Köşe Yazıları

Sistemin Kendisini Konuşmak

Yayınlanma:

-

Yolsuzluğun münferit bir suç, adaletsizliğin basit bir aksaklık, yoksulluğun ise kişisel bir başarısızlık olarak sunulduğu bir düzende asıl soruyu sormak zorundayız: Bütün bunları mümkün kılan sistemin kendisi hakkında ne zaman konuşacağız?

Bir toplumun düşünme biçimi, çoğu zaman neyi tartıştığından çok, neyi tartışma dışı bıraktığıyla anlaşılır. Önümüze sürülen gündemlerin peşinden koşarken asıl meseleleri gözden kaçırıyorsak, ayrıntılar üzerinde ne kadar gürültü koparırsak koparalım hakikate yaklaşmış olmayacağız çünkü kimi zaman tartıştığımız şey, asıl sorunun kendisi değil, onun ürettiği sonuçlardan yalnızca biridir!

Bugün Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde yaşadığımız temel sorunlardan biri tam da budur. Fon skandallarını, yolsuzluk iddialarını, siyasî kayırmacılığı, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığını konuşuyoruz. Bir olay ortaya çıkıyor, öfke yükseliyor, taraflar birbirini suçluyor, ekranlar uzmanlarla doluyor, sosyal medya mahkemeleri kuruluyor. Birkaç gün sonra başka bir skandal gündeme geliyor ve önceki mesele unutuluyor. Böylece toplum, bir türlü sona ermeyen bir skandallar zincirinin içinde yaşarken zincirin kendisini sorgulamayı aklına getirmiyor!

İnsanımız, “Neden aynı düzen, tekrar tekrar aynı türden adaletsizlikler üretmektedir?” diye sormuyor!

Bir yolsuzluğu konuşmak elbette gereklidir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını, kimin hangi yetkiyi kötüye kullandığını, kimlerin hesap vermesi gerektiğini sorgulamak zorundayız. Ancak bu tartışma, yolsuzluğu mümkün kılan siyasî, ekonomik, ahlâkî ve hukukî mekanizmaları sorgulamadığı sürece eksik kalacaktır. Bir skandalı ortaya çıkarmakla yetinmek, o skandalı üreten düzeni değiştirmek anlamına gelmez! Bizim ihtiyacımız olan şey, yalnızca yangınları söndürecek görevliler değil, bu kadar çok yangın çıkaran yapıyı sorgulayacak toplumsal bir bilinç inşa etmektir.

Asıl mesele; yalnızca kötü yöneticiler, ahlâksız siyasetçiler ya da açgözlü iş insanları değildir. Mesele; bu kişilerin davranışlarını ödüllendiren, hesap vermekten kaçmalarına imkân tanıyan ve bütün bunları zamanla olağanlaştıran bu aşağılık sistemin ta kendisidir!

Adalet, güçlülerin karşısında eğiliyorsa orada hukuk var mıdır?

Hukukun en temel iddiası, herkesin yasa önünde eşit olmasıdır. Makamın, servetin, siyasî bağlantıların ve toplumsal itibarın adalet karşısında ayrıcalık sağlamaması gerekir. Hukuk, güçlü olanı daha güçlü kılmak için değil, güç karşısında korunmasız kalan insanı da güvence altına almak için vardır fakat güce göre biçim değiştirmeye başladığında bu iddia içi boş bir slogana dönüşür.

Bir ülkede sıradan bir yurttaş, sosyal medyada yaptığı bir eleştiri nedeniyle soruşturma, gözaltı ya da tutuklanma korkusuyla yaşıyorsa ve buna karşılık kamu gücünü kullanan kişiler hakkındaki ciddi iddialar etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmuyorsa burada yalnızca adlî bir sorun yoktur. Burada devletin adalet iddiası ile fiilî işleyişi arasında derin bir uçurum vardır!

Bir cumhurbaşkanını eleştirmekle kamu kaynaklarını zimmetine geçirmek aynı şey değildir. Eleştiri, demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsurudur; yolsuzluk ise somut delillerle araştırılması gereken ciddî bir suç iddiasıdır. Buna rağmen eleştirinin hızla cezalandırıldığı, güçlüler hakkındaki iddiaların ise sonuçsuz kaldığı bir düzende hukuk, herkese aynı mesafede durmuyor demektir!

