Köşe Yazıları
Bir Soykırımın Gölgesinde İnsanlığın Sessizliği
7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanına yazılmış bir imtihandır!
Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “İsrail ne yaptı?”nın çok ötesinde.
Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?
Kim sustu?
Kim ticaretine devam etti?
Kim silah verdi?
Kim petrolünü, çeliğini, çimentosunu, gıdasını, limanını, hava sahasını ve parasını bu düzenin devamına sundu?
Kim diplomatik ilişkilerini sürdürdü?
Kim uluslararası mahkemelerin kararlarını görmezden geldi?
Ve daha da acısı:
Kim Müslümanların temsilcisi, ümmetin lideri olduğunu söylemesine rağmen bütün bunların karşısında yalnızca birkaç kınama cümlesi kurmakla yetindi?
Gazze artık yalnızca İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının hikâyesi değildir.
Gazze, aynı zamanda dünyanın Filistinlilere yapmadıklarının hikâyesidir!
Hukukun bir anlamı yoksa mahkemeler neden var?
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı.
Mahkeme, Netanyahu ve Gallant’ı; savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması, sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçladı.
Bu kararın ardından insanlığın önünde çok basit bir soru vardı:
Uluslararası hukuk, gerçekten herkes için mi?
Yoksa hukuk, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece mi geçerliydi?
Bugün gelinen noktada bu sorunun cevabı hâlâ dünyanın yüzüne bakmaktadır.
Bir devletin lideri hakkında uluslararası mahkeme tarafından tutuklama kararı verilecek fakat aynı lider, başka ülkelerde kırmızı halılarla karşılanabilecek.
Diplomatik ilişkiler devam edecek.
Ekonomik anlaşmalar devam edecek.
Silah ve teknoloji transferleri devam edecek.
Ticaret devam edecek.
Ve bütün bunların üzerine bir de “uluslararası hukuk düzeni”nden söz edilecek.
Bu nasıl bir hukuk düzenidir?
UCM’nin kararları uygulanmayacaksa, uluslararası hukuk yalnızca zayıflara uygulanacaksa, mahkemeler yalnızca güçlülerin dokunamadığı insanları yargılayacaksa, o zaman dünyanın bütün hukuk kürsülerine şu soruyu sormak gerekir:
Adalet, nerede?
Üstelik mesele, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir.
SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde büyük silah ithalatının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini Almanya’dan aldı. Gazze’yi imha eden tankların, uçakların yakıtı Türkiye’den, yani Gazze’deki yıkım sürerken İsrail’in askerî kapasitesini besleyen uluslararası tedarik sistemi de varlığını korudu.
İşte asıl çelişki burada ortaya çıkıyor:
Bir tarafta ateşkes çağrıları, diğer tarafta savaş makinesini besleyen ekonomik ve askerî ilişkiler…
Bir tarafta “uluslararası hukuk” sözleri…
Diğer tarafta o hukukun gerektirdiği sonuçları almaktan kaçınmak!
Bu yalnızca siyasi bir çelişki değildir.
Bu, ahlâkî bir çöküştür!
Batı’nın çifte standardıdır!
Batılı devletlerin tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.
Bazı Avrupa ülkeleri İsrail’e yönelik silah ve ticaret politikalarında kısıtlamalara gitmiş, bazıları Filistin devletini tanımış, bazıları İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. 2025-2026 döneminde Avrupa’da bu yönde çeşitli adımlar da atılmıştır.
Fakat bütün bunlar, daha büyük bir soruyu ortadan kaldırmıyor:
Neden bu adımlar çok daha önce ve çok daha kapsamlı biçimde atılmadı? Bölge ve İslam ülkeleri İsrail’e karşı nahif kınama cümlelerinin dışında bir şey yapmış değil, Türkiye de buna dahildir!
Gazze’deki yıkımın boyutu artık inkâr edilemeyecek kadar büyüdüğünde bile ekonomik çıkarlar, stratejik ittifaklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman insan hayatının önüne geçebildi, bu nasıl bir utanmazlıktır!
