Yazılar

Göller Bölgesinde Bir Ada – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Zaman zaman içine düştüğümüz bir çölleşme iklimi ve anlayıştan uzaklığın yarattığı o kuraklık, insanın içini kavurur da tıpkı eski bir dosta sığınır gibi, sözcüklerinin alevler gibi yalımlandığı bir dosta sığınırsınız. İllâ yakınınızda, karşınızda ve hatta hayatta olması gerekmez bu dostun ki Şeriatî, bazen de hayal eder öylesi bir dostu ve ışığını hiç kaybetmeyen bir umudu yenilemek için Chandel’e, yani kendi yüreği gibi yanan bir muma hitap eder. Anlaşılamamak değildir asıl sorun, bir yankı bulamamak da! Alevlenip yanmaktır asıl mesele, çiğ iken pişmektir. Muhayyel de olsa bu dost, bir jestiyle, sözüyle ya da bakışıyla sağaltır yaranızı veya daha da deşer. Hayır! Daha iyileşmedin, yeterince acı çekmedin; hamlığını, çiğliğini yeterince gidermedin diyerek yüreğinizi yeni imtihanlara sokar; sürdürerek alevler içerisindeki yolculuğunuzu!

Hatta okuduğunuz bir ibare; âh, tam da buydu işte! diye yerinizden fırlatır bu buluş, incelik, yerindelik. Evet, sorun onun yokluğu, suskunluğu hatta aldırışsızlığı da değildir. Bakmaz yüzünüze belki, dikkate almaz o derindeki sancıyı, karmaşayı. Başka yerdedir bakışları. Kim bilir, belki o da acı çekmektedir, sakıngandır bu yüzden, yarası deşilsin istememektedir. Belki de asıl duyarsızlık sizdedir, bu acıyı hissetmeksizin, kendi yaranıza dokunuşa dair o yersiz bekleyişinizde! O anda, bunu hissettiğinizde siz de orada, tıpkı o sınırda, Âdem’in imtihan olduğu o ağaca dokunup dokunmama, o sınırı geçip geçmemenin tereddüdüyle kalakalırsınız ki o bir anlık duraklayış, aslında hayatın özünü belirleyen bir karar ânıdır. Bir an ki ömre bedel!

Hepimizi duraksatan sınırlar vardır ve zaman zaman çekildiğimiz o sessizlik kuleleri… Umudumuzu yitirdiğimiz anlar ya da cesaretimizin kesildiği… Belki de hayatın şiiri çekilmiştir ve içimizdeki o ürperti artık yoklamamaktadır kalbi. O zaman çıkıp da gidesiniz gelir kendi içinizden bile. Ama terk edemediğiniz o temsiliyet ağır bir yük gibi omuzlarınıza oturur. Ey insan, bilgelik mekteplerinin kaçkın çocuğu! Geçip karşısına sarsmak ve onu yeni bir başlangıca ikna etmek için değiştirirsiniz rolünüzü. Oysa asıl sorun tam da budur. Hayatın bir rol gibi yüzünüze yapıştığı o sahicisizlikten çıkma çabanızın akimliği… Nasıl çıkacağım bu yüzle karşına, ne sunacağım bir ömrün hasılası olarak? Bu yarım kalmışlıkla, yapaylıkla nasıl sürdürülebilir bir yolculuk? Nasıl bakılabilir bir dostun yüzüne? Hem bu asılsız yüzle nasıl bir dost bulunabilir?

Şeriatî, iliklerine değin hissetmişti bu yalnızlığı ki onu özleten o yalnızlık sözlerini edebilmişti. Aslında kendisinin de söylemeye mecbur kaldığı siyasal sözlerini değil, bir çölün kıyısındaki o susuzluktan yandığı ama yine de bir vahanın yanı başından usulca yürüyüp geçtiği o âsûdeliğini ve o sırada kendisinin bile duymadığı fısıltılarını… Âh o yanmışlık ve daha dolmadı süren diyen o seslenişe râm olmak! Yangınının alevlerini soğutmak yerine ısrarla yolculuğunu sürdürmek! Onca mihnetten sonra, … piştik elhamdülillah diyememek! Öyle bir dem ki tüm sözlerin üzerinde yükseldiği o temel yoksunluk duygusunu anlatmak, ne mümkün! Oysa çağımızda başka sözler yükselmekte gökyüzüne. Geriye kalan nedir, ışığımız olacak o kelimeler, sözün büyüsü; ışıltısını yitirmiş bir maceradan arta kalan, ne?