Bir ülkede hukukun gücü, kaç kişiyi cezalandırdığıyla değil, kimin karşısında geri adım atmadığıyla ölçülür. Mahkeme salonlarında yalnızca güçsüzler hesap veriyor, güçlüler ise kendi konumlarını bir dokunulmazlık zırhına dönüştürebiliyorsa, orada adaletin terazisi bozulmuş demektir!

İşte bir düzenin en büyük başarısızlığı, adaletsizlik üretmesi kadar insanlara adaletsizliğin değiştirilemeyeceğini düşündürmesidir.

Yolsuzluk, sistemin dışına taşmış bir arıza mıdır?

Yolsuzluk haberleri karşısında genellikle aynı açıklamalarla karşılaşıyoruz: birkaç kötü insan, birkaç çürük elma, görevini kötüye kullanan birkaç yönetici…

Bu açıklama elbette bazı olaylar için kişisel sorumluluğu tarif edebilir fakat benzer davranışlar farklı dönemlerde, farklı kurumlarda ve farklı yönetimler altında tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa sadece kişilerin ahlâkına bakarak meseleyi açıklayamayız.

Bu sistem, dürüst davranan insanı değil, kuralları kendi lehine eğip bükeni ödüllendiriyor ve daha kötü olanı ise bunun değiştirilemeyeceği düşüncesi toplumun geneline yayılmış olmasıdır.

Şeffaflığın olmadığı, denetimin bağımsızlığını yitirdiği, kamu kaynaklarının siyasî sadakat üzerinden dağıtılabildiği, hesap verebilirliğin kişilerin konumuna göre değiştiği bir yapıda yolsuzluk yalnızca bireysel ahlâksızlık meselesi olmaktan çıkmıştır!

Birileri kamu kaynaklarını kendi çevresine aktarırken diğerleri liyakatle değil de sadakatle yükseliyorsa ve kurallar herkese eşit uygulanmıyor ve denetim mekanizmaları güçlülerin iradesine bağımlı kalıyorsa dürüstlük, giderek pahalı bir tercihe dönüşür! Kurallara uyan insan zaman kaybeder, hakkını arayan insan yorulur, itiraz eden insan risk üstlenir. Buna karşılık bağlantıları güçlü olan kişi kısa yoldan ilerler.

Elbette hiçbir sistem insanın kişisel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Her yolsuzluğu ekonomik düzene bağlayıp failin sorumluluğunu silmek gibi bir amacım yoktur! Tabidir ki kişisel sorumluluk ile yapısal sorumluluk birbirinin alternatifi değildir. Bir insan suç işler, sistem ise o suçun ne kadar kolay işlenebildiğini, ne kadar kolay örtbas edilebildiğini ve failin ne ölçüde hesap vereceğini belirleyen koşulları düzenler.

Bu nedenle yolsuzluğu yalnızca bir ahlâk sorunu olarak görmek, onu besleyen güç ilişkilerini görünmez kılar. Asıl mesele, suç işleyenleri cezalandırmak kadar suçun kazançlı ve cezasız kalabilir bir faaliyet hâline gelmesini önlemektir.

Kapitalizm bize ne vaat etti, ne verdi?

Sistemin kendisini konuşmak istiyorsak yalnızca siyasal iktidarları değil, onların üzerinde yükseldiği düzeni de tartışmak zorundayız.

Modern kapitalizm; insanlara refah, özgürlük, rekabet, bireysel başarı ve sınırsız imkânlar vaat etti. Üretimin artmasıyla hayatın kolaylaşacağı, teknolojinin ilerlemesiyle insanın özgürleşeceği, piyasanın büyümesiyle toplumların zenginleşeceği söylendi. Gerçekten de kapitalist üretim, insanlık tarihinde büyük teknolojik atılımlara, üretim kapasitesinde olağanüstü artışlara ve geniş kitlelerin hayatında önemli maddi değişimlere yol açtı.

Elbette mesele, üretimin artıp artmadığı değildir. Mesele, üretilen zenginliğin kimin elinde biriktiği, bu zenginliğin hangi bedeller karşılığında üretildiği ve insan hayatının bu ekonomik düzen içinde hangi konuma yerleştirildiğidir.

Bir toplumda fabrikalar daha fazla üretebilir, finans piyasaları büyüyebilir, şirketlerin piyasa değerleri rekorlar kırabilir fakat bütün bunlar, insanların kendilerini güvende hissettiği, emeklerinin karşılığını alabildiği, geleceğe korkuyla değil umutla baktığı anlamına gelmez.

