Haberler

Gazze’nin Kayıp Kuşağı: Üç Yıllık Savaşın Geride Bıraktığı Öğrenciler

Yayınlanma:

-

700.000 çocuk için çadır sınıfları artık okula en yakın şey ancak bunlar, bir zamanlar sahip oldukları eğitimi, günlük yaşam düzenini ve topluluk duygusunu geri getiremiyor. Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

Öğrencilerime ders vermek için son kez sınıfımda bulunduğumdan bu yana üç yıl geçti. Onlar için en iyi şekilde görünmek amacıyla ne giyeceğimi düşünerek güne hazırlanmak için şafak vakti uyanmadığım üç yıl… Al-Fukhari’deki evimden Gazze şehrine doğru her zamanki yolculuğumu yapmadığım, taksinin penceresinden okula giden çocuklara bakmadığım üç yıl…

Okulun önünde toplanan, arkadaşlarıyla kalbimi sevinçle doldurarak sohbet edip gülen çocuk kalabalığını görmeyeli üç yıl oldu. Savaş yılları benden o sabah ritüelimi çaldı: Çocukların okul kapısında beni selamlamaları ve bana benzersiz bir enerji veren kucaklamaları… Sınıfa girdiğimde ise o günkü ödevlerini ve derslerimizi konuşmaya başlamadan önce beni karşılayan sesleri…

Tel El-Hawa mahallesindeki özel bir Katolik okulu olan Rosary Sisters okulu, kalıcı bir öğretmenlik pozisyonu bulmak için pek çok denemeden sonra 2019 yılında çalışmaya başladığım yerdi. Nihayet bu mesleği her gün icra edebilmek, benim için bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Öğretmenlikten bir an bile sıkılmadım, işten tek bir gün bile geri kalmadım; öğrencilerimle birlikte olmak bana büyük bir güç ve destek verdi.

Üç yıldır okulun hademesi Jawaher’i görmedim. Sabahları beni selamlayan, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soran ve laboratuvarın kapısını bizim için açan sesini özlüyorum. Eskiden birlikte oturup hayatlarımızı konuşurduk: Bana yaşadığı zorlukları, çocuklarını yetiştirirken verdiği mücadeleyi ve oğlu Walid’in evlendiğini görmeyi nasıl hayal ettiğini anlatırdı.

Üç yıldır, okul sekreteri olan meslektaşım Wasima’nın sesini de duymadım; bizi boş dersler için görevlendirirken sesi koridorlarda yankılanırdı. Ek işlerimizi takip etmek için kullandığı kâğıt parçalarını saklardım; sırf yıl sonunda ona gösterip, meslektaşlarım yokken her zaman devreye girerek ne kadar çalışkan bir öğretmen olduğumu kanıtlayabilmek için!

Üç yıl boyunca, savaştan sağ çıkıp okula geri döneceğimiz umuduna sarılmıştım ama ne yazık ki İsrail, okulu yerle bir etti. Diğer pek çok okul gibi bizim okuldan geriye kalanlar yerinden edilmiş kişiler için barınak hâline gelirken ders kitapları da ısınmak ve yemek pişirmek için yakıt olarak kullanıldı.

Geçtiğimiz bu üç yıl, içimdeki bir şeyi paramparça etti; artık eskisi gibi bir insan değilim. Bütün bir eğitim ekosistemini kaybettim: okulu, meslektaşlarımı, tüm hayatımın etrafında döndüğü öğrencileri… Birçoğu Mısır’a göç ederken birkaçı da kendilerini ayakta tutacak herhangi bir eğitim fırsatı arayışıyla Gazze’de kaldı.

Ve birçoğu İsrail tarafından öldürüldü — Habiba, Salma, Abdullah ve Issa; her birinin kendine özgü bir hikâyesi ve geleceği vardı — ayrıca meslektaşlarım Wasima ve Wahiba da! Bu, asla telafi edilemeyecek bir kayıp.

