Köşe Yazıları

Kuzgunlar Çağı

Yayınlanma:

-

 

Hayatlarımız bir yüktür generale:

“Kan nasıl akar bir hayaletten?”

Mahmut Derviş

“Hiçbir zenginlik, başkasının yoksulluğundan habersiz değildir.”

Eduardo Galeano

Yaşadığımız sefalet sonrası kısa hafızalı toplumumuzda sıklığı artan skandalvârî hadiselere eklenen geçen yılki okul baskını ve son olarak Manisa’da okul önünde katliam girişimi[1] olayı sonrası, bu konulara kafa patlatan, sosyolojiyle siyasetin kesişiminde yaşadığı dünyadan hafakanlar basan bir muhalif olarak -moda olduğu gibi- söze AKP’ye saydırmakla başlamayacağım. Bu olaylar, AKP’nin artık yazacak yer bulmakta zorlandığımız kara kaplı defterinde yeni bir satırdır olsa olsa! Görünen o ki bu iktidardan kurtulamazsak defterin sayfaları dolduğundan kara kaplı defterler söz konusu olacak. Ancak bu kez AKP gerçekten küreselleşme eğilimli bir salgınla karşı karşıya ve bunu anlayacak bakış açısından yoksun ne yazık ki! Geçen yılki olayla ilgili meseleyi “dış mihraklı internet fesadı”na sıkıştırarak salgının enfekte ettiklerini arttırma ihtimali nedeniyle tekrar riski, fırsat bulduğunda yeniden ortaya çıkma ihtimali olan bir olguyla karşı karşıya, görüşünü savunmuştum ve Manisa’da yaşanan olay haklı çıkmama neden oldu.

Bununla beraber, eğitimli profesyonellerin mızmızlanmalarından da pek hoşlanmıyorum; bu da bir başka gerçek. Hele “Biz çocuğumuzu boşuna mı özel okula gönderiyoruz!” gibi savunmalar, sinir uçlarıma basınç yapıyor. Dinozor bir muhalif olarak özel okul savunusu yapıp sonra da MESEM’lerden, bir öğün yemek yoksunu devlet okullarının sefalet hâlinden dem vurup devlet okullarından yakınmayı sosyal duyarlık olarak sunmak bana çelişki olarak geliyor. O yakınılan devlet okullarına çocuklarını gönderen kesimler, çocuklarını “elleri yüreklerinde” bir biçimde devlet okullarına zevklerinden göndermediğine göre bu özel okulculuktaki sınıfsallık oldukça trajik olsa gerek! Bourdieu’nün “habitus” ve “kültürel sermaye” kavramlarını anmadan edemem: Okul; sınıfsal eşitsizliği yeniden üretirken üst sınıflar bunu “doğal başarı” gibi görür, alt sınıflar ise “başarısızlığa” mahkûm edilir. Ülkemiz küçük burjuvasının bende tiksinti duygusu ürettiği ve onların sahte sosyal duyar kasmaları karşısında öfkeden kıpkırmızı olduğum bir hakikat! Bu “tahsilli cehalet” unvanını ziyadesi ile hak eden eğitimli orta sınıf, tam bir hayal kırıklığı! Bunlara dair herhangi bir umut beslemiyorum. Bunların hâli “Ne köy olur ne kasaba!” deyimine son derece uygun!

Sözü uzatmayacağım: Solculuk kasan kentli orta sınıf hallerinden hazzetmiyorum. Bunu söyleyip asıl mızmızlanacaklarıma geçmek istiyorum çünkü bu baskınlar ne buraya özgü ne de -muhtemel ki- güvenlik merkezli ve Özgür Özel’in o geçen yılki okul baskını için gaf listesine eklenecek “uzman çavuş görevlendirmek”le sınırlı! Elbette okullarda ciddi bir güvenlik boşluğu olduğu da bir başka gerçek. Her neyse, işin güvenlik kısmı –“devlet” düşmanı bir ideolojinin mensubu olarak- benim meselem olmadığı gibi devletin ne yapması gerektiğini söylemek de aynı siyasî arka plân nedeniyle benim işim değil; hele ki teknolojinin gelişim hızıyla giderek küresel bir MESEM’leşmenin eşiğine gelinmişken!