Ekonomik büyüme ile toplumsal refah aynı şey değildir! Bir ülkenin toplam serveti artarken servetin önemli bir bölümü dar bir kesimin elinde yoğunlaşıyor. Teknoloji gelişirken insanlar işlerini kaybetme korkusuyla yaşayabiliyor. Şehirler büyürken barınma, eğitim ve sağlık giderek daha ağır bir maliyete dönüşüyor.

Bir ekonominin başarısı yalnızca ne kadar zenginlik ürettiğiyle değil de o zenginliğin insan hayatını ne ölçüde iyileştirdiğiyle ölçülmelidir!

Kapitalizmin en temel çelişkisi, ekonomik faaliyetin toplumsal ihtiyaçlardan bağımsızlaşarak sermayenin büyüme zorunluluğuna tâbi olabilmesidir. Şirketler insanların neye ihtiyacı olduğundan ziyade neyin daha kârlı olduğunu daha çok hesaba katar.

İnsanların barınmaya ihtiyacı vardır fakat barınma, aynı zamanda bir yatırım aracıdır. İnsanların sağlık hizmetlerine ihtiyacı vardır fakat sağlık hizmetleri, kâr alanına dönüştürülmüştür. İnsanların bilgiye, eğitime ve kültüre erişmesi gerekir fakat bunların her biri satın alma gücüyle doğru orantılıdır.

Sorun, her ekonomik faaliyetin kâr üretmesi değildir. Sorun, kârın toplumsal ihtiyaçların önüne geçtiği ve temel insan ihtiyaçlarının bile ödeme gücüne göre dağıtıldığı bir düzene maruz kalmaktır!

Bir insanın evi yoksa ona barınma ihtiyacını karşılayacak bir çözüm mü sunacağız yoksa barınma sorununu bir yatırım fırsatına dönüştüren piyasanın kendi kendini düzenlemesini mi bekleyeceğiz? Bir çocuk, nitelikli eğitime erişemiyorsa bunu toplumsal bir sorumluluk olarak mı göreceğiz yoksa ailesinin ekonomik imkânları ölçüsünde çözmesi gereken kişisel bir mesele olarak mı?

Bu sorular, ekonomik olmaktan çok daha fazlasıdır. Bunlar, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize ilişkin ahlâkî ve siyasî sorulardır!

Zenginlik, insanı neden özgürleştirmiyor?

Milton Friedman gibi serbest piyasa düşünürleri, ekonomik özgürlüğün bireysel özgürlüğün önemli bir koşulu olduğunu savunmuş; rekabetin, özel mülkiyetin ve piyasa mekanizmalarının merkezî ekonomik denetime karşı koruyucu işlevine dikkat çekmişti.

Tabii piyasanın devlet müdahalesinden bağımsız olması, kendi başına adil bir toplum ortaya çıkaracağı anlamına gelmez. Devletin aşırı gücü nasıl bir tehdit oluşturuyorsa ekonomik gücün dar bir kesimin elinde yoğunlaşması da benzer biçimde bireysel özgürlükleri aşındırabilir!

Bir insan, hukûken özgür olabilir ama geçinebilmek için her türlü çalışma koşulunu kabul etmek zorundaysa bu özgürlüğün fiilî sınırları vardır. Bir girişimci istediği işi kurmakta serbest olabilir ancak piyasayı birkaç büyük şirket kontrol ediyorsa onun rekabet imkânı kâğıt üzerindeki bir özgürlükten ibaret kalabilir. Bir yurttaş oy kullanabilir lâkin ekonomik gücün medya, siyaset ve kamusal tartışma üzerindeki etkisi aşırı büyümüşse siyasi eşitlik de zedelenmiş demektir.

Özgürlük, sadece engellerin kaldırılması değildir. Aynı zamanda insanların kendi hayatları üzerinde gerçek bir söz sahibi olabilecek maddî ve toplumsal koşullara erişebilmesidir!

Kapitalist düzenin en büyük açmazlarından biri, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışırken hayatlarını yaşamak için ihtiyaç duydukları zamanı, güveni ve huzuru kaybetmeleridir!

