Yazılar
Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, II – Arif Karaçam
Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati’ye yönelik evlere şenlik “eleştiri” videosunu konuşmaya devam edelim. Önceki yazımda dediğim gibi bu video beni sarstı. İnsan olmak hakkında düşündüm. Acziyetimiz, kendimizden bihaber olma seviyemiz… Yerin dibine geçmişken kendimizi göklerde sanacak şuursuzluğumuz… İnsanı bu hale ne getirir? Hangi duygunun veya eylemin kontrolsüz yükselişi bu kadar alçaltır? Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunlar büyük ve zor sorular. Ama şimdilik bu gibi derin meseleleri kenara koyalım. Meriç’in Şeriati hakkındaki iddialarından devam edelim.
Tanrı’nın, Alemin ve Benliğin Birliği
Altay Cem Meriç’in, Şeriati’yi herkesin gözünde rezil edeceğine inandığı videosunda, Ali Şeriati’nin birtakım ilişkileri gerekçelendirmeden zikretmesini büyük bir kabahat gibi işaretlediğini aktarmıştım. Meriç’in dudağını bükerek Şeriati tarafından gerekçesiz bırakıldığını öne sürdüğü bir diğer önemli ilişki, Allah’ın birlenmesiyle toplumun ve insanın içsel birlikleri arasında olandı. Meriç, bir konuşma metni değil de doktora tezi okuyormuş gibi davranmak işine geldiğinden, bu bağlantının analitik ve ansiklopedik bir izahını tam da zikredildiği yerde görmeyi beklermiş gibi davranıyor. Bunu bulamayınca da metni saçmalığa indirgemeye çalışıyor.
Şeriati külliyatını hatmedeli çok oldu, bu seviyede sefahet dolu iddialar için açıp ilgili pasajı bulmaya uğraşmayı da zul addediyorum. Lakin, bu sorunun Şeriati tarafından dikkat çekici bir hünerle bizzat elindeki kitabın içinde biraz, külliyatın başka parçalarında daha derinlemesine zaten cevaplandığını çok iyi hatırlıyorum.
Dinler tarihine biraz aşina olan herkesin bileceği üzere; eskiden putlar (tanrılar), kabilelerin ve toplumsal grupların kolektif ruhunu temsil ederdi. Her kabilenin kendine ait bir tanrısı olurdu ve o kabile savaşı kazandığında tanrısı da galip gelmiş sayılırdı. Bazen bir toplumda birden çok tanrı mevcut kabul edilirdi. Şeriati’nin Dine Karşı Din’de verdiğini hatırladığım örnekte olduğu gibi, bazı toplumlardaysa farklı sınıflar için farklı tanrılar tahsis edilmiş olabilirdi. Ayrıca pek çok panteondaki tanrı tasavvurları, insanların ruhlarındaki farklı eğilimlerin; adalet, gazap, aşk veya bilgeliğin ayrı ayrı dışa vurumlarından ibaretti.
Dolayısıyla çoktanrıcılıkta farklı gruplar, sınıflar ya da duygulanımlar, birbirlerinden ontolojik olarak ayrıymış gibi farklı Tanrılara izafe edilirdi. Tevhid ise hem kabileleri, hem toplum içindeki sınıfları hem de insan içindeki hasletleri farklı metafiziksel referanslarla birbirinden özsel açıdan ayıran düşüncenin radikal bir inkarıydı. Tevhidle hepsinin kaynağı ve metafiziksel referansı tekilleştirilmiş oluyordu. Bundan hareketle Şeriati, tek bir Tanrı’nın varlığının kabulünün, tüm insanlığın ve insanın kendi benliğinin birliğine doğru atılmış ontolojik bir sıçrama mahiyetinde olduğunu öne sürüyor. Bu tasvirin şairane bir estetiği ittihaz ettiği ve dikkate değer bir argüman teşkil ettiği aşikar. Altay Cem Meriç’in havsalasının yetmemesiyle kuramadığı bağlantılar üzerine inşa ettiği şen şakrak eleştirisinin sefaleti de böylece ayan beyan ortaya çıkmış oluyor.
Öze Dönüş Çağrısını ve Toplumsal Eleştiriyi Tekfircilik Olarak Sunmak
Altay Cem Meriç’in videoda Şeriati’yi suçladığı ana tezlerden biri de “şu anda kötü durumdaysak bunun sebebinin İslami özü terk etmemiz” olduğu yönündeki argüman. Meriç, bu düşünceden hareketle Şeriati’nin etrafındaki herkesi gayri İslami gördüğünü ve “standart bir tekfirci” olduğunu öne sürüyor.