Sıkı bir Illich destekçisi ve sevdalısı olarak “okul” olgusu da yazımın konusuna girmiyor. Illich’in yarım yüzyıl önce söylediği gibi: Okul; iyi insan yetiştirmez, uzmanlar ve tüketiciler yetiştirir! Bugün neoliberalizm, bu eleştiriyi haklı çıkarmakla kalmamış; okulu, piyasanın doğrudan bir uzantısı hâline getirmiştir. Yazık ki diploma zorunluluğu nedeniyle -pek azımız hariç- bu bela kafeslere tıkıştırdığımız çocuklarımızı öğüten kurumdan hiç hoşlanmadığımı da gizlemeyeceğim hatta Tanıl Bora’ya selam verip bunca cehaletin okulun bir ürünü olduğunu da söyleyip esas olguya geçmektir niyetim.

Okul Saldırılarından Okul Katliamına Şiddet Döneminin Toplumsal Çıktısı

Sosyoloji de diğer bilimler gibi sisteme hizmet etmek üzere ihdas edilmiş bir bilim. Neyse ki sosyalist düşünce sayesinde sosyoloji, sisteme muhalefet edenlerin de yakıtı oldu ancak tüm modern bilimler gibi -ister liberal ister muhafazakâr isterse solcu olsun- sosyoloji de “neden” sorusu etrafında örüyor kendisini.

Bu yazıyı yazmadan önce iki ayrı başlıkta internette arama yaptım: Biri “okul saldırısı”, diğeri “okul katliamlarına varan baskınlar, ateş açmalar”. Türkiye’de okul saldırıları çok yeni değil; Gazete sayfalarında “kız tartışması”ndan farklı olgulara kadar bıçaklama olaylarından geçilmiyor! Silah, çok nadir hatta çeteleşme bile var (ama yeni nesil mafyalaşma değil) lâkin dikkat çeken tarihsel örüntü, bunların 2000’li yıllardan sonra sıklaşması! Bu da AKP ile okullarda şiddetin yaygınlaşmaya, artmaya başladığını gösteriyor ki bu da toplumda artan şiddetle paralel gelişen bir durumdur.

Gelgelelim model ülke ABD’de -özellikle son yıllarda yaygınlık kazanan- “ateşli silahla gelişigüzel ateş ederek öldürme” benzerliği bakımından yaşadığımız son iki olay bir ilk! Diğer bıçaklama, öğretmen vurma, veli saldırısı olayları bir katliam amacı içermiyor; öfkenin ve şiddetin bir hedefi var. Sadece bir vak’a araştırmaya değer. Bunlardan birinde, 27 Nisan 2023’te, sigara içmesine müdahale edilen bir genç, pompalıyla etrafa ateş açmış; olayda iki öğretim üyesi ve bir öğrenci yaralanmış. Bu cinayetle saldırganlardan birinin memleketindeki katliam girişimi arasında bir benzerlik dikkatimden kaçmadı; bunu ileride açacağım.

Bundan sonraki kısma geçmeden iki şeyi belirtmek istiyorum. Bu yazıda bu saldırıları gerçekleştirenleri etik kaygılarla anonimleştirdim. İsimlerini anmayacağım. Bu gençlerin geride bıraktıkları -onların lanetli kişiliklere dönüştürülmesi nedeniyle- acılarını her gün daha çok kanayarak yaşıyorlar. Dahası AKP, onları günah keçisi yapıp zindanda çürümeye bıraktı. Tipik kuzgun olan A’nın ailesi -sanki herkes mükemmel bir pedagog, mükemmel bir ebeveynmiş gibi- artık birer nefret nesnesi, kurban değil! Bu gençler de öyle oldu, sanki sistemin bataklığında üremediler de katil doğdular! Aileler bir yandan bu kötü şöhretle yaşıyor ve bunun ağır yükünü taşıyor, -özellikle kuzgun A’nın ailesi- bir de üstüne zindanda çürüme bedeli ödüyor; sanki bu çocuğun bir katliam öznesi olması için her şeyi yapmışlar gibi! (Aile konusuna bilâhare değineceğim.) Tüm bu acılar yetmiyormuş gibi bir yandan da onları kaybetmenin acısını yaşıyorlar. Bu gençlerin adlarını cin çağırır gibi anmak yerine onları anonim kılarak hem onlara hem de ailelerinin yasına saygı gösteriyorum. Onlar artık aramızda değiller. Bu zavallı gençleri birer ölüm makinesine dönüştüren karanlığa, dipsiz uçuruma -asıl lanetlenecek olan tekno-oligarşiye- öfke göstermek yerine onları ve geride bıraktıkları ailelerini lanetlemek, işin en kolayıdır! Onları kuzguna dönüştürenleri ortadan kaldıran Luigi Mangione’ler[2] olmadığından bu gençler birer günah keçisi! Onlar kadar kurbanlarının da depresyonlarını canlandırmamak için isimlerini anmıyorum, kodlama bile yapmıyorum. Onları değil, onları üreten şeyleri bilmeye, bilinmesine odaklandım bu yazıda. Medyanın enformasyon ayinine katılmak ayrıca yeni kuzgunlar da üretmek demek. Onlar birer idol değil, birer yası tutulacak kayıplar. Kayıp ruhlarını üreten bataklığı hedef almalıyız, onları değil. Keşke medya da bu gençleri anonim bıraksaydı!