Bu sistem, herkesi aynı ölçüde zenginleştirmediği gibi herkesi aynı biçimde yoksullaştırmaz da! İnsan, değerini ekonomik başarısıyla ölçmeye başladığında yalnızca yoksullar değil de varsıllar da bu yarışın içine hapsolabilir. Birinin sorunu geçinememek iken diğerinin sorunu, sahip olduklarını kaybetmek korkusudur. Bu iki durum aynı değildir. Her ikisi de insan hayatının ekonomik rekabet tarafından kuşatılmasının farklı sonuçlarıdır!

İnsanların mutluluğu, sadece tüketebildikleriyle ölçülemez. Güven, aidiyet, anlam, adalet, dinlenme, sevdikleriyle zaman geçirme ve geleceğe ilişkin kaygılarından kurtulabilme de iyi bir hayatın parçalarıdır. Bir ekonomik düzen bunları sistematik biçimde aşındırıyorsa ürettiği maddî zenginliği hangi ölçüyle başarı sayabiliriz?

Emek veriyoruz ama emeğimizin geleceğinden emin değiliz!

Bu sistemin insanda açtığı en derin yaralardan biri güvensizliktir!

İnsan çalışır. Zamanını, bilgisini, bedenini ve ömrünü ortaya koyar. Bir meslek öğrenir, yıllarını bir işyerine verir, ailesinin geleceği için birikim yapmaya çalışır. Kurallara uyar, sorumluluklarını yerine getirir ve yarınını, bugünden kurmak ister.

Peki, bütün bunları yaparken ne kadar güvendedir?

Yıllarca çalıştığı işini bir kararnameyle, bir yönetici tercihiyle ya da ekonomik daralma gerekçesiyle kaybedebilir. Biriktirdiği para, enflasyon karşısında eriyebilir. Emek vererek aldığı evin bedeli, hayatının geri kalanını borç yüküne dönüştürebilir. Haklı olduğu bir konuda hukuka başvurduğunda yıllarca sürecek ve belirsiz bir mücadeleyle karşılaşabilir.

Böyle bir toplumda insan yalnızca yoksullukla mücadele etmez; emeğinin karşılığını alıp alamayacağına, hakkını koruyup koruyamayacağına ve yarınının bugünden daha kötü olup olmayacağına dair sürekli bir belirsizlikle yaşar.

Bu belirsizlik, rakamlara kolayca sığmayan bir yoksullaşma biçimidir. Takdir edersiniz ki insanın elinden sadece parası gitmez; plân yapma yeteneği, kendine güveni ve geleceğini kurma iradesi de aşınır!

Üstelik güvencesizlik, herkese aynı biçimde yüklenmez. Serveti, bağlantıları ve ekonomik gücü olanlar riskleri dağıtabilir, kayıplarını telafi edebilir, hukukî ve malî danışmanlıkla kendilerini koruyabilir. Ücretlerine bağımlı yaşayanlar içinse tek bir iş kaybı, tek bir sağlık sorunu ya da tek bir ekonomik sarsıntı, bütün hayatın dengesini bozabilir!

Bu nedenle mesele, herkesin aynı miktarda paraya sahip olması değildir. Mesele, insanların hayatlarını mâkûl bir güven duygusu içinde sürdürebilecekleri koşulların bulunup bulunmamasıdır.

İnsanlar yarın işlerini kaybetmeyeceklerinden, emekli olduklarında insanca yaşayabileceklerinden, haklarını aradıklarında karşılarında tarafsız bir hukuk bulacaklarından emin olmak istiyorlar. Bunlar, ayrıcalık değildir; insan onuruna yaraşır bir toplumsal düzenin temel beklentileridir.

Bir düzen, insanlara sürekli mücadele etmelerini söylüyor ama bu mücadelenin sonunda haklarının korunacağını güvence altına alamıyorsa orada bireysel çabayı kutsamak yeterli değildir. Mücadelenin kurallarını da sorgulamak gerekir!

İnsanlar neden kendi aleyhlerine işleyen düzeni savunurlar?

Burada daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız: İnsanlar, kendilerini güvensizleştiren ve adalet beklentilerini boşa çıkaran bir düzeni neden savunmaya devam ederler?

İnsanların kimi, mevcut düzeni, alternatiflerinden daha iyi bulur. Kimi, ideolojik bağlılıkları nedeniyle onu savunur. Kimi, ekonomik çıkarlarını korumaya çalışır. Kimi, değişimin daha büyük bir belirsizlik getireceğinden korkar. Kimi de kendisini ezen mekanizmaları, başkalarının ezilmesini izleyerek meşrulaştırır.