Harabeye Dönmüş Bir Eğitim Sistemi

Bugün, Gazze’deki eğitim sektörü hâlâ harabe halindedir. Hükümet Basın Ofisinin verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki okulların yaklaşık yüzde 95’i savaş süresince hasar görmüşken eğitim binalarının yüzde 90’ından fazlasının yeniden inşasına veya kapsamlı bir onarıma ihtiyacı bulunmaktadır. Veriler, 662 okul binasının doğrudan bombardımanına maruz kaldığını ve bunların arasında tamamen yıkılan 163 okul ve üniversitenin bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan, Filistin Eğitim Bakanlığına göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 20.500’den fazla okul ve üniversite öğrencisi ile 805 okul personeli ve 246 üniversite öğretim üyesi ve personeli hayatını kaybetti. Bu, toplumsal dokuyu tehdit eden ve Gazze’nin entelektüel ve kültürel toparlanmasının geleceğine uzun bir gölge düşüren yıkıcı bir kayıptır!

19 Eylül’de okul yılının başlangıcında, Gazze’deki tahmini 700.000 öğrenci, İsrail’in henüz ele geçirmemiş olduğu Şerit’in yüzde 30’luk kısmına sıkışmış hâlde, çadırlar ve diğer geçici eğitim alanları içindeki derme çatma sınıflara gitmeyi bekliyordu. BM ve ortakları, öğrencilerin dönüşümlü olarak yüz yüze öğrenim görebilmeleri için 500’den fazla bu tür alan kurdu ve bu alanlar 100.000’e kadar öğrenciye hizmet veriyor.

Bu arada, Gazze Şeridi’nin her yerinde özel çadırlı eğitim merkezleri de ortaya çıktı. Bazıları ücretsizken eski okul öğretmenleri tarafından yönetilen UNICEF’e bağlı girişimler de mevcut; diğerleri ise aylık en fazla 10 NIS (3 dolar) tutarında sembolik bir ücret alıyor. Tabii çadır sınıflar, Gazze’deki okul çağındaki nüfusu barındırmak için son derece yetersiz kalıyor. Sayısız çocuk, kendilerini barındıracak tesislerin bulunmaması nedeniyle okula gidemiyor.

Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

40 yaşındaki Ahlam Karira, şehrin batı kesiminde yer alan Khan Younis kampındaki geçici çadır sınıflardan birinde Arapça öğretmeni olarak çalışıyor. “Her gün kavramları açıklamaya ve çocukların [öğrenmesine] yardımcı olmaya çalışıyorum ancak çadır ortamı her şeye zarar veriyor. Boğucu bir sıcaklık var, tuvalet olmadığı gibi oturacak yer de yok!” diye +972 Magazine’e anlattı.

“Çocuklar susadığında içme suyu bulmak bir mücadeleye dönüşüyor. Burada çocuklar acı dolu gerçekliklerinden kaçamıyorlar. O gerçekliği çadırın içinde yaşıyorlar ve ders sırasında zihinleri başka yerlere kayıyor.”

On iki yaşındaki Rawan Al-Sir, Han Yunus kampındaki çadırlarda derslere katılmak için aylık 10 NIS ücret ödeyen öğrencilerden biri. “Haftada üç gün eğitim çadırına gidiyorum; alan dar ve öğrenci sayısı çok fazla olduğu için her gün gidemiyoruz.” diye anlatıyor maruz kaldıkları tabloyu. “Çadırda Arapça, İngilizce, fen ve matematik gibi temel dersleri çalışıyoruz ancak diğer dersler verilmiyor.”

“Çadır adeta bir fırın gibi!” diye ekliyor. “Herkese yetecek kadar sandalye olmadığı için yerde oturuyoruz ve öğrenci sayısının fazla olması nedeniyle ortam kalabalık ve gürültülü oluyor. Ayrıca çadırda su temin edilemediği için kendi suyumuzu da getirmek zorundayız.”

