Yazılar
Ahlâksızlık Çağında Yaşamak – Faruk Yeşil
Bir çocuk düşünün.
Gece yarısı, yeryüzünün bütün masalları uykuya çekilmişken, o enkazın altında annesinin sesini arıyor. Tozun, betonun ve barutun birbirine karıştığı karanlıkta, dünyanın en eski duasını fısıldıyor belki de:
“Anne…”
Fakat ses gelmiyor.
Gökyüzü sessiz. Yeryüzü sessiz. İnsanlık sessiz.
Ve o çocuğun üzerine çöken şey yalnızca bir binanın enkazı değil; insanlığın çökmüş vicdanıdır.
Bugün Gazze’de ölen çocuklar, yalnızca bir savaşın kurbanları değildir. Onlar, çağımızın ahlak iflasının mezar taşlarıdır. Her biri, modern dünyanın alnına kazınmış birer utanç cümlesidir. Çünkü insanlık bugün teknoloji bakımından zirveye çıkarken, ahlâk bakımından mağaralara geri dönmüştür.
Bize sürekli ilerlediğimizi söylediler.
Daha hızlı uçaklarımız var dediler.
Daha akıllı telefonlarımız var dediler.
Yapay zekâlarımız, süper bilgisayarlarımız, uzay programlarımız, dijital devrimlerimiz var dediler.
Ama kimse şunu sormadı:
Bir çocuğun açlıktan ölmesini canlı yayında izleyip kahvesini yudumlamaya devam eden insan gerçekten ilerlemiş midir?
Belki de çağımızın en büyük yalanı budur.
Teknolojik gelişmişlik ile ahlâkî gelişmişliğin aynı şey olduğu yalanı.
Oysa Gazze’nin harabeleri arasında dolaşan rüzgâr başka bir hakikati fısıldıyor:
İnsanlık ilerlemedi.
Sadece araçlarını değiştirdi.
Bir zamanlar kılıçlarla öldürenler vardı, bugün akıllı bombalarla öldürenler var.
Bir zamanlar işgal emirleri at sırtında gelirdi, bugün diplomatik açıklamalar eşliğinde geliyor.
Bir zamanlar barbarlık çığlık atardı, bugün takım elbise giyiyor.
Gazze’de yıkılan her hastane, aslında insan hakları söylemlerinin yıkıntısıdır.
Bombalanan her okul, medeniyet iddialarının enkazıdır.
Aç bırakılan her çocuk, uluslararası hukukun ölüm ilanıdır.
Ve bütün bunlar olurken dünyanın büyük kısmı yalnızca seyretmektedir.
Daha korkuncu ise seyretmeyi normalleştirmiş olmasıdır.
Çünkü çağımızın hastalığı yalnızca zulüm değildir.
Zulme alışmaktır.
Ali Şeriatî yıllar önce insanın kendi özüne yabancılaşmasından söz etmişti. Bugün bu yabancılaşma yeni bir biçim aldı. İnsan artık yalnızca kendine değil, başkasının acısına da yabancıdır.
Bir ekran açılıyor.
Bir çocuk cesedi görülüyor.
Ekran kaydırılıyor.
Bir yemek videosu çıkıyor.
Bir sonraki videoda tatil görüntüleri.
Sonra bir futbol maçı.
Sonra bir reklam.
Sonra unutuluş.
İnsanlık tarihinde hiçbir nesil, acıyı bu kadar yakından görüp bu kadar hızlı unutma yeteneğine sahip olmamıştı.
Gazze’de insanlar ölürken dünyanın geri kalan kısmı algoritmaların yönettiği bir uyuşukluk içinde yaşamaya devam ediyor.
Acı, dijital bir içerik haline geliyor.
Vicdan ise birkaç saniyelik bir reaksiyona dönüşüyor.
Sonra hayat devam ediyor.
Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur.
Kalbi ölmeden önce vicdanının ölmesi.
Gazze yalnız değildir.
Lübnan’ın üzerinde dolaşan savaş uçakları da aynı hikâyenin başka bir bölümüdür.
İran’a yönelen saldırılar da aynı karanlık senaryonun devamıdır.
Bölge ateş çemberine dönüşürken dünya barıştan söz etmektedir.
Nasıl tuhaf bir çağda yaşıyoruz!
Yangını çıkaranlar itfaiyeci rolüne soyunuyor.
Krizi derinleştirenler istikrar konferansları düzenliyor.
Silah satanlar barış ödülleri dağıtıyor.
Ve insanlar bu tiyatroyu gerçek sanıyor.
Belki de çağımızın en büyük başarısı hakikati öldürmek değil, hakikatin yerine iyi organize edilmiş bir gösteri koymaktır.
Bu yüzden bugün yalnızca şehirler bombalanmıyor.
Kelimeler de bombalanıyor.
Gerçekler de bombalanıyor.
Vicdanlar da bombalanıyor.
Küresel medya bu çağın en etkili savaş alanlarından biri haline gelmiştir.
Bir çocuk öldürülür.
Ama haber metni şöyle yazar:
“Çatışmalarda hayatını kaybetti!”
Kim öldürdü?
Belirsiz.
Nasıl öldü?
Belirsiz.
Fail kim?
Belirsiz.
Sanki bombalar gökten değil, boşluktan düşmüştür.
Sanki ölümün bir sahibi yoktur.
Sanki katilin adı anıldığında gazetecilik ölecektir.
