Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Exit mobile version