İnsan hakları konusunda dünyaya ders verenler, konu İsrail olduğunda bir anda “stratejik ortaklık” diline dönüyor.
Demokrasi savunuluyor.
İnsan hakları savunuluyor.
Kadın hakları savunuluyor.
Çocuk hakları savunuluyor.
Savaş suçları yargılanıyor.
Fakat Filistinli bir çocuk öldüğünde bütün bu evrensel değerlerin sınırları birdenbire belirginleşiyor.
Demek ki sorun değerlerin yokluğu değilmiş.
Sorun, değerlerin kim için uygulanacağının önceden belirlenmiş olmasıymış. Bunu İslam dünyasının hâlâ anlamamış olması kabul edilebilir bir durum değildir.
Diğer yandan da aynaya bakmak zorundayız
Batı’yı eleştirmek kolay.
Asıl zor olan kendi evimizin önüne bakmaktır.
İslam ülkeleri Gazze konusunda sayısız açıklama yaptılar.
Zirveler düzenlendi.
Bildirgeler yayımlandı.
Kınamalar yapıldı.
“Derin endişeler” ifade edildi.
“Uluslararası toplum göreve çağrıldı.”
Bütün bunlardan sonra çok daha basit bir soru soruyoruz:
Peki, ekonomik ve siyasî ilişkiler ne oldu?
Bir ülkenin İsrail’le ticareti devam ederken aynı ülkenin hükümeti Gazze’deki insanlık dramını kınadığında doğal olarak şu soruyu sormadan edemiyoruz:
Kınama ile ticaret arasındaki mesafe kaç kilometredir?
Çünkü bazı şeyler yalnızca sözle açıklanamaz.
Para da bir sözdür.
Ticaret de bir sözdür.
Petrol de bir sözdür.
Çelik de bir sözdür.
Çimento da bir sözdür.
Liman da bir sözdür.
Diplomatik ilişki de bir sözdür.
Bütün bu ilişkiler devam ederken yapılan kınamalar, eğer somut bir politikaya dönüşmüyorsa, bir süre sonra vicdanı rahatlatan diplomatik ritüellere dönüşür.
Örneğin Dünya Bankası’nın ticaret verileri, 2024 yılında İsrail’in Portland çimentosu ithalatında Mısır ve Türkiye‘nin de önemli tedarikçiler arasında olduğunu gösteriyor.
Birleşik Arap Emirlikleri‘nin resmî verileri ise İsrail’le ticaretin 2025 yılında yaklaşık 3,2 milyar dolar seviyesinde olduğunu; bu ticaretin tahıl, demir-çelik, mineral yakıtlar ve çeşitli sanayi ürünlerini de kapsadığını bildiriyor.
Bunlar yalnızca rakam değildir.
Rakamların arkasında bir siyasî tercih vardır!
Bir devlet, başka bir devletle milyarlarca dolarlık ticaret yaparken aynı zamanda onu uluslararası alanda siyasî olarak izole etmeye çalışıyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık, ciddi bir samimiyetsizlik var demektir!
Müslüman devletler neden bütün imkânlarını kullanmıyor?
İslam dünyasının elinde yalnızca dua ve kınama yoktur.
Ekonomik güç vardır.
Enerji vardır.
Limanlar vardır.
Ulaşım koridorları vardır.
Ticaret vardır.
Diplomasi vardır.
Uluslararası kuruluşlarda oy gücü vardır.
Milyarlarca insanın tüketim gücü vardır.
Fakat bütün bunların ortak bir siyasî iradeye dönüşmesi konusunda ciddi bir sorun bulunmaktadır.
Oysa bu devletler isterse çok daha güçlü bir diplomatik ve ekonomik baskı mekanizması oluşturabilir.
Devletler topluma coco-cola boykotunu öğütleyip kendileri İsrail’e petrol, çelik, çimento ve gıda göndermeye devam ediyorsa ortada çok büyük bir kandırmaca var demektir.