Bu dil yalnızca gerçeği gizlemiyor.
Aynı zamanda ahlaki sorumluluğu da buharlaştırıyor.
Fail görünmez olduğunda vicdan da sessizleşiyor.
İşte bu yüzden bugün savaş yalnızca toprak üzerinde değil; dil üzerinde de sürmektedir.
Birleşmiş Milletler toplantılar yapıyor.
Kararlar alıyor.
Endişelerini ifade ediyor.
Kaygılarını bildiriyor.
Fakat Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor.
O halde insanlığın sorması gereken soru şudur:
Bu kurumlar neden var?
Eğer en temel insan hakları ihlalleri karşısında etkisiz kalacaklarsa, eğer güçlü olanın karşısında susacaklarsa, eğer adaleti güçten değil de gücü adaletten üstün tutacaklarsa, insanlığa ne vaat etmektedirler?
Belki de sorun kurumların başarısız olması değildir.
Belki de sorun, onların tam olarak bu sistemin istediği gibi çalışıyor olmalarıdır.
Çünkü ahlâksızlık artık bireysel bir kusur değil.
Kurumsallaşmış bir düzendir.
Devletleşmiş bir çıkar sistemidir.
Uluslararasılaşmış bir vicdansızlıktır.
Bugün dünyanın büyük güçleri insan haklarından söz ediyor.
Demokrasiden söz ediyor.
Özgürlükten söz ediyor.
Hukuktan söz ediyor.
Fakat aynı kelimeler Gazze söz konusu olduğunda anlam değiştirmeye başlıyor.
İnsan hakları seçici hale geliyor.
Hukuk coğrafyaya göre uygulanıyor.
Özgürlük pasaport rengine göre dağıtılıyor.
Acıların bile bir hiyerarşisi oluşuyor.
Bazı ölümler manşet oluyor.
Bazıları dipnot bile olamıyor.
İşte ahlaksızlık tam burada başlıyor.
Bir insanın değerini insan olmasıyla değil, ait olduğu tarafla ölçtüğünüz anda.
Bir çocuğun ölümüne siyasi kimlik yüklediğiniz anda.
Bir annenin gözyaşını milliyetine göre tarttığınız anda.
İslam dünyası ise ayrı bir trajedidir.
Çünkü bazen ihanet düşmanın saldırısından değil, dostun sessizliğinden doğar.
Milyarlarca insanı temsil ettiği söylenen ülkeler var.
Devasa ordular.
Devasa bütçeler.
Devasa saraylar.
Devasa zirveler.
Ama bütün bu büyüklüklerin ortasında küçülen bir şey var:
Ahlâkî cesaret.
Gazze yanarken yapılan açıklamalar çoğu zaman yangını söndürmeye değil, sorumluluğu ertelemeye yarıyor.
Çocuklar ölürken diplomatik dengeler korunuyor.
Şehirler yıkılırken ticaret anlaşmaları sürüyor.
Çünkü çağımızda petrolün değeri çoğu zaman insan hayatının önüne geçiyor.
Ticaret vicdanı satın alıyor.
İktidar ahlâkı susturuyor.
Konfor hakikati boğuyor.
Ve bu yalnızca yöneticilerin sorunu değil.
Hepimizin sorunu.
Çünkü ahlâksızlık çağını yaratan yalnızca zalimler değildir.
Sessiz kalanlar da bu düzenin görünmez ortaklarıdır.
Bir paylaşım yapıp rahatlayanlar.
Bir öfke cümlesi kurup görevini tamamladığını düşünenler.
Vicdanı eylem yerine duyguya indirgeyenler.
Hepimiz bu büyük aynanın karşısındayız.
Ve aynadaki görüntü pek iç açıcı değil.
Belki de bugün yaşadığımız kriz siyasi değildir.
Belki ekonomik de değildir.
Belki askeri hiç değildir.
Asıl kriz ahlâkî bir krizdir.
Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk da çöker.
Vicdan öldüğünde kurumlar da ölür.
Hakikat kaybolduğunda medeniyet yalnızca süslü bir kabuktan ibaret kalır.
Bugün insanlık tam da böyle bir eşikte durmaktadır.
Bir tarafta yapay zekâlar.
Diğer tarafta açlıktan ölen çocuklar.
Bir tarafta uzay programları.
Diğer tarafta enkaz altında kalan anneler.
Bir tarafta insanlığın teknolojik gururu.
Diğer tarafta insanlığın ahlaki utancı.
Ve tarih günün birinde bizim hakkımızda hüküm verecek.
Ne kadar hızlı internet kullandığımızı yazmayacak.
Kaç megapiksel kameramız olduğunu yazmayacak.
Hangi teknolojileri geliştirdiğimizi de yazmayacak.
Şunu yazacak:
Çocuklar ölürken ne yaptınız?
Adalet boğulurken neredeydiniz?
Hakikat susturulurken hangi tarafta durdunuz?
Belki o gün verecek cevabımız olmayacak.
Çünkü insanlık bugün teknoloji çağında yaşamıyor.
Dijital çağda da yaşamıyor.
Uzay çağında da yaşamıyor.
İnsanlık bugün, bütün ilerleme masallarının altında saklanan korkunç bir çağda yaşıyor.
Adı konulmamış fakat her enkazda görülen…
Her sessizlikte hissedilen…
Her çocuğun gözlerinde yankılanan bir çağda:
“Ahlâksızlık Çağı”nda!