Yazılar
Batı Göğünde Beliren Tehdit-I: Ulu Çınarla Kasırga – Dilaver Demirağ
Bir sinek türünü hayal edin: Her gün sizden emdiği kanla giderek büyürken sizin hacminiz giderek küçülür. İşte yaşadığımız çağ uygarlığı tam da böyle bir şey ama büyüyen hacim, aslında onun öz cüssesi değil; biriktirdiği felâketler ve sizden emdiği kan, onu böyle iri hâle getirmiş durumda. Batı uygarlığı denilen teknik uygarlık, böyle canavarsı bir cüsseye sahip. Tüm dünya adeta ona aktığından çok gelişkin görünüyor fakat bu gelişme, cüssesiyle ters orantılı bir nitelik üretiyor: Maddi olarak gelişirken bu büyüklüğü taşıyacak bir ahlâkî gelişimi yok! Yine de herkesin rüyalarını süsleyen renkli ışıklarla donanmış bir lunapark! Şu anda herkes bu “refah ve özgürlükler” diyarı diye lanse edilen yere gitmek için canını ortaya koyuyor.
Sözde ona en fazla karşı çıkıyormuş gibi yapan AKP iktidarı ya da ne bileyim Afrika diktaları, Kuzey Kore gibi insanlarının mutsuzluğu ve yoksulluğu üzerine kurulu ülkeler bile onun teknolojisini taklit etmek için canla başla çalışıyor. Bugün oksidentalizm denen, bir tür üçüncü dünya milliyetçiliği olan şey bile aslında Batılıdır ve Batıdan beslenir.
Kendimize karşı dürüst olalım: Batı uygarlığı üzerine en zehir zemberek şeyleri yazan bizlerin bile tüm müktesebatı, kendi uygarlıkları üzerine düşünen Batılı entelektüellere dayanıyor. Bu yazı, onlar olmasa yazılamazdı sanırım. Gerçek şu ki Batı dışında entelektüel bir çorak iklim hâkim. Hintli, Afrikalı, çok azı Uzak Doğulu ve Latin Amerikalı yazarların üzerinde yükselen post-kolonyalist düşünürlerin bile müktesebatı neticede Batı Marksizm’i ve sömürgecilik eleştirisi üzerine yaslanır. Batılı eleştirmenlerin çokça katkısını taşır. Bu sömürgecilik karşıtı fikir işçilerinin önemli bir bölümünün çoğu, Batı üniversitelerinde eğitim görmüş ve çok iyi derecede İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerinde okuyup yazabilen ve konuşabilen entelektüeller… Ne acıdır ki Batı uygarlığının hâkimiyetine karşı çıkan fikirler bile o uygarlığın merkezlerinde şekillenmiş insanlar vasıtası ile üretilebiliyor. Hiç şüphesiz bunda Batının beyinleri toplayabilmesinin ve sağladıkları özgür düşünebilme ortamının payı var. Aslında ironi, İsmet Özel’in “Moderniteye karşı çıkabilmek de ancak moderniteyi ve onun kurduğu tuzakları fark edenlerle, bunun bilgisine sahip olanlarla, bilenlerle olur ama bu durumda artık bu kişi moderndir; geleneksel olandan uzaklaşmıştır. Buna mukabil geleneksel olanın masumiyeti, saflığı da modernitenin, modernliğin kurduğu tuzakları fark edemez!” biçimindeki saptamasında.
Ne kadar reddedersek reddedelim, sonuçta sistem karşıtı eleştirel düşünme, Aydınlanma ve Romantizm gibi rakip iki uygarlık modelinin ya da paradigmasının bir ürünü. Yazık ki Batı dışı uygarlıklar entelektüel üretim yetisini kaybetmiş ve fikrî olarak içe kapanık durumda. Elbette bir tür montaj sanayi gibi düşüneceğimiz bu süreç ile Batılı olmayan parlak beyinler de üretiliyor ama Batıdan taşınan bilgi aracılığıyla! Yine ne acı ki Batılı entelektüel çevrelerde, kendi ülkelerinden daha fazla ilgi görüyorlar. Hâsılı, üretim aşamasında bile kendi topraklarımızda değiliz çünkü Batı dışı toprakların büyük bölümü, hürriyetle nefes alıp verebilecek entelektüeller için uygun bir siyasi iklime sahip değil; bizdeki AKP hâkimiyeti gibi entelektüel bir çorak iklim yaratmış durumdalar. Bu koşullar altında bir medeniyeti mayalayacak fikir zenginliği oluşmaz.
En Batı karşıtları bile Batı teknolojisini ithal ediyor, o teknolojiyi kopyalıyorsa bu Batı karşıtlığının en ufak bir inandırıcılığı olmaz. Hâsılı Batı, en azından şimdilik hoşnut olmasak bile aşılamaz bir ufuk!
