Yazılar
Atom Bombası ve Devrim – Ümit Aktaş
İran’ın direniş ekseniyle ABD-İsrail’in Siyonist ekseni arasındaki savaşım, tüm dünyayı şaşırtan bir biçimde İran cephesinin moral üstünlüğüyle sonuçlandı. ABD’nin çekildiği karşı cephede İsrail’in saldırganlığı sürse de bunun Netanyahu ve müttefiklerinin başarısızlıklarını ve suçlarını gizlemeye matuf bir oyalama taktiği olduğu ortada. Temelde ise süregiden, sömürgecilikle buna karşı kalıcı bir cevap üretmeye çalışan halkların savaşımı ki doğrudan İran’ın buna dayanan savaşımının yüz elli yıllık bir tarihi var. Bu tarihin içinde yaşayan ve olumsuz etkileriyle hâlâ yüzleşmemiş bölge ülkelerinin yaşanılanlar karşısındaki duyarsızlıkları ve aldırışsızlıkları ise oldukça trajik ve mânidar!
İran’da gerçekleşen Devrim ise bir taraftan İslamî hareketleri yenilerken bir yandan da mezhepçilikten devrimciliğe kadar birçok meseleyi tartışmaya açtı. Devrim öncesinde ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan İran’ın, Devrim sonrasında karşı cepheye geçmesi, ABD’nin bölgedeki diğer müttefiki olan İsrail’i yalnızlaştırdı. İşte o zaman ABD, uzun yıllara sâri bir çabayla İran’ın etrafını askeri üslerle kuşattı. Bu çabasını mümkün kılan ise ABD’nin bölge ülkeleri üzerinde oluşturduğu kolonyal hegemonyaydı. Aslına bakılırsa bu, Araplar ve Farslar arasındaki daha derin bir muârızlığın Şiilikle de beslenen geçmişini de hesaba katan bir stratejiye dayanmakta. CIA-Pentagon, bu derin hikâyeyi güncelleyerek yeniden hayata geçirdi. Buna karşı ise İran, Devrimin yarattığı coşkuyu emperyalizm karşıtı bir söylemle de besleyerek büyütemediyse de bölgede, özellikle de Araplar tarafından yalnız bırakılan Filistin direnişi etrafında bir ittifak yaratmayı başardı.
Emperyalizm/kolonyalizm karşıtı söylemle beslenen bu ittifak, Sünniliğin ve Arapçılığın o derin muârızlığını hiçe sayan güncel bir hissiyatla, sömürgeciliğin olumsuz etkileriyle hâlâ boğuşan halklar arasında yeni bir devrimci aura da yarattı ve özellikle de sol eğilimleri İslamcılarla buluşturdu. Nasıl yaratmasın ki! Devrimin düşünsel öncüsü olan Ali Şeriati, Cezayir ve Tunus’taki sömürgecilik karşıtı savaşımın düşünsel sürükleyicisi olan Franz Fanon’un, Jean Paul Sartre’ın önsöz yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserini Farsçaya çevirmiş ve İran Devrimini antiemperyalist bir duyarlılıkla beslemişti.
Devrimci coşkunun siyasal gerçekliğe boyun eğdiği ve Devrimin romantizminin etkisini yitirmeye başladığı bir süreçte ise İran, giderek siyasal ve ulusal gerçekliğin ağır bastığı bir yönelime girecektir. Bu yönelimin sembolik göstereni ise sözüm ona egemen devletlerin mahrum halklara yasaklı kıldığı bir ayartıcı elma ve Devrimi korumaya dair aldatıcı bir heves olan atom bombası veya nükleer enerji tedarikidir. Devrimin Fars ve Şii karakteristiğinin öne çıktığı bu süreçte, kendini koruma güdüsünün yarattığı ve Türkiye’deki iktidar çevrelerinde de revaç bulan bu gösterişli tutku, üzerinde pek de âkilâne çözümlemeler yapılmaksızın giderek devrimci coşkunun heyecanının yerini alacaktır.
