Yazılar

Ümmet Yanarken Su Kuyusu Açmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk Gazze’de enkaz altında can verirken, bir başka çocuk Yemen’de açlıktan ölürken, Lübnan bombalarla sarsılırken, İran yeni saldırıların hedefi hâline gelirken ve Filistin her gün biraz daha haritadan silinmeye çalışılırken İslam dünyasında milyonlarca insanın önüne hâlâ aynı görüntüler düşüyor:

Afrika’da açılan bir su kuyusunun başında gülümseyen çocuklar.

Kurban eti dağıtımında çekilmiş fotoğraflar.

Yetim sponsorluğu kampanyaları.

Ramazan kumanyaları.

Elbette bunlar kötülük değildir.

Elbette susuz bir insana su vermek, aç bir insanı doyurmak, bir yetimin başını okşamak küçümsenecek işler değildir.

Bununla birlikte bugün sormamız gereken soru şudur:

Ümmetin evi yanarken yalnızca yangından kaçanlara su dağıtmak yeterli midir?

Daha da önemlisi; yangını çıkaranları görmezden gelerek yapılan yardım faaliyetleri, Kur’an’ın kastettiği anlamda gerçekten “salih amel” sayılır mı?

Kur’an’da salih amel, yalnızca bireysel hayır faaliyetlerini ifade eden bir kavram değildir.

Salih amel, hakikatle uyumlu eylemdir.

Adaleti ayakta tutan tavırdır.

Bozulmuş olanı ıslah etme çabasıdır.

Kur’an’ın dilinde salah; fesadın karşıtıdır.

Yani salih amel, yalnızca aç bir insanı doyurmak değil; açlık üreten düzenle de mücadele etmektir.

Yalnızca mazlumun gözyaşını silmek değil; o gözyaşlarını akıtan mekanizmaya da itiraz etmektir.

Ne var ki günümüz Müslüman toplumlarında salih amel kavramı giderek daraldı.

Adalet mücadelesi geri çekildi.

Siyasî sorumluluk unutuldu.

Toplumsal dönüşüm fikri zayıfladı.

Geride daha çok bireysel sevap anlayışı kaldı.

Böylece salih amel, çoğu zaman düzenle çatışmayan bir iyilik pratiğine dönüştü.

Hâlbuki Kur’an’ın istediği insan; yalnızca iyi insan değil, adil insandı.

 

MEKKE’NİN “TEVHİD”İ, SİYASÎYDİ

Hz. Muhammed’in Mekke’deki mücadelesi yalnızca putlara karşı verilmiş metafizik bir savaş değildi.

Çünkü Kureyş’in putları taş parçalarından ibaret değildi.

Onlar aynı zamanda ekonomik çıkarların, sınıfsal tahakkümün ve siyasi egemenliğin sembolleriydi.

Tevhid çağrısı bu yüzden yalnızca inanç sistemine değil, iktidar sistemine de meydan okuyordu.

Bilal’in özgürlüğü ile tevhid arasında ilişki vardı.

Yoksulların hakları ile tevhid arasında ilişki vardı.

Kölelerin insan sayılması ile tevhid arasında ilişki vardı.

Kur’an’ın ilk muhatapları bunu çok iyi anlamıştı.

Bu yüzden Müslümanlara işkence yapanlar, onların namaz kılmalarından değil; mevcut düzeni sorgulamalarından korkuyorlardı.

Bugün ise tevhid, çoğu zaman siyasetten, adaletten ve toplumsal mücadeleden soyutlanmış bir inanç alanına hapsediliyor.

Afrika’da bir köye su kuyusu açmak güzeldir.

Fakat aynı anda Gazze’de susuz bırakılan milyonlar için esaslı bir söz söylememek nasıl açıklanabilir?

Bir çocuğa su vermek sevaptır.

Peki o çocuğu bombalayan düzen karşısında susmak nedir?

Bir yetime sahip çıkmak fazilettir.

Peki, yetimler üreten savaş düzenine karşı sessizlik neyin göstergesidir?

Belki de çağımızın en büyük ahlâkî çelişkisi burada ortaya çıkıyor.

Yaraları sarmaya razıyız lâkin yaraları açan eli durdurmaya, gerektiğinde o eli kırmaya yanaşmıyoruz.