Ben de 2025 yılının ilkbaharında, öğrencilerime kavuşmak için sabırsızlanarak bu çadırlarda iki ay boyunca ders verdim. Çocukları düzgün sınıflarda görmeye alışkın biri olarak, sıcaklığın 40°C civarında seyrettiği bir çadırın içinde yerde oturduklarını görmek benim için büyük bir şok oldu.

Ders verirken aşırı derecede terlerdim. Çocuklar yorgun ve bitkin bir şekilde bana bakarak, serinlemek için yüzlerine su serpmek üzere bir anlığına dışarı çıkmak için izin istiyorlardı. Benim de o rahatlamaya ihtiyacım vardı çünkü yoğun sıcaklık nefes alma yeteneğimi yavaş yavaş yitiriyormuşum gibi hissettiriyordu, yine de devam ettim!

Sonunda çadırlarda ders vermeyi bırakmaya karar verdim. Bu ortamın çocuklar için psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıcı olduğuna ve yaşadıkları acı gerçeklikten onları koruyamadığına ikna oldum. Sonunda, öğrenmenin sağlayabileceği sınırlı faydanın, verdiği zarardan daha ağır bastığını hissettim.

Karira’ya göre, çadırlar şu anda Gazze’deki öğretmenlerin eğitim sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmak için sahip oldukları tek seçenek. “Ancak bunlar sorun için temel bir çözüm değil.” diye vurguladı. “Çocukların gerçek okullara ve uygun sınıflara dönmeleri gerekiyor.”

Savaş başladığında beşinci sınıfa giden Al-Sir, her gün okulunu özlüyor. “Savaşın çabucak bitmesini ve Gazze [şehrinden] güneye sürülmek yerine evlerimizde kalabilmeyi ummuştum. Hayatımızla ilgili derin bir kayıp ve hüzün hissediyorum. Keşke eskisi gibi olabilseydi. Okulun yerini hiçbir şey tutamaz.”

Kaybedilen Üç Yıl

Çadırlarda öğrencilere ders verdiğim süre boyunca onların dikkat ve kavrama yeteneklerinde önemli bir düşüş fark ettim. Bu durum; sadece çadır içindeki koşulların değil, aynı zamanda yaşadıkları ardışık travmaların ve üstlenmek zorunda kaldıkları sayısız sorumluluğun da bir sonucuydu.

Bir keresinde, altıncı sınıf öğrencilerine fen dersi verirken bir öğrenci konuyu kavramakta zorlandığı için benden konuyu defalarca açıklamamı istedi. “Özür dilerim öğretmenim; kendimi bir eşek gibi hissediyorum. Çadırımızda çok büyük sorumluluklar üstleniyorum!” dedi bana. Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine bakmak zorunda kaldığını ve öğrenmeye devam etmek için zar zor konsantre olabildiğini kastediyordu.

Okula gidemedikleri uzun ayların bu çocukların yeteneklerini nasıl körelttiğini görmek beni kahrediyor! Ne Arapça okuyup yazabilen ne de basit aritmetik işlemleri yapabilen 15 yaşındaki çocuklar vardı. Birçoğu kalemi nasıl tutacağını bile bilmiyordu.

Bu, giderek genişleyen bilgi uçurumunun bütün bir nesli etkileyeceği benim için netleşti. Bu durum, pek çok kişinin “eğitim soykırımı” olarak tanımladığı, İsrail’in Gazze’nin eğitim altyapısını kasıtlı olarak yok etme çabasının bir parçasıydı.

Bugün, Gazze’deki öğretmenler ve öğrenciler bu sorunun hâlâ devam ettiğini belirtiyorlar. Karira’nın ortaokul öğrencilerinin çoğu hâlâ okumayı ve yazmayı bilmiyor. “Görevim, standart bir müfredatı öğretmekten temel okuma-yazma eğitimine ve dil öğrenimi için gerekli temeli atmaya doğru kaydı.” diyor ve “Bunu bir felâket olarak görüyorum. Bu sorun çözülmez ve imkânsızlıkların üstesinden gelinmezse gelecek nesilleri eğitim başarısızlıklarına kurban verme riskiyle karşı karşıya kalırız.” diye ekliyor.

