Köşe Yazıları
“Patriyarka”dan “Kavvâm”a: Erkek Güç Sahibi midir Yoksa Otorite Sahibi midir? – Kadir Canatan
Bazen tek bir soru, uzun teorik tartışmaların açamadığı bir kapıyı açabilir. Kanadalı bir müslüman kadının hemcinslerine yönelttiği şu soru da böyledir: “Patronunuzun veya başka bir kişinin otoritesini kabul ediyorsunuz; neden kocanızın otoritesini kabul etmiyorsunuz?”
İlk bakışta oldukça çarpıcı görünen bu soru, aslında bizi daha temel bir meseleyle karşı karşıya bırakıyor: Otorite nedir? Güç nedir? Bir insanın başka bir insan üzerinde otorite sahibi olması ne anlama gelir? Dahası, Kur’ân’ın aile ilişkilerini düzenlerken kullandığı “kavvâm” kavramı, gerçekten erkeğe kadın üzerinde sınırsız bir üstünlük mü tanımaktadır yoksa burada bambaşka bir ilişki biçimi mi tarif edilmektedir?
Bu sorunun cevabını ararken Max Weber bize önemli bir kavramsal anahtar sunar.
Weber sosyolojisinde güç ile otorite aynı şey değildir. Weber’in Macht dediği güç, bir kişinin toplumsal ilişki içinde, karşısındaki direnç gösterse bile kendi iradesini gerçekleştirebilme ihtimalidir. Güç, bu anlamda, karşı tarafın gönüllü kabûlünü zorunlu kılmaz. Bir insan; ekonomik imkânları, fiziksel kuvveti, makamı, bilgisi veya başka araçları sayesinde başkasına istediğini yaptırabilir. Burada önemli olan meşruiyet değil, iradeyi geçerli kılabilme kapasitesidir.
“Otorite” ise farklıdır. Weber’in Herrschaft kavramıyla ifade ettiği şey, basitçe birinin diğerinden daha güçlü olması değildir. Burada verilen emrin veya yönlendirmenin belirli ölçüde meşru kabul edilmesi söz konusudur. İnsanlar yalnızca korktukları için değil, o kişinin belirli bir konuda yönlendirme hakkına sahip olduğunu kabul ettikleri için ona uyarlar.
Bu ayrım son derece önemlidir çünkü güç, “Sana bunu yaptırabilirim!” derken otorite, “Bu konuda beni yönlendirmeye yetkili olduğunu kabul ediyorum.” ilişkisine dayanır.
Bir patronun işyerindeki konumu bunun iyi bir örneğidir. Çalışan, patronunun kendisinden belirli saatlerde işyerinde bulunmasını, belirli görevleri yerine getirmesini veya kurumun kurallarına uymasını istemesini normal karşılar fakat bundan patronun çalışanının hayatının tamamı üzerinde otorite sahibi olduğu sonucu çıkmaz! Patron, çalışanına hangi siyasi partiye oy vereceğini, kiminle evleneceğini veya çocuklarına hangi isimleri vereceğini söyleyemez çünkü otorite, -varsa bile- belirli bir alanla sınırlıdır.
Tam da burada aile meselesine geliyoruz.
Kur’ân’ın Nisâ sûresinin 34. ayetindeki meşhur ifade şöyledir: “Erkekler, kadınlar üzerinde kavvâmdır.”
Hâl böyleyken ayetin hemen devamı, bu kavramın nasıl anlaşılması gerektiği konusunda bize önemli ipuçları verir. Ayette, erkeklerin kavvâmlığı, sahip oldukları bazı imkânlar ve özellikle “mallarından harcamaları” ile ilişkilendirilmektedir. Başka bir ifadeyle kavvâmlık yalnızca bir “hak” olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir yükümlülük üzerinden tanımlanmaktadır.
Burada çoğu zaman gözden kaçan nokta budur.