Oysa Şeriati’nin diğer İslamcı düşünürlerle ortak olan bu tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken güçlü bir argümana dayanır. Temel mantığı son derece basittir: Allah ancak hayrı emreder ve O’nun emirlerine ittiba etmek dünyada ve ahirette hayrı, bereketi getirir. Eğer bugün Müslümanlar zelil bir duruma düştülerse, bunun sebebi Allah’ın rızası hilafına organize olmaları ve davranmalarıdır. Fakat ortada şöyle bir gerçeklik var: Tekil günahlar istisna tutulursa, genel olarak Müslüman toplumlarda yaşıyoruz ve bu insanlar İslam’ın kurallarını takip ederek yaşadıklarını varsayıyorlar. Öyleyse, topluma egemen ana akım dinsel anlatıda ciddi sorunlar olsa gerektir. Şeriati’nin argüman yolu budur. Altay Cem Meriç İslam’ın gerektiği gibi anlaşılıp yaşandığını mı düşünüyor ve eğer öyle düşünüyorsa küresel hegemonya karşısındaki acziyetimizi neyle telif ediyor, bilmiyorum. Ama yaşadığımız sorunların İslam’ı doğru anlamamak ve yaşamamakla ilgili olduğu argümanının öyle burun kıvırılıp kahkahalarla gülünecek kadar ciddiyetsiz olmadığına eminim.
İşin kötüsü Meriç bu argümanı sadece ciddiyetsiz bulmuyor. Aynı zamanda bu argümanı savunduğu için Şeriati’nin tekfirci olduğunu varsayıyor. Aslında Şeriati’nin İslam toplumunun hal-i pür melaline ilişkin tespit ve tasvirlerini, el çabukluğuyla, İslam’a yahut Müslümanlara “sabah akşam sövmek” olarak paketliyor. Evet, Şeriati’yi nitelerken kullandığı kendi kelimeleri böyle. Ne zamandır toplumsal ve siyasal özeleştiri sövmek ya da saldırmak oldu? Kendisi, eleştiriyi “dine / cemaate saldırı veya sövgü” olarak kodlayarak kabus gibi bir otoriteryenizmi meşrulaştırmakta serbest elbette. Fakat bizler Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde, putçuluk başlar” sözünü takip etmeye devam ettiğimiz için tekfircilik ithamını kabul edecek değiliz.
“Şirk” Kelimesi Geçtiği Yere “Hukuki Tekfir” Yaftası Asmak
Bu kaba okuma biçiminin ve fıkıhçı sığlığın en acınası tezahürlerinden bir diğeri, Meriç’in Şeriati’nin sosyolojik “şirk dini” teşhisini doğrudan hukuki bir “tekfir” gibi takdim etmesi. Şeriati, hak dinin egemenler tarafından yozlaştırılıp bir sömürü aracına dönüştürülmesini “şirk dini” kavramıyla tarihsel ve toplumsal bir zeminde ele alır. Ancak meseleyi kasten ve muhtemelen kötü niyetle ite kaka dar bir ilmihal penceresine tıkıştırmaya çalışan Meriç, Şeriati’nin sahabelerden Osmanlı halkına kadar İslam tarihindeki herkesi kafir ilan ettiğini iddia ediyor. Oysa tamamen aşikar ki, Şeriati’nin derdi bireyleri dinden aforoz etmek, onların inançlarını ölçmek değil; kitleleri uyutan bozuk dinsel anlatıyı ve tahakküm düzenini deşifre etmekten ibaret.
Bu okuma biçimi o kadar saçma ki Meriç’i daha da büyük hataların pençesine düşürür. Altay Cem Meriç, Şeriati’nin Muaviye’nin kurduğu tahakküm düzenini şirk dini olarak tanımlamasından yola çıkarak, Hz. Hasan’ın mecburen Muaviye ile anlaşmasının dahi Şeriati açısından tekfir gerekçesi olması gerektiğini öne sürüyor. Yani Ali Şeriati, dediklerinin zaruri neticesinin Hz. Hasan’ı da tekfir etmek olduğunu görememiş; onun yüz binlerce takipçisi de teorinin merkezindeki bu acıklı hakikati keşfedecek maharetten nasipsizmiş. Bunu tespit ve ifşa etmek 2026 yılında Altay Cem Meriç’e yazılmış… Oysa biraz durup düşünse, Şeriati’nin Hz. Hasan’ı tekfir etmeyeceğine göre, şirk dini terimiyle egemen sistemi tavsif ettiğini ve bu sistemin içinde yaşayan herkesi tekfir etmediğini kolayca anlayabilir. Belki anlamıştır, ama anlamamak daha faydalı gelmiştir, ne dersiniz?
Açtıkça açılıyor, bitmiyor. Bu yazıda da bu kadarla iktifa edeyim. Son bir yazıyla daha bu bahsi kapatırım. Bir sonraki yazıda, Meriç’in şirk dininin belki de ortağı olduğu sömürüyü gizleme işlevini reddini ve Şeriati’nin Avrupalı aydınları peygamberlerle eşitlediğine ilişkin iftirasını ele alacağım.