İkinci olarak da tüm bu okul baskıncısı gençlerin ortak sembolü olarak “kuzgun”u seçtim. Kuzgun, mitolojide birçok halk kültüründe ölümün sembol hayvanıdır; o, ölüm getirendir. Bu bakımdan bu öznelere en uygun lakap bence.

 “Manyak Cinayet” Ülkesi ABD ve Salgın Hâli

Başlıktaki “Manyak Cinayet”, bunu yapanlara bir gönderme değil. Manyak Cinayet, ABD’deki bir dijital cemaatin adı ancak bu ülkenin bir manyaklık sorunu olduğu ve bu cinayetlerin de bu manyaklığın bir promosyonu olduğu gerçeğini de göz ardı etmiyorum. Bu bakımdan “manyak cinayet” ifadesi çok uygun düşüyor.

Bu tür katliamlar yaygın olarak ABD’de görülüyor. 1966’dan bu yana 2500 civarında vak’a var, neredeyse gelenek olmuş denebilecek düzeyde! Ölü sayısı ise 1200 civarında, yine neredeyse küçük çaplı bir soykırım![3] ABD’den sonra eğitim sistemiyle örnek model kabul edilen ülkelerin başında gelen Finlandiya, bir ara ikinci sıraya yerleşmişti ama Brezilya ve Meksika, vak’a ve ölüm sayısında onu geçti. Yazık ki hadise küreselleşiyor; 2000’li yıllardan itibaren Fransa, Kenya, Rusya, Tayland, Malezya, Meksika, Guyana vb. birçok ülkede bu tür okul katliamları yaşanmış durumda. En fazla can kaybı Rusya’da; 2004 Beslan saldırılarında 330’dan fazla can kaybı yaşandı.[4]

Tabii burada literatürde “nihilist şiddet” olarak geçenler ile yukarıdaki 2500 rakamı arasında ayrım yapmak gerekir çünkü bu rakam, bir okulda çeşitli nedenle bir silahın ateşlenmesi ve bunun sonucunda can kaybı yaşanmasını içeriyor. Bu konuda data oluşturan Washington Post’un verilerine göre nihilist şiddet vak’ası 180-200 arasında ve toplam can kaybı da 1000’e yaklaşıyor. Öyle ya da böyle, ABD’de bugüne dek 390 bin civarında çocuk ya da genç bu saldırılara tanık olmanın travmasını yaşamış durumda ve 2000’ler itibariyle bu olgu, bir salgına dönüşüyor. Asıl alarm zilleri de burada bence: Şiddet, küreselleşiyor!

Bence meseleyi tam olarak ifade edecek şey de bu: Güney Amerika ülkelerindeki şiddeti bir ölçüde farklı analiz edeceğim çünkü orada maço kültürün etkisi büyük (Gerçi bu iki saldırı içinde -benim simülasyon olarak tanımladığım kuzgun A’da- maço kültürle ilişkilenme olsa da!). Güney Amerika, özellikle de Brezilya ve Meksika -bir de Kenya- kadın cinayetlerinin de en yüksek olduğu bölge ve ülkeler hatta bir ara bu ikisi, uzak ara birinci denecek konumdaydı. O nedenle bu iki ülkeye özel olarak yer vereceğim.