Öyle ya, ilki daha güvenli!

İkincisi ise bedel istiyor.

Bugün yardım faaliyetleri vicdanı harekete geçirmekten çok vicdanı sakinleştiren bir işleve dönüşebiliyor.

Bir bağış yapılıyor.

Bir kampanyaya katılınıyor.

Bir kurban hissesi satın alınıyor.

Sonra insan kendisini görevini yapmış hissediyor.

O sırada Gazze’de insanlar açlıktan ölürken, uluslararası sistem katliamı meşrulaştırırken, Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı sessiz kalmayı tercih ediyor.

Vicdan rahatlıyorfakat zulüm devam ediyor.

Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” eleştirisinden öğrendiğimiz bir şey var

Din, insanı zulme karşı ayağa kaldıran bir bilinç olmalıyken bazen de onu mevcut düzene uyumlu hâle getiren bir teselli mekanizmasına dönüşebilmektedir!

Sorulması gereken soru şudur:

Bizim hayır anlayışımız hangi tarafta duruyor?

Bir toplum, düşünce üretmeyi bıraktığında, iradesini kaybettiğinde ve sorunların köküne inmeyi terk ettiğinde; dış müdahalelere açık hâle gelir.

Bugün İslam dünyasının önemli bir kısmı tam da böyle bir tablo yaşamaktadır.

Katliamları durduracak güç üretemeyen ama kurban kampanyalarını büyütebilen toplumlar ortaya çıkmıştır.

Adalet hareketleri kuramayan, direniş hareketlerine destek olamayan ama yardım organizasyonları kurabilen yapılar çoğalmıştır.

Elbette yardım gereklidir ancak yardımın kendisi bir medeniyet projesi değildir.

Bir medeniyet; yalnızca mağdurları besleyerek değil, mağduriyet üreten yapıları yıkarak, dönüştürerek inşa edilir.

Gazze aynasında herkes kendisini görmektedir:

  • Yönetimler kendi korkularını,
  • Aydınlar kendi suskunluklarını,
  • STK’lar kendi sınırlarını,
  • Müslüman halklar ise kendi çaresizliklerini!

Gazzeli bir babaya gıda ulaştıran görevliye şöyle soruyor “Evlat, bize gıda getiriyorsunuz. İyi de bizi bu hâle getiren işgalciye petrol, silah, patlayıcı götürüyorsunuz!”

“Yaralarımı sarmaya geliyorsunuz. Peki, beni sürekli yaralayan sistemi durdurmak için ne yapıyorsunuz? Bu sistemi besleyen yönetimlerinize neden karşı çıkmıyorsunuz?”

Bu soru yalnızca Gazze’nin değil; Yemen’in, Lübnan’ın, İran’ın, Filistin’in ve bütün mazlum coğrafyaların sorusudur.

 

SALİH AMELİN YENİDEN KEŞFİ

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:

Kur’an’ın mü’mini, yalnızca yardım eden kişi değildir.

Adaleti ayakta tutan kişidir.

Mazlumun yanında duran kişidir.

Zalim karşısında hakikati söyleyen kişidir.

İyilik yapan kişidir.

Aynı zamanda kötülüğün kurumsallaşmasına itiraz eden, kötülükle mücadele eden kişidir.

Kabul etmeli ki zulmün kaynağına dokunmayan iyilik, eksik bir iyiliktir.

Mazlumun yarasını sarmak değerlidir.

O yarayı açan düzenle mücadele etmek, daha büyük bir sorumluluktur.

Bugün ümmetin ihtiyacı, yalnızca daha fazla yardım kampanyası değildir.

Daha fazla bilinçtir.

Daha fazla ahlâkî cesarettir.

Daha fazla adalet talebidir.

Bugün ümmetin ihtiyacı daha fazla su kuyusu değil; kuyuları kurutan düzeni sorgulayacak bir bilinç ve mücadeledir!

Daha fazla kurban eti değil; insanları kurban eden sistemlere karşı ahlâkî ve fiilî bir kıyamdır!

Salih amel, yalnızca yaraları sarmak değil; yaraları açan eli durdurmaktır, gerektiğinde o eli kırmaktır.

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Exit mobile version