İsrail’le ilişkilerin kademeli olarak sınırlandırılması…
Silah ve askeri teknoloji transferlerinin engellenmesi…
Askerî amaçla kullanılabilecek stratejik ürünlerin denetlenmesi…
İsrail’in uluslararası kuruluşlarda hesap vermesini sağlayacak ortak diplomatik girişimler…
UCM kararlarının uygulanması için ortak tutum…
Filistin’in yeniden imarı için bağımsız ve şeffaf bir fon…
İslam ülkelerinin ve dünya ülkelerinin Gazze’ye kesintisiz insani yardım için ortak lojistik mekanizma kuramayacak kadar aciz olması kabul edilemez bir durumdur!
Ve en önemlisi:
İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin ekonomik ve diplomatik bir bedeli olduğunu göstermek.
Bunlar yapılabilir.
Mesele imkân meselesi değildir.
Mesele siyasî irade meselesidir!
Şimdi de sivil toplumun sessizliğiyle yüzleşelim
Belki de en acı meselelerden biri budur.
İslam dünyasında iktidarların yanlış politikalarını eleştirmesi gereken birçok sivil toplum kuruluşu, cemaat, vakıf, sendika, meslek örgütü ve kanaat önderi, Gazze konusunda gerektiği kadar yüksek ses çıkaramadı.
STK’ların tamamına yakını birkaç istisna dışında iktidarların siyasî sınırlarına hapsoldu.
Bazıları ekonomik ilişkilerden dolayı sustu.
Bazıları “devletin bekası” söyleminin arkasına saklandı.
Bazıları ise birkaç sosyal medya paylaşımıyla sorumluluğunu yerine getirdiğini düşündü.
Oysa sivil toplumun görevi iktidarın sözcülüğünü yapmak değildir!
Sivil toplumun görevi, iktidarın yanlışına karşı toplum adına konuşabilmektir!
Bir hükümet yanlış yapıyorsa, bunu söylemek hükümete düşmanlık değildir!
Bir devlet İsrail’le ticarî ilişkilerini sürdürüyorsa bunu sorgulamak devlete düşmanlık değildir!
Bir hükümet Filistin konusunda etkisiz kalıyorsa bunu eleştirmek ülkeye ihanet değildir!
Tam tersine:
Hakikati söylemek, toplumun iktidara karşı en önemli ahlâkî denetim mekanizmalarından biridir!
STK’lar sadece para toplayan, iktidar kalk, dediğinde kalkan; otur, dediğinde oturan bir şebekeye dönüşmüş durumdadır!
Eğer STK’lar yalnızca iktidarın izin verdiği kadar konuşabiliyorsa artık sivil toplum olmaktan çıkmıştır.
Eğer vakıflar yalnızca iktidarı rahatsız etmeyecek meselelerde mazlumlardan söz ediyorsa, o mazlumluk söylemi de anlamını kaybeder!
Eğer “hak”, “adalet”, “ümmet”, “tevhid” ve “insanlık” kavramları yalnızca siyasi konfor alanımızın içinde kullanılıyorsa, o kavramların içini boşaltmış oluruz!
Gazze, İslam dünyasının sivil toplumuna da ayna tutmuştur.
İşte o aynada görünen manzara hiç de hoş değildir.
Peki, bundan sonra ne yapılmalı?
Artık yalnızca “Gazze için ne hissediyoruz?” sorusunu sormak yetmez.
“Gazze için ne yapıyoruz?” sorusunu sormak zorundayız.
Bundan sonra yapılması gerekenler açıktır:
- Kınama siyasetinden yaptırım siyasetine geçilmelidir.