Siyasî aidiyetler, kimlikler ve kutuplaşma, bu süreci daha da derinleştirebilir. İnsanlar, kendi taraflarından gelen haksızlıkları küçümserken karşı taraftan gelen en küçük yanlışlığı büyütebilir. Böylece adalet, herkes için geçerli bir ilke olmaktan çıkar ve rakipleri suçlamak için kullanılan bir araca dönüşür.

Kendi tarafımızdaki yolsuzluğa sessiz kalıp karşı tarafın yolsuzluğuna öfkeleniyorsak savunduğumuz şey adalet değildir. Bizim savunduğumuz, kendi tarafımızın iktidarını koruma arzusudur!

Bir siyasetçinin yanlışını, onunla aynı dünya görüşünü paylaştığımız için görmezden geliyor ve bir başkasının hak ihlâlini, mağdurunu sevmediğimiz için önemsiz sayıyorsak sistemin değişmesini sağlayacak ahlâkî zemini, kendi ellerimizle ortadan kaldırıyoruz demektir.

Muhakkak ki adalet, sadece sevdiğimiz insanların hakkını korumak değildir. Adalet, sevmediğimiz insanların da haklarını güvence altına almayı gerektirir!

Toplumların dönüşümü, insanların kendi taraflarının hatalarını da sorgulayabildiği yerde başlar. Aksi hâlde siyasî mücadele, bir iktidar grubunu başka bir iktidar grubuyla değiştirmekten öteye geçmez. Kişiler değişir, sloganlar değişir, kadrolar değişir fakat gücün denetimsizliği ve ayrıcalıkların mantığı yerinde kalır.

İşte sistemin kendisini konuşmak, tam da bu kısır döngüyü kırmaya çalışmaktır!

Mesele yalnızca kimin yönettiği değildir. Mesele, nasıl bir düzen içinde yaşadığımızdır!

Bir ülkede iktidarın değişmesi elbette önemlidir fakat iktidar değişikliği, tek başına toplumsal adaleti güvence altına almaz. Güçlü yürütme karşısında bağımsız denetim yoksa, yargı siyasî etkilerden korunamıyorsa, kamu kaynaklarının kullanımı şeffaf değil ve yurttaşların karar alma süreçlerine katılımı zayıfsa aynı sorunlar yeni aktörlerle yeniden üretilebilir. AKP’yi gönderip CHP’yi getirmenin bir şeyi değiştirmeyeceği kanısı AKP’yi 25 yıldır iktidarda tutuyor.

Hukuk, kişilerin iyi niyetine bağlı olmamalıdır. Denetim, yöneticilerin izin verdiği ölçüde işlememelidir. Kamu kaynakları, iktidarda bulunanların şahsî tasarruf alanı gibi görülmemelidir.

Bunun için bağımsız yargı, özgür basın, etkin parlamento denetimi, şeffaf kamu ihaleleri, hesap verebilir idare ve örgütlenme özgürlüğü birer teknik ayrıntı değildir. Bunlar, gücün toplumu kendi çıkarlarına göre biçimlendirmesini engelleyen temel güvencelerdir.

Ekonomik alanda da benzer bir sorgulama gereklidir. Tekelleşmenin sınırlandırılması, çalışanların haklarının korunması, insanca yaşamaya yetecek ücretler, nitelikli kamusal hizmetler, adil vergi politikaları ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarının gözetilmesi, adil bir düzenin temel meseleleri arasında yer alır.

Bunların hiçbiri tek başına kusursuz bir toplum yaratmaz. Her kurumun kendi sorunları, her politikanın kendi sınırları vardır. Amaç, kusursuz bir sistem hayal etmek değildir. Amaç; gücün kötüye kullanılmasını zorlaştıran, emeği koruyan, adaletsizliği azaltan ve yurttaşların hayatlarını daha güvenceli biçimde kurmalarını sağlayan bir düzen inşa etmektir.

Sistem eleştirisinin anlamı, tam da burada yatar: sadece mevcut düzeni kötülemek değil, onun hangi mekanizmalarla işlediğini anlamak ve bu mekanizmaların yerine daha adil olanları koyabilmek.

Skandalı değil, skandal üreten düzeni sorgulamak gerekir!