Kavvâm, Arapçada “kalkmak, ayakta durmak, bir işi üstlenmek, gözetmek, devam ettirmek” anlam alanına sahip q-w-m kökünden gelir. Kavvâm olmak; bir şeyin başında durmak, onun sorumluluğunu üstlenmek ve devamlılığını sağlamaktır. Bu nedenle kavvâmlığı sadece “hâkim olmak” veya “üstün olmak” şeklinde çevirmek, kavramın anlam alanını fazlasıyla daraltır.
Bu hususta daha da dikkat çekici bir şey söylenebilir: Ayet, erkeğe yetki verdiği ölçüde yine ona ödev de yüklemektedir.
Bu nedenle kavvâmlık, geleneksel patriyarka ile özdeş değildir.
Patriyarka, sosyolojik anlamıyla, erkeklerin yalnızca aile içinde değil; ekonomik, siyasal, hukukî ve kültürel kurumlarda kadınlar üzerinde yapısal üstünlük kurduğu bir toplumsal düzeni ifade eder. Patriyarkal zihniyet, erkekliği başlı başına bir ayrıcalık kaynağı hâline getirebilir: Erkek olduğu için söz sahibidir, erkek olduğu için karar verir, erkek olduğu için itaat bekler!
Kur’an’daki kavvâmlık ise böyle anlaşılmak zorunda değildir çünkü ayet, erkeğin ontolojik olarak kadından daha değerli olduğunu söylememektedir. Bir insan olarak erkeğin, kadın üzerinde mutlak egemenliğini de ilan etmemektedir. Aksine belirli bir aile düzeni içinde erkeğe sorumluluk yükleyen fonksiyonel bir konum tarif etmektedir.
Bu ayrımın çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Patriyarka şöyle der: “Ben erkeğim, öyleyse bana itaat et!”
Kavvâmlık ise doğru anlaşıldığında şöyle demek durumundadır: “Bu ailenin yükünü üstlenmekle sorumluyum, öyleyse hesap vermekle de yükümlüyüm!”
İki cümle arasında büyük bir zihniyet farkı vardır.
Birincisi ayrıcalık, ikincisi sorumluluk merkezlidir.
Kavvâmlığı erkek için verilmiş bir iktidar imtiyazı olarak okuyunca ayetin merkezine erkeğin haklarını yerleştiriyoruz. Hâlbuki ayetin gerekçesine baktığımızda karşımıza erkeğin yükümlülükleri çıkmaktadır: geçindirmek, korumak, sorumluluk üstlenmek, ailenin devamlılığı için çaba göstermek, vb.
Bu noktada Weber’in güç–otorite ayrımı yeniden anlam kazanıyor.
Bir erkek fiziksel olarak eşinden güçlü olabilir. Ekonomik imkânları daha fazla olabilir. Toplumsal çevresi daha geniş olabilir fakat bütün bunlar, ona, otomatik olarak meşru otorite kazandırmaz. Bunları kullanarak eşini istediği davranışa zorlaması, otoriteden çok Weberci anlamda güç kullanımıdır.
Dolayısıyla “Kocanın otoritesi vardır!” cümlesini kullanacaksak hemen arkasından şu soruyu da sormamız gerekir:
“Hangi konuda, hangi sınırlar içinde ve hangi sorumlulukların karşılığı olarak?”
Öyle ya, meşru otorite sınırsız olamaz!
“Patron” örneğine yeniden dönersek mesele daha iyi anlaşılır. İnsanlar işyerinde bir otorite düzeninin gerekliliğini kabul ederler çünkü ortak bir işin yürütülmesi koordinasyon gerektirir. Üniversitede rektörün, okulda müdürün, uçakta pilotun, ameliyathanede cerrahın belirli bir otoritesi vardır fakat bu insanların hiçbirinin otoritesi, şahsiyetimizi ortadan kaldırmaz.
Aile de iki yetişkin insanın ortak hayatıdır. Ortak hayat ise sorumluluk, koordinasyon, iş bölümü ve karar vermeyi gerektirir. Kur’ân’ın kavvâmlık kavramı bu bağlamda okunabilir ancak bundan “kadının iradesinin ortadan kaldırılması” sonucu çıkarılamaz.