Öyle demler vardır ki ve insan öylesine yalnızlaşır ki işte o dem, tıpkı göller bölgesinde bir ada gibi kalıverirsiniz yapayalnız. Âh Rabbim! Keşke ben de bu dem göllerde bir kamış olsam… Bu trajik yalnızlığı derinlemesine duyan nadir insanlardan biriydi Şeriatî. Bu ise onun yüceliklere yükseldiği anlardı ve en güzel kelimeleri işte bu anların bir hâsılasıydı. Hiç de şikâyetçi değildi bu yalnızlığından ama olayların hızı, karşı koyamayacağı bir fırtına onu alıp hiç umulmadık yerlere doğru sürükledi. Bir kaçak olarak gittiği o yaban ülkede artık taşımaktan yorulduğu canını teslim etti Rabbine ve o uzun çöl gecelerinde bunaldığı demlerde sığındığı toprağın kuytularına değil de uzaklardaki bir toprağa, bir yüce gönlün yanı başına defnedildi.

İşte öylesi gecelerden birinde, çölün derinliklerine doğru yürürken, bir ruh ikiziyle karşılaşmıştı kumulların arasında. İnsanlardan öylesine bezgin, bedenini taşımaktan yorgun ve kendisini anlayabilecek bir sîma bulabilmekten öyle umutsuzdu ki işte o zaman çağırmıştı bu mustarip kardeşini imdadına; o da bir zamanlar, Buda’yı çağırmıştı gönül evine!

Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için tarihe sığınınca karşıma ilk çıkan; bilgi, duygu ve düşünce derinliği yüzünden daha otuz üç yaşındayken işkence ile lime lime edilerek yakılan kardeşim Aynulkudât oldu… Evet, cehalet çağlarında şuur bağışlanamaz bir kendini bilmezliktir. Mazlumlar ve yüreği yanmışlar diyarında ise ruh ve gönül yüceliği… Buda’nın tabiriyle ise göller bölgesinde bir ada olmak, affedilemeyecek bir günahtır.

Kendi kendime iç yakınışlarımı okurken pek çok kez bunları kardeşim Aynulkudât’ın da yazmış olduğunu gördüm. Onun iç yakınışlarına ait bu yazıları okurken onları sanki ben yazmışım gibi geldi bana! İşte onun benim ‘Çöl’üme ve “Çöl’deki” bana ilişkin önsözü:

… ‘Âşıkların hâllerini yazsam olmuyor, akıllıların hâllerini yazsam yine olmuyor. Hiç yazmasam sessiz kalsam da olmuyor. Sözlerimi şerh etsem de olmuyor; şerh etmesem, susup kalsam da!

Aynulkudât oldukça genç bir yaşta ağır işkencelerle öldürüldü. Şeriatî ise konuşmasının engellendiği, susturulduğu, sözlerinin duyulamaz bir hâle getirildiği ülkesinde adeta dilsizleştirildi.  Öyle ki yurdunu terk etmek, kaçıp gitmek zorunda kaldı. Onu öylesine yalnızlaştırdılar ve duyulamazlaştırdılar ki kalbi, o uzak diyarlarda tıkanıp kaldı! Sadece baskılar ve saldırılar mıydı buna yol açan yoksa her ne derse desin süregiden o derin sessizlik mi? Anlaşılmanın yarattığı tepkiler ve saldırılar mı yoksa aldırışsızlığın o çölsü cehennemi mi?

İşte postmodern/neoliberal çağın sansürsüz gevezelikleri de aslında tam da bu yolla cezalandırılmanın en acı yöntemlerinden biridir. Orada hiç kimse sözünün anlamını umursamaz, sadece konuşur. İçinde kaybolduğu o sanal dünyada dostluğa değil de tepkilere karşı duyarlıdır. Bir çöl gibi yayılan kuraklığı umursamaksızın göller bölgesinde bir ada olmaktansa içeriğini yitirmiş kelimelerin okyanusunda boğulsun ister. Yanmış bir gönülle yücelmek değildir arzuladığı ne de iyiliğe doğru bir adım atmak: sadece söz, sadece yankı, sadece görünürlük!

Cemil Meriç’e göreyse hakikati görmezlikten gelen hatta umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serâzat düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüel ikbal ve mevki hırsına düşmüştü. “Ahlâksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleyen, başarısızlıktan korktukları için karara yanaşmayan” entelektüelleri acı bir tebessümle iğneler Şeriatî. Ona göre bir yol seçmek, ‘ilk adım’ı atmak değildir, hayatın bütününü tayin etmektir. Duraksama ve kuşku, bugünkü entelektüel köleliğimizin, başka bir deyişle entelektüalizmin sonucu! Şeriatî çok kısa fakat çok verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanlarıyla savaşacaktır.[1]

[1] Cemil Meriç, Kırk Ambar, Cilt 2. İletişim Y. s. 205, 206.

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Exit mobile version