“Hâlâ kendimi 12 yaşında bir çocuk gibi hissediyorum.” diyor 15 yaşındaki İbrahim Aşur, üç yıllık eğitimini kaybetmenin travmasıyla boğuşurken +972’ye ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Savaş öncesi eğitimle şimdiki eğitim arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Eskiden çok güzel, kaliteli bir özel okula gidiyordum ama şimdi, katlanmak zorunda kaldığımız zorlu koşullar nedeniyle hiçbir şeyi kavrayamadığım eğitim çadırlarına gidiyorum. Sürekli gürültü, bombardıman korkusu, küçük çadırlarda aşırı kalabalık ve sistemli bir öğretimin eksikliği var. Bu üç akademik yıl boyunca hiçbir şey anlamadım, çok fazla bilgiyi kaçırdım!”

Gazze şehrinden 37 yaşındaki matematik öğretmeni Rima Shuqair, on yılı aşkın bir süredir hem devlet okullarında hem de özel okullarda ders veriyor. Onun “öğrencilerin akademik performansında ciddî düşüş” olarak tanımladığı durum, kariyerindeki en büyük zorluk olabilir.

“Okul hayatındaki üç yıllık ara nedeniyle çok büyük bir boşluk oluştu.” diye hayıflanıyor. “Savaş başladığında ikinci sınıftaki bir çocuk şimdi beşinci ya da altıncı sınıfta!”

Çalıştığı Gazze şehrindeki özel okulda Shuqair, aritmetiğin temellerini gözden geçirerek öğrencilerinin geride kaldıkları konuları telafi etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor ancak bu boşluğu kapatmanın tek başına “tam bir akademik yıl süreceğini” tahmin ediyor.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör. Bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor.” diye izah ediyor çocukların durumunu Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar, çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye verdiği demeçte, okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söyledi.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör; bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum, ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor,” diye belirtti Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar; dersleri çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye yaptığı açıklamada okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söylüyor:

“Ebeveynler sık sık çocuklarının saldırganlaştığından ve sağlıksız davranışlar sergilediğinden şikâyet ediyorlar. Çocuklar, su için sıraya girmek ya da yemek pişirmek için odun ve karton toplamak gibi okuldan çok uzak rutinlerin içinde sıkışıp kalıyorlar. Bu faaliyetler olumsuz duyguları hafifletmeye hiç katkıda bulunmuyor. Aksine, çocuğu sürekli bir korku hâlinde tutuyor ve ona savaşı hatırlatıyor.”

Uygun eğitim tesislerinin eksikliği de öğrencilerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz bir etki yaratmakta. Yassin, “Okul sadece dersler ve akademik konularla ilgili değildir; bir çocuğun kendini güvende hissettiği güvenli bir alan oluşturur.” diyor ve ekliyor: “Eğitim ortamı, normal hayata dönüşü temsil eder.”

Bu nedenle Yassin, eğitim çadırlarının sağladığı faydaların, ortaya çıkardığı zorluklardan daha ağır bastığına inanıyor. “Çadır, [öğrenme için] uygun olmayan bir ortam ve bize istikrarsızlığı hatırlatıyor. Yine de çocukları eğitim rutinlerine geri döndürmeyi başardı, sorunlu davranışları hafifletmeye yardımcı olan olumlu bir ortam yarattı ve onları su ve yemek için kuyrukta bekleme gibi zorlu gerçekliklerden birkaç saatliğine olsun korudu.”

Ruwaida Amer – +972 Magazin – 8 Ekim 2026

https://www.972mag.com/gaza-lost-generation-education-school-war/

(Çeviri: Dilaver Demirağ)

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Mobil sürümden çık