Okul Saldırganlarının Psikolojik Portresi: Çöl Büyür

Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te söylediği “Çöl büyür, vay hâline içinde çöl saklayanın!” vecizesine uygun, içinde çöl taşıyan gençler bunlar ve çoğunlukla erkekler. Bu çöl, neolitik çağların kumlarından değil; neoliberalizmin atık depolarından, terk edilme ekonomilerinden, ıskartalaşma fabrikalarından devşirme! Yine Zerdüşt’e atıfta bulunursam: “Çok fazla gizli sefalet var burada, dile gelmek isteyen; çok fazla akşam, çok fazla bulut, çok fazla dumanlı hava!”

Psikolojik olarak kuraklaşmış, erozyonla çölleşmiş bir ruh hâli var bu gençlerde. En önemli özellikleri, anlamı ve bir gelecek umudunu taşımamaları; kendilerini “kaybedenler” olarak görmeleri. Sosyal teorisyenlerin “yarınsızlık” dediği şey tam olarak budur: Neoliberal sistemin atıklarına ve terk edilmişlerine bir gelecek tahayyülü sunulmaz, onlar “ufkun dışında” bırakılır.

Nörolojik Boyut

Nörolojik olarak irade, karar ve olaylar arasında anlamlı bağ kurma yönünde eksik saptanmış. Katliamcıların beyin taramalarında (özellikle kitle saldırganlarında), duyguları yöneten amigdala ile bu duyguları dizginlemesi gereken prefrontal korteks arasındaki bağın zayıf olduğu görülür. Hissizleşme mekanizması ise ayna nöronlara bağlanıyor: Bu saldırganlarda, başkalarına empati duyabilme yetisinin gelişimini sağlayan ayna, nöronlarda işlev bozukluğu olduğu sonucuna varılmış.[5]

Beynin entelektüel işlevler yanında irade ile ilgili kısmı olan prefrontal korteks, 25 yaşında gelişimini tamamlıyor. Bu olaylarda faillerin ezici çoğunluğu ergen -yani kuzgun A’da olduğu gibi 12-14 yaş aralığında- ya da genç ergen (16-20 yaş aralığı). Kısacası bu gençler, beyinsel gelişimleri tamamlanmamış bir evrede, kendilerini nihiliste dönüştüren sosyo-psikolojik süreçlere maruz kalıyor. Türkiye’de bu olay milat olduğu için tam bir psiko-sosyal analiz imkânı yok. Ayrıca bu genellemeler ister istemez bir genelleme; her saldırganın kendine özgü durumları mevcut ancak ortak yönleri de var ve psikolojik portreler bu ortak yönlerden üretiliyor.

FBI’ın ve Gizli Servis’in oluşturduğu verilere göre okul katliamcıları genellikle erkek, ergen, orta-sınıf veya alt-orta sınıf kökenli bireylerden oluşuyor. Ortak özellikler şunlar olarak saptanmış (çoğu vakada %60-80 oranında görülür):

Yalnızlık ve toplumsal dışlanma: Çoğu, kendini yalnız hissediyor. Bu gençlerde akranları tarafından reddedilme, zorbalığa uğrama veya zulme maruz kalma duygusu çok yaygındır. Ailede sorunlar (boşanma, istikrarsızlık, travma), okul veya iş başarısızlığı gibi olumsuz yaşam deneyimleri sık görülüyor. Burada sosyal bilimcilerin “atık” kavramını ve geç neo-liberalizm ya da geç kapitalizm olgusunun “terk edilme ekonomileri”ni anmak gerekir: neoliberal sistem, uyumsuz veya “başarısız” olanları önce atık olarak kodlar, sonra da terk eder; görünür kılar ama hiçbir etik yükümlülük duymaz.

Ruh sağlığı sorunları: Neredeyse hepsinde depresyon, kaygı, öfke kontrolü güçlüğü, intihar düşünceleri veya intihar girişimleri görülüyor ancak ağır psikoz (gerçeklikten kopma, halüsinasyon gibi) nadirdir. Çoğu kişi tedavi görmemiş veya yetersiz tedavi almış. Saldırı sırasında veya hemen sonrasında intihar etme olasılıkları yüksektir.

Kişilik özellikleri: Kendini aşırı üstün görme (narsisizm), empati eksikliği, başkalarına karşı acımasızlık (sadizm), paranoid düşünceler ve düşük sorumluluk duygusu öne çıkıyor.[6] Şiddet içeren filmler, oyunlar veya silahlara aşırı ilgi duyma yaygındır.