Her yeni saldırıdan sonra bildiri yayımlamak yerine, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin somut diplomatik ve ekonomik sonuçları olmalıdır hatta Mekke İttifakı ülkeleri fiilî durum oluşturarak Gazze’den Filistin’den İsrail’i defetmelidir. Gazze’ye acil gıda ve sağlık ekip ve ekipmanlarının transferini sağlamalıdır; bu, Mekke İttifakı için rüştünü ispatlama konusunda iyi bir fırsat olacaktır. ABD ve İsrail kontrolünde olan bir yapılanma olmadığını gösterecektir.
- Ticaret şeffaflaştırılmalıdır.
Devletler, İsrail’le yaptıkları ticaretin kalemlerini topluma açık biçimde yayımlamalıdır.
Petrol nereden geliyor, Nereye gidiyor?
Hangi ürünler gidiyor?
Hangi şirketler taşıyor?
Hangi limanlar kullanılıyor?
Hangi kamu kurumları aracılık ediyor?
İnsanlar bunları bilmelidir!
- Stratejik ürünler konusunda ortak politika oluşturulmalıdır.
Enerji, yakıt, çelik, çimento, askerî malzeme; çift kullanımlı teknolojiler ve kritik lojistik hatlar konusunda ortak bir İslam dünyası politikası geliştirilmelidir!
- UCM kararları siyasî bir metin olmaktan çıkarılmalıdır.
UCM kararlarını tanıyan devletler, mahkemenin kararlarını uygulama konusunda ortak hareket etmelidir.
Hukuk, yalnızca başkalarının uyması gereken bir metin değildir!
Hukuk, gerektiğinde kendi müttefikimize karşı da uygulanabilmelidir. Batı, bu konuda sınıfta kalmıştır!
- Filistin’in yeniden inşası bağımsız bir ekonomik projeye dönüştürülmelidir.
Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası yardımlara mahkûm bir Filistin yerine, İslam ülkelerinin ortak finansmanıyla sürdürülebilir bir yeniden yapılanma fonu kurulmalıdır. Filistin bundan böyle İsrail tasallutundan da kurtarılmalıdır!
- Sivil toplum iktidarlardan bağımsızlığını yeniden kazanmalıdır.
STK’lar hükümetlerin açıklamalarını tekrar etmek için değil, gerektiğinde hükümetlere “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sorabilmek için vardır!
- Akademi, medya ve hukukçular daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.
Gazze, yalnızca duygusal sloganlarla konuşulmamalıdır!
Uluslararası hukuk araştırılmalı.
Ticaret zincirleri araştırılmalı.
Silah tedarik zincirleri araştırılmalı.
Şirketlerin sorumlulukları araştırılmalı.
Devletlerin yükümlülükleri belgelenmeli.
Ve bütün bunlar kamuoyuna anlatılmalıdır!
- Boykot, bilinçli ve belgeli hâle getirilmelidir.
Öfkeyle hazırlanmış rastgele listeler yerine şirket sahipliği, tedarik zinciri, yatırım ilişkileri ve İsrail’le ekonomik bağlantılar konusunda doğrulanabilir bilgiler kullanılmalıdır.
Çünkü mücadele, yalnızca öfkeyle değil, bilgiyle kazanılır.
Gazze bize ne öğretti?
Gazze bize bir halkın yalnız bırakıldığında ne kadar büyük bir bedel ödeyebileceğini gösterdi!
Ama bundan daha fazlasını gösterdi.
Güçlülerin hukukunun nasıl işletildiğini gösterdi!
Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını gösterdi!
Diplomasinin bazen vicdanı nasıl susturabildiğini gösterdi!
Devletlerin çıkarlarının insan hayatının önüne nasıl geçebildiğini gösterdi!
Daha da önemlisi;
Bir toplumun kendi yöneticilerine hesap sormadığı zaman, en ağır zulümlerin bile sıradanlaşabileceğini gösterdi!
Bugün Gazze için ağlamak kolaydır!
Gazze hakkında paylaşım yapmak kolaydır!
Bayrak asmak kolaydır!
Bir mitinge katılmak kolaydır, hele de iktidar mitinglerine!
Bir bildiri yayımlamak kolaydır!