Her yeni yolsuzluk iddiasında aynı öfkeyi yeniden üretip birkaç gün sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam edersek bu durumda değişen tek şey, “gündem” olacaktır. Bir skandalın yerini başka bir skandal, bir yöneticinin yerini başka bir yönetici, bir siyasî sloganın yerini başka bir slogan alacaktır.

Oysa bizim konuşmamız gereken, bütün bunların üzerinde yükseldiği düzendir.

Neden bazı insanlar hukukun bütün ağırlığını hissederken bazıları hukukun erişemediği bir alanda yaşayabiliyor? Neden emek, insanlara güvenli bir gelecek sunmakta yetersiz kalıyor? Neden toplumsal zenginlik artarken milyonlarca insan hayatını sürdürme kaygısıyla boğuşuyor? Neden siyasî başarı, kamusal sorumlulukla değil de çoğu zaman gücü ne pahasına olursa olsun elde tutmakla ölçülüyor?

Hepsinden önemlisi de şudur: Neden insanı koruması gereken kurumlar, dönem dönem insanın kendisini korumak zorunda kaldığı tehditlere dönüşüyor?

Bu sorulara cevap vermeden ne yolsuzlukla gerçek anlamda mücadele edebiliriz ne adaleti tesis edebiliriz ne de ekonomik refahı insan hayatının bütünlüğüyle bağdaştırabiliriz!

Kapitalist ekonomik düzenin her sorunu tek bir nedene indirgenemez; aynı şekilde bütün siyasî ve hukukî adaletsizlikleri yalnızca kapitalizmle açıklamak da yeterli değildir. Tabii sermayenin yoğunlaşması, ekonomik gücün siyasî nüfûza dönüşmesi, temel ihtiyaçların piyasa mantığına tâbi kılınması ve insan değerinin üretkenlik ya da tüketim kapasitesiyle ölçülmesi ciddî biçimde sorgulanmalıdır. Devletin gücü kadar sermayenin gücü de denetlenmeli, siyasî iktidar kadar ekonomik iktidar da hesap verebilir olmalıdır!

Sorun, yalnızca insanların kötü olması değildir. Sorun, insanın zaaflarını büyüten, çıkarlarını toplumsal sorumluluğun önüne koyabilen ve gücü denetimsiz bıraktığında adaletsizliği yeniden üreten ilişkilerdir.

Bugünün Türkiye’sinde yaşayan insanların önünde iki seçenek vardır: Ya her yeni skandalı geçici bir öfkeyle karşılayıp düzenin devamına razı olacaktır ya da bu skandalların hangi koşullarda mümkün hâle geldiğini sorgulayarak köklü bir hesaplaşmaya girişecektir!

Bizim ihtiyacımız, birilerinin yerine başka birilerini koymaktan ibaret olmayan bir değişimdir hatta devrimdir! İhtiyacımız; iktidarın hesap verdiği, hukukun kişilere göre eğilip bükülmediği, emeğin korunduğu, zenginliğin dar bir azınlığın sınırsız hırsına teslim edilmediği ve insan hayatının ekonomik göstergelerden daha değerli kabul edildiği bir toplumsal düzen inşa etmektir!

İnsanlar sadece hayatta kalmak için çalışmamalı, çalışarak insanca yaşayabilmelidir. Yalnızca haklı olmakla yetinmemeli, haklı olduklarında haklarını alabileceklerine güvenebilmelidir. Yalnızca bugünü kurtarmaya uğraşmamalı; yarınlarını kurabilecekleri bir dünyada yaşamalıdır, çocuklarına daha insanca ve daha Müslümanca yaşayabilecekleri bir düzen bırakabileceklerine inanmalıdır.

Bunlar, aşırı talepler değildir. Bunlar, bir toplumun insanlarına borçlu olduğu asgarî güvencelerdir.

Bütün bunları tartışabilmek için artık yalnızca kimin ne yaptığından ötede, bütün bunların yapılabilmesine imkân veren sistemi konuşmak zorundayız.

Kimi durumlarda en büyük yanılgı, düzenin ürettiği adaletsizlikleri düzenin kendisinden bağımsız sanmak olabilmektedir!

Biz, nasıl bir düzende yaşamak istiyoruz? Tek isteğimiz, bize dayatılan düzen içinde kendi sıramızın gelmemesi midir?

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Mobil sürümden çık