Bu noktada değersizlik duygusunun narsistik bir savunmaya, oradan da nihilizme dönüştüğü psikodinamik süreci Kernberg ve Kohut’la birlikte düşünmek gerekir. Kernberg’e göre patolojik narsisizm, derin bir değersizlik duygusunu örten bir kalkandır. Kişi “Ben, hiçbir şey değilim!” duygusunu yaşamamak için “Ben her şeyim!” (büyüklenmeci narsisizm) veya “Bana her şey mübah!” (şiddete meşruiyet) pozisyonuna sığınır. Kohut ise narsisizmin sağlıklı bir “öz” gelişiminin kesintiye uğraması olduğunu söyler. Ayna görevi gören ebeveyn figürleri çocuğun değerini yansıtmazsa, çocuk ya çöker (depresyon) ya da şişer (büyüklenmeci narsisizm)[7] ama bu dönüşüm otomatik değildir. Bu geçişi mümkün kılan bir ara halka vardır: dijital evren.

Elbette tüm bu sorunları olan -özellikle de yalnız- gençlerin hepsinden katil çıkmıyor. Bu yakıtı tutuşturup yangın başlatmak için ek öğelere gerek var. İşte bu ek öğe, “dijital güdüleyici”dir. Dijital yalıtım (kimi sosyal teorisyenlerin “bağlantısallık” ile “temas” arasındaki ayrımı), algoritmik kışkırtma, şiddetin simülasyonu (dijital oyunlar, dark web forumları, manifestolar) ve nihilizmin bir “bilinçlenme” olarak sunulduğu alt kültürler; tüm bunlar birlikte çalışarak değersizliği narsist nihilizme dönüştürür. Bu dijital güdüleyici olmadan içsel kriz içsel kalır; depresyon, kaygı, kendine zarar olarak tezahür eder ama dijital güdüleyici devreye girdiğinde aynı kriz dışa yönelir, büyüklenmeci bir kisveye bürünür ve şiddetle sonuçlanması daha muhtemeldir. Çünkü güdüleyicilere maruz kalan herkes eyleme geçmiyor. Son noktaya ulaşanlar, doğal olarak daha az.

Nihilist Şiddet ve Dijital Sürü

ABD özelinde kullanılan bu kavram -şu anda kuzgun A örneğinde (bu yazıda kuzgun B’yi kuzgun A’dan ayırdım çünkü kuzgun B farklı bir profil)- gördüğümüz bu kavram, eylemsel boşluğu ifade etmek için kullanılıyor. Ezcümle bir tanım verecek olursak: Nihilist şiddet, herhangi bir somut politik ajanda, dinî saik, ideolojik saik veya rasyonel bir anlam yapısına dayanmayan, gösterisel bir yıkım eylemidir. Her ne kadar dijital nihilizmle aşırı sağ arasında yakınlık olsa da okul katliamcılarında işin nihilizm boyutu, sorunlar yaşayan bu gençlerin dünyayı anlamsız bir bok çukuru olarak görmesiyle başlıyor.

Yalnızlık ve değersizlik hissi, psikolojik transfer mekanizması ile dünyaya yansıtılıyor ve “Dünya anlamdan yoksun!”, “Dünya beni anlamıyor!”, “Dünya kötü ve anlamsız!” sürecine evriliyor. Bu transfer şu şekilde gerçekleşiyor: Genelde kişi sürece kendini dışlanmış, zavallılaşmış, değersizleştirilmiş biri olarak başlıyor. Sosyal dışlanmaya kaygı ve stres eşlik ediyor, bu da çok farklı bir depresyon hâline dönüşüyor. Klasik depresyonun bedensel çöküntü hâli -kolunu bile oynatma isteksizliği- bizim kuzgunlarda yoktur. Stres ve kaygıya eşlik eden öfke, kendini dışarıya doğru yöneltir. İnternet tam burada devreye giriyor ancak burada internet, yakıtı tutuşturan faktördür. Psikanalist Otto Kernberg’in deyimiyle, patolojik narsisizm, değersizliğin savunmasıdır. Kuzgun, “Ben değersizim!” diyemeyeceği için “Dünya değersiz!” der.