Zor olan şudur:
Kendi hükümetine soru sormak!
Kendi şirketinin ticaretini sorgulamak!
Kendi ülkenin politikasındaki çelişkiyi söylemek!
Kendi çevrenin sessizliğine itiraz etmek!
Ve bunu hiçbir siyasi çıkar hesabı yapmadan yapmak!
Artık mesele Filistin değil, insanlığın geleceğidir!
Bugün Gazze’de yaşananları yalnızca Filistin meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Eğer bir çocuğun öldürülmesi karşısında dünyanın tavrı çocuğun milliyetine, dinine veya yaşadığı coğrafyaya göre değişiyorsa artık mesele Filistin olmaktan çıkmıştır!
Mesele insanlığın ortak ahlâkıdır.
Eğer uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için uygulanıyorsa hukuk değildir!
Eğer insan hakları yalnızca bize yakın insanlar için savunuluyorsa insan hakları değildir!
Eğer adalet yalnızca güçlülerin izin verdiği kadar varsa adalet değildir!
Eğer Müslüman ülkeler bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken diğer yandan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebiliyorsa ortada ciddi bir ahlâkî çelişki vardır.
Eğer sivil toplum, iktidarların yanlışlarını söylemeye cesaret edemiyorsa toplumun vicdanını kim temsil edecektir?
Son söz: Gazze’nin bizden istediği şey merhamet değil, sorumluluktur!
Gazze bizden yalnızca gözyaşı istemiyor.
Hafıza istiyor.
Adalet istiyor.
Hesap sorulmasını istiyor.
Çifte standardın sona ermesini istiyor.
Siyasî irade istiyor.
En çok da şunu istiyor:
Bir daha hiçbir mazlumun, dünyanın çıkar hesapları arasında kaybolmayacağı bir düzen!
7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların hesabı, sadece tarih tarafından tutulmayacak.
Devletlerin kararları da yazılacak.
Hükümetlerin sessizliği de yazılacak!
Sivil toplumun sessizliği de yazılacak!
İnsanların duyarsızlığı da yazılacak!
Şirketlerin ticareti de yazılacak!
Silahların hangi ülkelerden geldiği de yazılacak!
Limanların kimlere açıldığı da yazılacak!
Diplomatların hangi cümleleri kurduğu da yazılacak!
Ve sivil toplumun nerede durduğu da yazılacak!
Çünkü tarih yalnızca öldürenleri yazmaz.
Seyredenleri de yazar!
Bugün insanlığın önünde hâlâ bir tercih vardır:
Gazze’yi yalnızca bir trajedi olarak mı hatırlayacağız?
Yoksa Gazze’nin açtığı yaradan daha adil, daha bağımsız ve gerçekten evrensel tevhidî bir hukuk düzeninin doğmasına mı vesile olacağız?
Bunun cevabı Washington’da, Brüksel’de, Tel Aviv’de veya New York’ta yalnızca hükümetlerin vereceği bir karar değildir.
İstanbul’da da verilecektir.
Kahire’de de,
Riyad’da da,
İslamabad’da da,
Doha’da da,
Kudüs’te de!
En önemlisi de bizim vicdanımızda verilecektir.
Çünkü Gazze, bize yalnızca bir halkın nasıl öldürüldüğünü göstermedi.
Bir dünyanın, kendi değerlerini ne kadar kolay terk edebildiğini de gösterdi!
Şimdi yapılması gereken, bu utancı yalnızca dile getirmek değil;
onu değiştirecek bir iradeye dönüştürmektir!
Bunun da ilk şartı şudur:
Artık yalnızca İsrail’i değil, İsrail’in yaptığı zulüm karşısında susan, çıkarını adaletin önüne koyan ve kendi sorumluluğunu inkâr eden herkesi sorgulamak zorundayız!
Elbette adalet, yalnızca zalime “dur” demek değildir.
Adalet, zalimin zulmünü mümkün kılan düzeni de değiştirmektir!!!