Oysa devrimin düşünsel öncüsü Ali Şeriati’nin dikkate aldığı yegâne güç, sözün gücüydü. Bu gücün, Walter Benjamin’in deyişiyle tanrısal şiddetine karşı, zamanla öne çıkacak olan ise Carl Schmitt’çi bir mitik şiddet olacaktı. Mitik şiddetin kanlar dökücülüğüne karşı tanrısal şiddet, üzerine edilen onca saptırıcı söyleme karşı, kansız bir şiddete dayanır. Nitekim İran Devrimi, bunun tipik bir örneğidir. Devrimciler, devletin uyguladığı kanlı şiddete (teröre) karşı asla silaha başvurmamıştır ve Devrimi mümkün kılan da işte bu sabır ve bilgeliktir. Nitekim otuzun üzerindeki ülkeyi etkileyen Arap Bahar’ı süreci de işte bu kansız şiddete dayanmaktadır ki bu süreci başlatan Buazizi’nin kendini yakarak başlattığı isyan dalgası, hiçbir atom bombasının sağlayamayacağı bir etkiyle çevredeki tüm ülkeleri sarsan bir toplumsal heyecan yaratmıştır.
İran Devrimi ise iktidarını korumaya matuf o yazgısal gerçekliğe boyun eğerek, kansız (hegemonik) olan tanrısal şiddete dayanan devrimci tutumunu sürdürme çabası yerine giderek gösterişli bir kitle manipülasyonuna (devletçiliğe) yönelmiştir. Devrimin ideolojik ilkeleri, özellikle de dekolonyalist bir tutum yerine atom bombası (nükleer güç) elde etmek gibi gösterişli bir kolaycılığa yönelinmesi ise Devrimin asli çizgisinden temel bir sapmaya yol açmıştır. Oysa atom bombasının tüm cazibesi, sadece ABD’nin elinde bulunduğu bir süreçte Japonya’yı savaştan vazgeçiren o dehşetli imha edici etkisine dayanır ki o da ilk ve son defa Japonya üzerinde kullanılmıştır. Şimdilerde ise bir dehşet dengesinde tutulan buna sahip ülkeler, savaşlarını bu dehşetengiz silaha başvurmaksızın sürdürmektedirler ki başvurdukları takdirde dünyanın nasıl bir cehenneme çevrileceğini herkes bilmektedir.
Sözgelimi Pakistan ve Hindistan gibi iki ülke, aslında Gandi’nin oldukça bilgelikle dolu o silahsız direnişiyle alt ettikleri İngiliz sömürgeciliğinden kurtuluş akabinde, bu süreci daha da ilerleteceklerine, sömürgeciliğin etkisiyle ulusalcı parçalanmaya ve bunun neredeyse zorunlu bir şartı olan silahlanma yarışına girerek halklarının imkânlarını sömürgeci güçlere aktardıkları bir hevese yenik düşmüşlerdir. Oysa birlikte yaşadıkları ve daha da ilerletebilecekleri bir deneyimden yola çıkarak dünyaya, özellikle de sömürgecilik sonrası dünyasına olumlu bir örneklik teşkil edebilirlerdi. Sorunlarını çözmek için müzakerelere dayanan barışçıl imkânları denemek yerine, atom bombasının yarattığı o dehşet dengesi üzerinde sürdürdükleri savaşlarla küresel kaosa yıkıcı bir katkı sunmaktan başka şey yapamamaktalar.
İran içinse nükleer enerji, oldukça zengin enerji kaynakları nedeniyle hiç de acil bir ihtiyaç olmadığı gibi atom bombası da sürükleneceği o dehşet dengesi içerisinde kolaylıkla kullanabileceği bir savunma aracı değil. Sözgelimi İran açısından en büyük tehdit olan İsrail de gerek Filistin gerekse İran ile sürdürdüğü savaşlarda bu silahını kullanamamıştır. Bu tür silahların kullanımının yarattığı dehşet ise kendi halkı için de bir dehşettir ve bu tür girişimlerin tam aksi sonuçlar yarattığına dair de tarihte birçok örnek bulunmaktadır.