Zaten Kur’ân’ın genel insan anlayışı buna izin vermez. Kadın ve erkek, ayrı ayrı Allah’ın muhatabıdır; ayrı ayrı iman eder, ayrı ayrı sorumluluk taşır ve ayrı ayrı hesap verir. Hiçbir erkek eşinin vicdanının sahibi değildir. Hiçbir kadın da eşinin ahlâkî sorumluluğunu üstlenmez.
Bu nedenle ailedeki kavvâmlık; kişilik üzerinde egemenlik değil, ilişkinin yürütülmesinde sorumluluk olarak anlaşılmalıdır.
Kanadalı Müslüman kadının sorusu bu bakımdan değerli bir provokasyondur. Modern insan işyerinde, okulda, devlette, orduda, üniversitede ve sayısız başka kurumda otorite ilişkilerini kabul ederken aile söz konusu olduğunda “otorite” kelimesine bütünüyle yabancılaşabiliyor. Bununla birlikte sorunun çözümü, “koca”yı “patron” konumuna getirmek değildir.
Eş, herhangi bir çalışan; evlilik de bir iş sözleşmesi değildir!
Buradaki asıl mesele, otoritenin zorunlu olarak tahakküm anlamına gelmediğini fark etmektir.
Elbette bunun tersi de doğrudur: Bir ilişkiye “otorite” adını vermek, oradaki tahakkümü kendiliğinden meşru hâle getirmez.
Tam da bunun için güç ile otoriteyi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Erkeğin parasını, fiziksel gücünü, toplumsal statüsünü veya dinî söylemi kullanarak kadını susturması kavvâmlık değildir. Bunlar çoğu zaman çıplak güç ilişkileridir hatta “Allah, erkeği kavvâm yaptı.” cümlesini kadının kişiliğini ortadan kaldırmak için kullanmak, dinî kavramın bizzat bir güç aracına dönüştürülmesi anlamına gelebilir.
Kavvâmlığın ahlâkî özü ise başka yerde aranmalıdır: Yük taşımakta, sorumluluk almakta, korumakta, geçindirmekte, ilişkinin istikrarını gözetmekte ve bütün bunları yaparken adalet sınırlarını aşmamaktadır.
Belki kavramın anlamını bugünün dilinde yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Kavvâm, evin efendisi olmaktan önce evin sorumlusudur.
Buradaki “sorumlu” kelimesi bana “üstün” kelimesinden çok daha Kur’ânî görünüyor çünkü üstünlük, “ayrıcalık” talep eder; sorumluluk ise hesap vermeyi gerektirir.
Nihayetinde İslam’ın aile anlayışını patriyarka ile özdeşleştiren okumalarla kavvâmlığı “sınırsız erkek egemenliği”ne dönüştüren geleneksel okumalar garip biçimde aynı noktada buluşmaktadır. İkisi de kavvâmlığı, “erkeğin kadın üzerinde hâkimiyeti” şeklinde okumaktadır. Biri bunu eleştirmek, diğeri savunmak için yapar.
Oysa üçüncü bir okuma mümkündür:
Kavvâmlığı “egemenlik”ten sorumluluğa, “ayrıcalık”tan yükümlülüğe, “güç”ten meşru ve sınırlı otoriteye doğru yeniden düşünmek…
O zaman Kanadalı kadının sorusunu biraz değiştirerek sormamız gerekir: “Hayatın birçok alanında meşru ve sınırlı otoriteyi kabul ediyorsak ailede neden hiçbir sorumluluk ve otorite düzeninin bulunamayacağını düşünüyoruz?”
Tabii hemen arkasından ikinci bir soruyu da eklemek gerekir: “Bir erkeğin kavvâm olması, ona ne kadar yetki veriyor?”dan önce, “Ona ne kadar sorumluluk yüklüyor?”
Belki de kavvâm ayetini anlamaya tam da bu ikinci sorudan başlamalıyız.