Bunları neden söylüyorum: Batıya itiraz eden, onun uygarlığından çok fazla rahatsızlık duyan, bu uygarlığı adeta düşman sayan İslamcılık da bundan kaçabilmiş değil. Düşünün ki Ali Şeriatî bile Şiilikle barışık Marksizm ve vâroluşçuluğun karışımını içerir; bilge Aliya Izzetbegoviç, Yugoslavya’da yetişti. El Azmeh vb. İslamcılık düşünürleri bile Pakistanlı olsalar da Batının düşünce disiplinine sahipler, Batılı üniversitelerde bulundular. Dünya çapında önemli ve saygın birçok İslamcı entelektüel, Batı düşüncesinin rahle-i tedrisinden geçti.
Eğri oturup doğru konuşmak gerek: İslamcılık, iddia ettiği rakip uygarlığı yaratamadı çünkü hür düşünmenin önünde engelleri var. Medeniyet dediğiniz şey, elverişli iklimde ve verimli topraklarda doğar; eleştirel düşünebilme yetiniz yoksa medeniyet de üretemezsiniz, olsa olsa karikatür olursunuz.
Bu eleştiriyi yapmadan yani çuvaldızı kendimize batırmadan mevcut uygarlık paradigmasına dair yapacağım tüm eleştiriler adaletten yoksun olurdu. Neticede mevcut uygarlık modeline dair ne kadar eleştiri yaparsak yapalım bu uygarlığın dünyaya eleştirel düşünebilmeyi armağan ettiği konusunda hak teslimini de yapmak gerekir. Dahası, özellikle soldan gelen modernite eleştirileri, sonuçta bu uygarlığı daha iyi yapmaya, sözünü ettiğim ahlâkî gelişim eksiğini gidermeye yöneliktir.
Tüm bu eleştiriyi buraya taşıyan İslamcılık ise yazık ki özgürlükçülükten fersah fersah uzakta; iktidara geldiği her yerde berbat bir dikta rejimi üretti. Tahrir’den yükselen sesi kullanarak iktidara gelen Müslüman Kardeşler‘in ilk yaptığı, Tahrir’e saldırmak oldu. Gannuşî’yi istisna sayıyorum ama üzerinde darbe baskısı olmasa Tunus’ta AKP ile siyasi benzerliği olan parti üzerinde dış baskılar olmadan Gannuşî, iktidarı kolayca bırakır mıydı, vadettiği özgürlükçü rejimi kurar mıydı; bu, bir soru işareti!
Ne yazık ki İslamcılığın kayıp nesnesi Abbasî Aydınlanması değil, Emevi Hilafet modeli oldu. İslamcılığın temel siyasî hedefi, hilafetin ilgasıyla dağılan siyasî gövdeyi –yani İslam Devleti denen şeyi– yeniden oluşturmaktı. Yani İslamcılık, aslında bir farklı uygarlık modeli üzerine bugün ve dün arasında köprüler kurarak ne bugünü esas alan ne de düne saplanıp kalarak geçmişle bugün arasında verimli bir diyalogun ve diyolojinin kapısını aralayan bir entelektüel iştiyaktan çok, siyasî bir dönüşüm hedefleyen bir modern ideolojidir. Bu kayıp nesne, modern devlet denen şeyle birleştiğinde sonucun diktatör figürleri çıkarması kaçınılmaz oluyor. Bu bakımdan post-kolonyal bir siyasî söylem olan ve en iyimser hâlinde bile bağımsızlıkçı bir milliyetçilik olan İslamcılığın ufku, pür siyasî olduğu için bu iştiyak ve ondan doğacak bir model çıkmaz! Siyaset, bir amaç değil de olsa olsa bir kaldıraçtır ancak İslamcılık; “aracı, amaca dönüştürdükçe” üzerinde düşündüğü şeylere yani peygamberî ufka yabancılaştı ve modernizm karşıtı bir modernlik oldu.
Hele ki İslam ülkelerinin artık dünyanın sırtında bir yük hâline gelen sefalet hâli -maddî yoksulluk değil kastım- düşünüldüğünde hele de mevcut Sünnî paradigma içinde yeni bir İslamî aydınlanma ile onun ürünü olan medeniyet modelinin gerçekleşme ihtimali yok gibi. Bu demek değil ki farklı bir medeniyet paradigması düşünülemez ya da tahayyül bile edilemez! Bunun olmasını çok arzu edeceğimi söylemekten imtina edemem ama zor olduğunu, epey bir çaba gerekeceğini ve bu düşünme sürecinde özellikle de Heteredoks denen ehlîleşmemiş tasavvuf kültüründen alınacak çok şey olduğunu söylemekle yetineyim. Bunlar da hiç şüphesiz ayrı bir yazıda ele alınacak meseleler.
“Ulu Çınar” adı verdiğim alternatif bir medeniyet konusuna dair neyin eksik olduğu hususunda fikirlerimi bu kadarla sınırlandırmış olayım. Yani bu yazı ne İslamcılık eleştirisi ne de “ulu çınar”a dair bir düşünme çabası esas olarak. Bu yazı daha çok “beliren bir tehdit” hakkında. Bugün, Batı göğünde bir kasırganın bulutlarının toplandığını görüyoruz. Bundan sonra yazacaklarım bu kasırgaya dair ve bunun bu yazıyla kalmayacağını da belirteyim.
Bir sonraki bölüm: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri