Köşe Yazıları

İki Hatıra

Yayınlanma:

-

Bırakıldığım Tüm Kadınlar

Çocukluğuma baktığımda bozkırı andıran uçsuz bucaksız bir unutuşla karşı karşıya kalıyorum her defasında. Neden ancak çok az an veya olay hatırlayabiliyorum? Bu sorunun bir cevabı var mı, bilmiyorum. Sis çökmüş ve dağılmak şöyle dursun, donup kaskatı kesilmiş gibi. On binlerce kelimesini devirdiğim bir kitabın uzak bir köşesinde veya alakasız bir filmin detay sahnesinde bazen, birkaç kesit eriyip damlıyor. Donup kalmış örtük zamanın boyutu düşünüldüğünde, kırıntı olarak bahsi geçebilecek bir yekûn bu.

Annem, ayda yılda bir konu konuyu açınca şöyle der: “Hey gidi, seni o kadına bırakır da okula giderdim.”

Bırakıldığım tüm kadınlar. Çocukluğumun ilk yıllarına dair bir üst başlık. O kadınların toplam sayısını bilmiyorum. Kimseye sormadım, sormaktan bilhassa imtina ettim. İlerledikçe karşıma çıkacak kelimeyi takip edersem derinlik kazanacağını ve canımı sıkacağını sezinledim. Bu önsezinin önünde durup uzun uzun beklemekten yüz çevirdim.

Annemin okula giderken beni bıraktığı kadınlardan biri alt kat komşumuzdu. O yaşlı kadını net olarak hatırlıyorum. Dış kapıyı azıcık aralayıp şöyle bir göz atmak yeterdi evlerindeki yoksulluğu görmek için. Salonda, farklı kilim parçalarının birbirine eklenmesiyle oluşmuş bir halı duruyordu. En pembe gözlüklerle baksanız bile kırk yama gibi bir dekorasyon ve tasarım sanatı ürünü değildi önünüze serilen. Seksenli yılların ikinci yarısı, Türkiye. Hâkiydi hâkim renk. Fonda damar damar arabesk.

Annemin sevgili komşusu o küçük evde oğlu ve geliniyle birlikte oturuyormuş. Hafta içi kaç gün, kaç saat için, kaç ay veya yıl o evde o komşuya bırakıldım? O evin içinde kendimi hiç görmedim, hatırlamıyorum. Yalnızca bir görüntü var: Terasta annem ve komşusu yemek hazırlamak üzere birbirlerine yardım ediyorlar. Bana, “anneler çok kıymetlidir, hayattayken annenin değerini bil” demişti.

Yıllar sonra ben üniversiteye gittim, onlar da taşınmışlar. Döndüğüm yazlardan birinde annem verdi haberini. Yaşlı komşumuz akli melekelerini yitirmiş. Konuşmuyor, ara sıra birkaç parça kelam etse de ne dediği anlaşılmıyormuş. Bebek gibiymiş, eşyalarla oynuyor, aynı kıyafetleri katlayıp duruyor, dış dünyayla ilgilenmiyormuş. Sebep? Bir yandan oğlu, bir yandan kocası dövüyorlarmış Allah’ın garibini. Çok dövmüşler. Döve döve sonunda o hale getirmişler kadıncağızı. Ah!

Evlatları değil gelini sahip çıkmış, bakıyormuş ona. Köyde oturuyorlarmış.

Annemle dere tepe aşarak, yayan yapıldak vardık evlerine. Dağ gibi kadını o halde görmek içimizde bir yerleri taşla eziyordu. Hiç ayağa kalkmadı, hep yerde oturuyordu. Emekleme aşamasını geçmiş ve fakat henüz yürüyemeyen bir insan yavrusu gibi. Yaşlı, hırpalanmış, yorgun mu yorgun bir insan yavrusu. Yüzündeki ifadeleri okumaya çalışıyorduk, nafile. Hiçbir harfini anlamadığımız bir dilde ara sıra geçen bölük pörçük alt yazılardı yakalayabildiğimiz.

Annemin artık çok ama çok eski bir dostuydu yerde oturan ve yüzüne bile bakmayan kişi. Soru sorduğu ama en ufak bir karşılık alamadığı kişi.

Nasılsın?

(Cevap yok.)

Beni Hatırladığın mı?

(Cevap yok.)

Bir insan arkadaşlıktan, dostluktan ancak bu kadar malulen emekliye ayrılabilir, ancak bu kadar uzağa sürgün edilebilir. Hafızanın ve algıların dışına. Tedhiş ve tehcir.

Onu öyle görmek… Çok kalamadık. Onu öylece bırakmak… Elimizden ne gelir? Getirdiklerimizden ne çıkar?

Çaresizlik bazen yutkunmaktır, bazen keder, bazen isyan. Katlayıp durdum o çaresizliği. Açın bakın, ne kadar âşinâ.

Bırakıldığın diğer bir kadına dairse hiçbir şey hatırlamıyorum. Bırakıldığım diğer kadın veya kadınlara dair de…

Evimiz üçüncü katta, tüm odaların küçük salona açıldığı bir daireydi. Annem uslu bir çocuk olduğumu belirtmek için birkaç defa anlatmıştı bu minicik hikâyeyi:

“Gazete kâğıtlarını önüne koyardım. Tüm kapıları kapatırdım. Ben okuldan gelene kadar onlarla oynardın.”

Annem iş eğitimi öğretmeniydi. İş eğitimi dersinin amacı öğrencilere teorik bilginin yanı sıra el becerisi kazandırmak, üretkenliği teşvik etmek ve günlük yaşamda kendi kendilerine yetebilmelerini sağlamaktı. Ben de annemin öğrencisiydim ve gazete kâğıtlarıyla bir şeyler yaparak hem oynuyor, hem ders çalışıyor hem de annemi bekliyordum.

Anlattıklarına göre bir dönem annem beni babaanneme bırakıp uzak bir şehre eğitime gitmiş. Bir dönem kaç ay eder, ne o zaman biliyordum ne de şimdi bu satırları kaleme alırken biliyorum. Ben, anlattıkları kadarını biliyorum. Bozuk bir süt içirmişler bana ve hasta olmuşum. Zaten o yıllar cin ali kadar zayıf, kara kuru bir çocukmuşum. O kadar kötü olmuş ve bir türlü toparlanamamışım ki artık öleceğim endişesine kapılmışlar ciddi ciddi.

Yıllar geçti ve bir gün annem beni o kadına değil okula bırakıp okula gitti.

Okul kadın değildi. Asık suratlı bir erkekti, severdi de döverdi de, devletti.

 

Kâğıt Mendil

Tam alışacakken bırakıp gitmelerden örülü bir hasır sepetmiş ilkokul yıllarım. Dördüncü sınıfa gelene kadar üç okul değiştirmiştim. İşin ilginci aynı ilin içinde tecrübe ediyordum bu mikro mülteciliği.

Biraz da yapı meselesi. Çekingen ve içe dönük bir çocuktum. Benim gibi bir öğrenci için her sene farklı okul, tebdili mekânda ferahlık olmasa gerektir. Kolay kaynaşamayan bir öğrenci için her eylül ufak çaplı bir meydan okumaya dönüşebilir böylece. Bir değil iki değil artık üçüncü etaptaydım. Böyle giderse kaynaştırma öğrencisi olmaya hak kazanabilirdim.

Bu defa bir kadın öğretmene teslim edilmiştim. Ben seçilmiş değildim ama o seçilmişti. Gerçi ben de bir anne babanın evladıydım sonuçta, her evlat gibi biriciktim, her şeyin en iyisine değilse bile iyisine layıktım. Okul, devlet okulu da olsa, bunun farkında olmalıydı.

İyi bir öğretmendi, evet. Hatıralarımdan tevarüs eden hissiyat gayet müspet. Öğretmenimi sevdiğim için ben de arkadaşlarım gibi ona güzel bir hediye almak istedim. Durduk yere değil elbette. Anadolu’da durduk yere birine hediye alınabilecek yıllara henüz ayak basmamıştık. Ya da ben öyle bir aile geleneğine mensup değildim. Kesin olan şuydu ki ben öyle bir şey yapabilecek özgüvenden fersah fersah uzaktım. Öğretmenim dahi olsa bir büyüğe, üstelik bir kadına hediye almak?

Neyse ki beni aşan toplumsal bir hadise yaşanıyordu. O büyük gün, öğretmenler günü yaklaşıyordu. Tüm sınıfı bir heyecan dalgası sarmıştı. 90’lı yıllar, dışarda envai çeşit örgütlü mücadele yürütülüyordu fakat bizim okul aile birliğimiz ortalarda yoktu. Bir hediye sendikası kurmaktan acizdik. Herkesin kendine Müslüman olduğu evredeydik. Senin hediyen sana, benimki bana…

Önceki semt, okul ve sınıfta bu işler nasıl olmuşsa, yine öyle olacaktı. Gözlemleme imkânı bulmuştum. Bu işlerde her daim çalışkan bir önsıra kızı elebaşı olur, ilk hediyeyi o takdim ederdi. Hediyeler öğrenci sıralarından uçup güvercinler misali konardı öğretmenlerin masasına.

İlk akla gelen hediyeden (çiçek) uzak durmak için elimde yeterli sebebim vardı. Ne var ki özgün bir hediye almak için düzenli bir gelirim (harçlığım) yoktu. Konuyu babama açtım. Şuradan, göğsümü gere gere takdim edeceğim hatırı sayılır bir hediye ayarlarız umudu taşıyordum. Şurası dediğim yer, civardaki ilgili dükkânlar, babamın esnaf arkadaşları, hiç olmazsa bizim işyeriydi. Küçük ama güzel bir hediyelik eşya ayarlamak işten bile değildi bana kalırsa. Belki de çocuk olduğumuz için bize çocuk oyuncağı geliyordu. O işler öyle olmuyormuş.

Olurdu, olmazdı derken–eşitsizler arası müzakere neticesi- finalde babam bana öğretmenime hediye etmek üzere bir paket kâğıt mendil verdi.

Yolu bu satırlara düşenler, “Hayır, böyle bir şey olamaz” diyerek itiraz edecek, önümü kesecek, beni o –sözde- hediyeyle o okula göndermeyeceklerdir. Ne yazık ki bunu başaramayacaksınız. Ben oflaya puflaya, utana sıkıla o okula gideceğim. Kimsenin yüzüne bakacak halim yokken çantamdan çıkarttığım hediyeyi çaktırmadan küçük bir tepecik oluşturan öğretmen masasının bir kenarına bırakıverdiğimi unutmayı çok isterdim.

Benimki temiz bir yenilgi gibi durmuyordu, bunun o esnada bile farkındaydım. Karakterini ortaya koyarsın ve fakat yenilirsin. Temiz yenilgi budur. Unutuş denizinde ölü bir balina gibi karaya vuran bu hatırada tam olarak emin olamadığım tek bir yer var: Paket 12’li miydi, 10’lu muydu?

Üç harfli zincir marketler hayatımıza girdiğinden beri bu büyük paket kâğıt mendillerin nerede satıldığını biliyorum, sürekli gözüme ilişiyorlar.

Geçen gün bir sokak çocuğu marketten bir tane almış, çıkar çıkmaz paketi açıp tek tek satmak üzere ceplerine dolduruyordu. Sokaklarda, trafik ışıklarında, cami kenarlarında sudan sonra en çok satılan şey olabilir kâğıt mendil.

“Abi selpak alır mısın?”

Babamın beni böyle bir anıda neden başrol oynattığını bilemiyorum. Değişik tezler öne sürülebilir.

Babam belki de bir tasavvuf öğretisi gereği nefsimi köreltmem için beni sınadı. Bana bu anlamda bir fırsat sundu.

Belki de hiç soru sormadan, mantığımı bir kenara koyarak emre itaat edip etmeyeceğimi görmek istedi. Hani, askerlikte olur ya.

Belki de pahalı hediyeler alıp öğretmenleri şımartmamak gerektiğini düşünüyordu. Belki de değerli bir hediye alamayan bir gariban öğrenci olur da sınıfta ezilir, üzülür diye böyle bir yaklaşım içine girdi. Pahalı bir hediye alıp akranlarım arasında “zengin çocuğu” diye fişlenmek ve olur olmadık yerle zorbalanmak da var.

Sebebi ne olursa olsun, 94 yılı 24 Kasım’ında bana biçilen o rolü oynadım. Unutamamak pahasına.

Tıklayın, yorumlayın

GÜNDEM

Exit mobile version