizmin atomculuğuna saplanmadan birey topluluk diyalektiğini kurabilmiştir ancak şu bir gerçeklik: Pastoral toplumsallıkları öne çıkaran ilkelci anarşizmin çözümü, çözüm değil. Bütün aksaklıklarına rağmen modern kent, sonuçta bize özgür kalabileceğimiz güvencesini verir. Bu nedenle kentleri tamamı ile terk edip bizi ekolojik cemaatlere mahkûm etmek bana çözüm olarak gelmiyor. Bookchin’in önerdiği “daha insani ölçekli kentler ve ortaklıklar kurabileceğimiz mekânlar üretmek”, özgürlükle aidiyet arasında seçim yapma mecburiyeti kurmadan canlı bir toplumsallığı tesis edebilir gibi görünüyor.

Kısacası sosyal bağlar kurmanın, canlı ve güçlü arkadaşlıklar edinmenin yolu öncelikle özgürlüğümüzü mutlak bir kural olmaktan çıkarmaktan geçer. Sosyallik, uzlaşmazlık kaldırmaz. Sizi sürekli onaylayan bir arkadaşlık sahtedir, en iyi anlaştığımız can dostunuzla bile bir dolu anlaşamadığımız şey vardır muhakkak. Bu nedenle güçlü arkadaşlıklar, asgarî müştereklerde buluştuğumuz ortak zevkler bulabildiğimiz ve birlikte bir şeyler başardığımız üretken arkadaşlıklar… Genç kuşağın ödün vermenin arkadaş olmanın ön şartı olduğunu unutmaması gerekir. Kalıcı ve bir hayat boyu sürecek arkadaşlıklar, o arkadaşlıklar için verilen emekle kurulur.  Bizler de şempanzeler gibiyiz: Yaşlandıkça yeni sosyal bağlar kurmakta isteksiz oluyoruz ve bitpazarına yağan nur gibi eski dostlukların koyulaşmış, kıvam tutmuş bir demli çay gibi olduğunu düşünürüz. Gençler için bu durum, belli ki anlam ifade etmiyor.

Belki de sosyal bağları canlı tutacak başka bir sosyalliği düşünme zamanı geldi de geçiyor.

 

DİPNOTLAR:

* Sarı Öküz hikâyesi şöyle: Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış lâkin civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları! Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor!” demiş aslanlardan biri. “Nereye gideriz?” diye düşünürlerken “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hâllederim bu işi!”

Topal aslan, elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Topal aslan, “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış lafa ve “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Bütün suç hep o sarı öküzde! Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım!” diye sürdürmüş sözlerini. Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz, teslim edilmiş aslanlara. Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki hele de öküz etinin tadını aldıktan sonra! “Acıktık!” demeye başlamışlar.

Topal aslan bu defa boz öküzün yanına giderek “Selam!” diye girmiş söze ve “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz ama büyük bir problemimiz var!” “Nedir?” demiş boz öküz. “Şu sizin uzun kuyruklu öküz… Kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp barış içinde yaşamaya devam edelim!” demiş.

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin!” demişler. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.

Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, sonra karışmayız!” derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!”

[1] Zygmunt Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, Çev. Didem Kizen, Jaguar Kitap, İstanbul-2014, s.22

**Hikâye şöyle: Soğuk bir günde iki kirpi üşümemek için yanaşıp birbirlerinin vücut sıcaklığı ile ısınmak isterler. Ancak her yaklaştıklarında dikenleri kaçınılmaz olarak birbirlerine batar. Sonunda hem üşümeyecekleri hem de dikenlerinin birbirine batmayacağı uygun bir mesafeyi bulurlar ve amaçlarına ulaşırlar. Bu paradoksal duruma işaret eden Alman filozof Arthur Schopenhauer, bunu sosyal nezaket ölçüsü kabul ederek şöyle anlatır hikâyeyi ve kıssadan hisse üretir: “Soğuk bir kış günü, birkaç kirpi, donmalarını önlemek için karşılıklı sıcaklıkları aracılığıyla oldukça sıkı bir şekilde birbirine sokuldu ama kısa süre sonra dikenlerinin birbirleri üzerindeki etkisini hissettiler ve bu da onları tekrar uzaklaştırdı. Şimdi, ısınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde birbirleri için en uygun mesafeyi bulana kadar bu tekrarlandı. Böylece, insanların hayatlarının boşluğundan ve monotonluğundan doğan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir ancak nahoş ve itici nitelikleri onları bir kez daha birbirlerinden ayırır. Sonunda keşfettikleri ve bir arada olmalarını sağlayan ortalama mesafe, nezaket ve görgü kurallarıdır. Buna uymayanlara İngiltere’de “Mesafeni koru!” deniyor. Bu sayede karşılıklı sıcaklık ihtiyacının yalnızca kusurlu bir şekilde giderileceği doğrudur ancak diğer yandan, tüylerin dikeni hissedilmeyecektir. Yine de kendi iç sıcaklığı çok olan kimse, sıkıntı ve sıkıntı vermekten veya almaktan kaçınmak için toplumdan uzak durmayı tercih edecektir.” Arthur Schopenhauer: Parerga and Paralipomena: Short Philosophical Essays, 2, Oxford University Press, 1 Ocak 1851, ss. 651-652

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri… Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkûm edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı var sayıyoruz. Oysa bugün hâlâ “İyi ki yapmışız!” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası, yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus-devlet, çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus-devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hâli” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlâkî sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında ona yönelen şiddet, nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikâyeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere/toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül’ü yaratan istisna hâlinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet/mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukukî bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların/şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hâlâ yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x