Kaldı ki gücün ve etkileyiciliğin bu tür dehşet imgelerinden devşirilebileceğine dair zanlar, özellikle de Allah’a iman eden ve toplumsal vâroluşunu bunun üzerinde gerçekleştirmeye çalışan bir toplum açısından oldukça abes bir tutum. İran gibi devrimini silahlara başvurmaksızın gerçekleştiren bir toplumun savunmasını bunun aksi bir tutuma dayandırması da oldukça anlamsız. Hâlbuki İran, devrimci duruşunu tam da bunun aksine atom bombasına karşıt bir stratejiyle sürdürse bu onu daha da etkili bir örnek kılabilecekti. Kaçınılmaz çatışmaların yükünü taşıyan halkı ise o zaman, İslami öğretiye uyarlı olan bu mücadelesini daha bir gönül rahatlığıyla destekleyebilecekti.
Atom bombasının yegâne gerekçesi ise bu dehşet imgesinin söylemsel etkisini iktidarın güçlendirilmesinin manipülatif bir aracı haline getirmektir ki Devrim’in asıl hedefi tam da bunun aksine bir tutumu, yani iktidar değişiminin demokratik yollarla mümkün kılınabildiği bir usûlü, Cumhuriyetten sonra ve yine devrimci bir kararla yürürlüğe sokabilmesi olmalıydı ki bu, kendi halkı üzerinde atom bombası hevesinden daha da fazla bir olumlu etki yaratabilirdi. Yine bu, Peygamber (as) sonrasında İslam dünyasında akim kalmış bir modeli, şûra ve istişare geleneğini besleyen ve toplumsallaştıran, iktidarın seçimlerle de değiştirilebileceğine dair bir örnekliği bu dünyaya kazandırarak yeni bir devrimci coşkuya da yol açabilirdi.
Fırsat daha kaçırılmış değil elbette ve bu hatanın telafisi hâlâ mümkün. Atom bombası hevesinden vaz geçen bir nükleer enerji elde etme çabasıyla yetinmek kadar cumhuriyeti demokratikleştirebilmek de hâlâ İran’ı içerisine gömüldüğü bu tıkanmadan çıkarabilecek bir yoldur ve bu, hiç de imkânsız değildir. Fransız Devriminden cumhuriyeti alan bir ülke, bir başka adımı da atabilir ve bunda ideolojik bir sakınca olmadığı da ortadadır.
Sakıncalı görülen taraf ise yönetimin belli bir iktidar kümesinin (oligarşinin) tekelinde tutulması isteğinden vaz geçilmesidir. Böylece gözaltında veya cezaevinde tutulan ve siyasal hakları yasaklanan muhalif liderler de seçime girebilecek ve farklı ihtimaller de siyasal yarışa katılabileceklerdir. Üstelik de bu yolla İran, İslam dünyası açısından da bir örneklik oluşturulabilecektir ki benzeri bir sorun Türkiye açısından da geçerlidir. Bu tür bir ihtimali yani iktidarın kaybını önlemek içinse her ne yapılırsa yapılsın, yeryüzünde hiçbir iktidarın ilânihaye, hem de bariz bir hoşnutsuzluğa rağmen varlığını ve etkisini sürdürmesi mümkün değildir. Bunun en yakın örnekleri ise Kemalizm’in ve Şahlığın tasfiye olduğu Türkiye ve İran’dır.
Gelgelelim şimdi her iki ülke de kendi deneyimlerini hiçe sayarak zorbalık yoluyla iktidarlarını uzatabileceklerini zannetmekte! Siyasal genetiğin ve olumsuz alışkanlıkların nüksetmesine dair bu gibi sorunlar ise maalesef İslam dünyasının genel sorunudur. Türkiye ve İran gibi İslam dünyasında kelimenin tam anlamıyla devlet olan iki ülkenin aslında bu dünyaya olumlu örnek olmaları yerine böylesine abesliklere yönelmeleri, İsrail meselesi gibi sorunlar karşısında acze düşülmesinin ve İsrail-ABD ittifakının onca katliamına, İslam ülkelerinin -ortaklaşa bir karşı duruşu bir yana koyun- bir kınama kararı bile alamayışlarının da en temel nedenidir.