Okul katliamcıları, mimetik arzu dediğimiz -Girard’ın şiddet için açıkladığı- kavramla, diğer katliamcıların arzusunu taklit eder. Girard’a göre mimetik arzu, iki öznenin aynı nesneye yönelmesiyle kaçınılmaz bir gerilim yaratır. Kuzgun için bu nesne, “görünürlük” ve “şöhret”tir. Bu gerilim ancak şiddetle çözülür. Bu genelde dijital yankı odalarında oluşur. Yapılan araştırmalar, bu kişilerin sosyal medya kullanıcısı olduğunu gösteriyor. Sadece sosyal medya değil, medyanın kendisi de bu kişilere önceki katliamcıları rol model olarak sunuyor. Sosyal medya ya da Telegram, TikTok vb. gibi platformlar üzerinden sosyalleşen gençler, kendi yaşadıklarını yaşayanlarla karşılaşıyor ve bu platformlarda genelde “suçlunun kendisi değil, toplum olduğu” duygusu oluşuyor. Buradan okul katliamcıları (Buralarda bu kişiler, birer kahraman olarak algılanıyor.) ile ilgili veri topluyor ve onun yaşam öyküsünü kendisine eklemleyerek bir reddiye üretiyor: “Ben değersiz değilim, toplum değersiz!” Nitekim kuzgunların bazıları nezdinde toplumsal eşitlik, niteliksizliğin kaynağıdır; toplum niteliksiz bir çoğunluktur, o nedenle değerleri yoktur.

Dijital yankı odaları ve aşırı bilgi bolluğu nedeniyle Z Kuşağı, giderek daha nihilist bir hâle geliyor; hayatın anlamsız olduğunu düşünüyor.  Onların karşılaştığı bu aşırı “bilgi” bolluğu, bireyin farklı bakış açılarına maruz kalmasını sınırlayarak çevresindeki dünyayı anlama biçimini çarpıtır. Orta düzeydeki inançlar -politika, din veya yaşam tarzı seçimleri gibi konularda- ateşli kanaatlere dönüştüğünde, toplumsal ve siyasî eylemsizlik, bireylerin daha nihilist hâle gelmesine veya insanlığın geneline dönük olumlu bakışı kaybetmesine neden olabiliyor. Kuzgunlar da bu bolluk ortasında kayboluyor ve dijital yankı odaları onların yaşama bakışını biçimlendiriyor.

Harvard Hukuk Fakültesindeki Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikası Programının kurucusu ve yöneticisi Cass Sunstein, ağ topluluklarının fiziksel ve coğrafî sınırları aştığı için öncelikle (ya da yalnızca) benzer görüşlere sahip marjinal topluluklarla iletişimi sürdürmek için yeni fırsatlar doğduğunu belirtir. Bu, saldırıların salgına dönüşmesini ve dünyanın farklı bölgelerine ihracını da açıklar.

Birçok önemli gözlemciye göre yankı odaları, demokratik ve aydınlanmış bir tartışmayı teşvik etmek yerine grup zihniyetini, kutuplaşmayı ve aşırılığı beslemektedir. Yankı odaları, çevrimiçi tartışmalarda insanların karşıt görüşleri seçici bir şekilde göz ardı etmeleri ve dolayısıyla neredeyse hiç dirençle karşılaşmamalarıyla karakterize edilir. Bunun siyasî görüşleri pekiştirdiği ve nihayetinde kutuplaştırdığı düşünülmektedir. Kuzgunlar bu yankı odalarında nefreti kuşanıyor ve kendilerinin dışında kalan her şeyi değersiz ve harcanabilir görmeyi öğreniyor.

Tam bu noktada Byung-Chul Han, bize bir kavram hediye eder: dijital sürü. Bu kavram, klasik anlamdaki “kitle” kavramının yerini alan bir kavram. “Dijital sürü”, yalnızlaşmış bireylerin geçici ve etkisiz bir birleşimi olarak tarif ediliyor. Dijital iletişim, mekânsal mesafeleri ortadan kaldırırken zihinsel mesafelerin de yıkılmasına yol açar. Dijital ortamın teşvik ettiği anonim iletişim, sorumluluk ve güven duygusunu yok ederek bir “patavatsızlık ve düşüncesizlik kültürü” yaratır. Bu anonimlik, dijital infial dalgaları olan “shitstorm”ların -yani çok sayıda insanın yoğun tartışma, eleştiri veya öfke gösterdiği, kaos ve hoşnutsuzlukla dolu durumların- en büyük besi kaynağı olur. Yankı odaları tam da burada şekil alır.

Platform nihilizmi, dijital ağların ve sosyal medyanın anlam üretiminde bir “sıfır noktasına” ulaştığı, bilginin derinlikten yoksun bir kayıtsızlık havuzuna dönüştüğü yapısal bir durumu temsil eder. Hâsılı nihilist şiddet, büyük ölçüde dijital sürünün oluşturduğu yankı odalarında ürer. Dijitalizasyon, kişiyi anonimleştirdiği için toplumda bireyler de anonimleşir. Dahası, dijitalliğin kendisi “duygusal donukluğa” büyük oranda imkân sağlar. Berardi’nin deyimiyle, bağlantısallık vardır ama temas yoktur. Dijitallik, dokunmayı ve teması ortadan kaldırıp her şeyi bir imaja hapseder. Bu, duygusal bağ kurmayı engeller; böylece duygular aşınmaya başlar. Buna dijital oyunlar da eklenince öldürmek, oyunlaşır ve imajinatif bir skor hâline gelir. Kuzgunlar da bu zeminden çıkar.

Bu temel tespitlere eklenecek daha birçok şey var ama tüm bu ırmaklar tek bir denize akıyor. Sistem, nihilizm üretiyor ve “toplum” denen şey çürüyor. Tam da burada bir karşı dalga artık zorunluluk ama bitpazarına nur yağdırmayan bir dalga! Ben, buna bir ad koydum: ilerlemeci anlamında olmayan İlerici Muhafazakârlık. Çünkü bu yıkım dalgasına karşı bir set lâzım ve muhafazakârlık tam da bugün altın değerinde ancak klasik muhafazakârlık bugünün yaralarına merhem değil! Onun son kullanım tarihi çoktan dolsa da orada, yangından kurtarılacak dediğimiz kurtarılması gereken şeyler var. Düşünümsel dindarlık eksenli bir muhafazakârlık olarak İslam üzerinde de yeniden düşünmek gerek ama Akifçi ya da Necip Fazıl eksenli değil! Güncellenmiş bir Cemil Meriç, güncellenmiş Nurettin Topçu, güncellenmiş A. Hamdi Tanpınar’dan süzülmüş Kur’an üzerine ciddî kafa yorup bir yüzyıl tefsiri diyeceğimiz bir muhafazakârlık…

Ben, anarşist düşünce ile İslam arasında diyalog üzerine çalıştım ve sonunda soyuna soyuna soyuna Vahdet-i Vücut odaklı bir tasavvufla Anarşizm arasında düşünsel bir söyleşinin derdimize ilaç olacağı kanısına vardım.

Gelecek yazı buna dair eskizler içerecek. Şimdi Faruk Yeşil’e bir gönül borcu ödemesi var çünkü onun devrim yazısı[8] bende bazı fay hatlarını harekete geçirdi ve onun bu son derece kıymetli yazısına kendi penceremden bir destek vermem gerekiyor.

Dipnotlar:

[1] Turgutlu’da lise yakınında silahlı saldırı: 3 öğrenci yoğun bakımda:

https://bianet.org/haber/turgutluda-lise-yakininda-silahli-saldiri-3-ogrenci-yogun-bakimda-323653

[2] Luigi Nicholas Mangione (d. 6 Mayıs 1998), United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ın öldürülmesinde şüpheli olarak tanımlanan bir isim. Son duruşmalarda bu cinayeti üstlendi.

[3] K-12 School Shooting Database                                                                                                                                  https://k12ssdb.org

[4] List of School Massacres by Death Toll, Wikipedia               https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_school_massacres_by_death_toll#Rampage_killers

[5] Kendisi FBI danışmanı olan ve bu konuda çokça referans verilen Peter Langman, A Bio-Psycho-Social Model of School Shooters,                                                                                                                                                                                  https://schoolshooters. info/sites/default/files/bio_psycho_social_1.0.pdf

[6]Burada çok çarpıcı bir benzerlik var çünkü Narsisizm sadece kuzgunlara özgü değil. Kuzgunlarla benzer özellikler zenginlerde de tıpkısının aynısı diyecek kadar yaygın olarak mevcut.

[7]Ana Schmidt, Comparison of Kernbergs and Kohuts Theory of Narcissistic Personality Disorder (Kernberg ve Kohut’un Narsisistik Kişilik Bozukluğu Teorilerinin Karşılaştırılması) Turk Psikiyatri Dergisi. 2019 Summer/yaz ;30(2):137-141.

[8] Faruk Yeşil: Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Exit mobile version